İnsanlar duygularını biriktirdiği bir denizin içinde yaşardı; bazıları denizin üstünde nefes alırlardı, bazıları denizin içinde nefes almak için uğraşırdı ve bazıları da denizin en dibinde yavaşça ölürlerdi.
Peki ya, ben nerede yaşıyordum?
Denizi kayıp bir kumsalda gibi hissediyordum kendimi ama o denizin artık o kumsalda olmadığını da biliyordum. Belki bir denizimin olması beni yaşatırdı, belki beni yaşatmaya çalışırdı ve belki de beni öldürürdü.
Bilmiyordum.
Öyle bir boşluk çarpmıştı ki yüzüme, ciğerlerime dokunan nefese kadar yabancılaşmıştım kendime. Böyle bir boşluğun içinde ise bütün bilgiler birbirine karışıyordu ama bu bilgileri nerede, ne zaman, nasıl, ne şekilde öğrendiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Sil baştan.
“Adımı biliyor musun?"
Kar taneleri döküldü sesinden, yaz aylarında. “Eflal Şahin.”
Cennette meyvelerinin yerde, köklerinin gökyüzünde olduğuna inanılan ağaç. Gök mavisi.
“Eflal,” diye tekrar ettim, kendimle tanıştığımda. Duraksadım. “Peki sen nereden biliyorsun benim adımı?”
Siyah gözlerine o kadar çok dikmiştim ki gözlerimi, gözlerimi diktiğim her saniyede siyah bataklıklarında bir nilüfer yosuna takılıyor, bataklığın ağlarında ölüm buluyordu. Gözlerini bana çevirdiğinde bataklığın ağlarında ölüm bulan bir nilüferdim. “Su ister misin?”
“Sana bir şey sordum,” diye sinirle soludum bir anda. Göğsümde filizlenen sinirin dalları dilime kadar uzandığında o sinirin kökleri belimi sarmalamış, yaramı hatırlatmıştı bana. Sessiz kaldı, gözlerime bakarken. Ama ben onun gözlerine bakarken sessiz kalamıyordum. “Adımı nereden biliyorsun? Kaç gündür uyuyorum? Bir şey söyle.”
Sakin bir sesle, “T.C. Kimlik Kartın bende,” diye cevaplamaya başladı beni. “Ve altı gündür uyuyorsun.”
Kalbim sancılı bir ağrı bıraktı dudaklarıma, susturdu beni; herhangi bir şey hissedebildiğimden değil, herhangi bir şey hissedemediğimden. Uzandığım yerden, ayakta başımı bekleyen adama öylece bakıyordum ve bakışları o kadar karanlıktı ki, bir ölüm kadar, oradan herhangi bir duygu kırıntısı çekip alabilmem söz konusu değildi. Sertçe yutkundum. “Neden yaptın bunu bana?”
Sakince düşündüğümde beni hayata bağlayan o adamdı, beni yaşatan, hâlâ nefes alıyor olmamı sağlayan o adamdı, bunu inkâr edemezdim. Bu yüzden böbreğimi çalmadığını biliyordum ama içimden de neden diye soruyordum doğal olarak, bunu bana neden yaptı? Yapmak zorunda mıydı?
“Şu an için çok erken,” demekle yetindi, dudaklarından dökülen kelimeler bir bıçak kadar keskindi. Benim için yeterli olmadığını düşünerek konuşacaktım ki, beni durdurdu. “Zamanı gelene kadar seni uyutmamı istemiyorsan zamanı gelene kadar bekle, anlaştık mı?”
Bir an tereddütte kalsam da ona inanabilmek için, belki de güvenebilmek için yine zamana ihtiyacım vardı. Şu an her şeyi olduğu gibi anlatsa bile ona ne kadar inanabilirdim ki? Ne kadar güvenebilirdim? Sakin bir nefes verdim dudaklarımın arasından. “Zamanı gelecek ama değil mi?”
“Gelecek.”
Ruhsuzca baktım yüzüne. “Söz mü?”
Ruhsuzca baktı yüzüme. “Söz.”
Beni dört duvar arasında yalnız bıraktığında zihnimde dolaşan bir sürü bilgi vardı, her bilgi birbirine çarpıyor, çarptıkları her bilgi bir bir gözlerimin önüne seriliyordu. Zihnimde neden mavinin kırmızıyla karıştığında mor olduğu bilgisi dönüp dolaşıyordu ki? Ya da zeytinin ağaçta yetişen bir meyve olduğu? Bunun gibi birçok gerekli gereksiz bilgiler dolaşıyordu zihnimde ama her şeyi bildiğim de söylenemezdi. Mesela kafama aldığım darbenin neden olduğu hafıza kaybı, anılarımı bir çırpıda silerken bu bilgileri hâlâ nasıl saklayabildiğini bilmiyordum. Tahmin ettiğim bir şey vardı ki, o da tıpla aramın hiç olmadığı çünkü tıpla ilgili bildiğim tek şey, kalple âşık olunamadığı bilgisi...
Her neyse.
Dediğine göre ameliyattan sonra iki gün geçmişti ve dün sabah olduğunu düşündüğüm birinci günümde sadece birkaç dakika uyanık kalmıştım ama o bir kaç dakikanın her saniyesini de hatırlıyordum. Öncesi yoktu. İnsanlar yaşadıkları kadar olmalıydı, ona göre düşünür, ona göre davranırdı. Benim ne düşündüğüm, nasıl davranacağım ise bilinmezdi. Çünkü yaşadığım kadarı, en fazla yirmi dakika olmalıydı.
Tek bir yapmam gereken vardı ki, o da güvenmek zorunda kaldığımdı.
“Bir şeyler yemelisin,” diyerek elinde bir tepsiyle içeri girdi, adını henüz bilmediğimden ona karşı nasıl telaffuz etmem gerektiğini bilmiyordum. Kapıyı usulca örttü arkasından.
Yavaş hareketlerle yatakta doğrulup sırtımı başlığa dayadığımda belimin sol tarafında ince bir sızı hissetmiştim, ilk uyandığım günkü kadar acılı değildi. Elbette her yara bir gün iyileşirdi ama her yara bir gün iyileşir miydi, işte onu bilmiyordum. Aynı zamanda o da yatağın kenarında bıraktığım boşlukta kendine bir yer edinmiş, elinde getirdiği tepsiyi dizlerinin üzerine yerleştirmişti. Tepsinin içinde buharı tütmekte olan bir çorba ve peçete üzerine konulmuş bir kaşık vardı. Her ne kadar çorbadan gelen tavuk kokusu beni cezmetmiş olsa da aldırış etmemiş gibi yaparak, “Adın ne?” diye sordum gözlerimi yüzüne dikerek. Katran çukuruna sahip olduğunu düşündüğüm siyah gözleri beni bulduğunda içimdeki kız çocuğunun korkarak saklandığını hissettim ama o korkarak saklanmış kız çocuğunun içindeki merak, sakladığını yerden başını çıkarmıştı. Soruma cevap vermek istemediğini sezmeye başladığımda sorumu yineledim. “Adın ne?”
“Salih.”
“Soyadın ne?”
‘Karahan.”
“Kaç yaşındasın-”
“Sorguya sonra çekersin, şimdi çorbanı iç.”
Sert bir sesle söylediği sözlerin ardından çorbadan bir kaşık uzattı, her ne kadar o çorbadan tatmak istesem de neden olduğunu bilmediğim bir şekilde yüzümü buruşturup bana uzattığı kaşığı reddetmiştim. Sanki boğazımdan geçemeyecek, bir kaşık çorbada boğulacakmışım gibi gelmişti.
“Neden yapıyorsun bunu?” diye sormak istedim bir an, gözlerimi o iki karanlık çukura sabitleyerek. O ise bana bakmayı kendinde bir hak olarak görmemiş, soğuk bakan gözlerini kaşığı uzattığı dudaklarımdan indirerek çorbanın sıcak yüzeyine düşürmüştü. Yüzüme, gözlerime bakmak gibi bir tercihi hiç düşünmemişti. Yoksa bu bir pişmanlık mıydı? “Susma, konuş,” diyerek devam ettirdim sözlerimi. “Senin için ben kimim? Sıradan biri miyim, hastan mıyım yoksa sadece bir yük mü?”
Soğuk bir sesle konuştu. “Yaşıyorsun ve birinin sana bakması gerekiyordu, o kişi de ben oldum. Bu kadarsın.”
Söylediği bu kalp kırıcı sözler karşısında ne düşünebilirdim? Bu düşünceye kapılacağımı biliyormuş olmalı ki, bir anda dudaklarıma yerleştirdiği kaşıkla dudaklarımda firar eden sıcak sıvının varlığını anladığımda asıl amacının benim dikkatimi dağıtmak ve bana çorba içirebilmek olduğunu geç idrak edebilmiştim. Çorbadan gelen ekşi tadın limona ait olduğunu, ardından gelen tavuğun tadını çözebilmem beni oldukça zorlamıştı. Sonrasında ise kuruluk hissimin yok olduğunu fark edene kadar, o kuruluğun orada olduğunun farkında değildim. İkinci kaşığı da dudaklarıma yerleştirip çorbayı içmeme yardım etti. “Ölmemi mi tercih ederdin?” diye bir soru atarak, aramızda kısa süren gergin sessizliği sonlandırdım. “Öldürseydin ya o zaman.”
“Ölmeni tercih etmiş olsaydım şu an zaten yaşamıyor olurdun,” dediğinde nihayet gözlerime bakmayı tercih etmişti, aynı beni yaşatmayı tercih ettiği andaki kararlılığını bana hissettirerek. Ama siyah gözlerine baktığımda bir şey hissedebilmem mümkün değildi. “Ölmedin ve bunu ölmeni istemediğim için yaptım. Ölmene izin verseydim katil bir doktor olurdum.”
“Ama böbreğimi çalmış bir doktorsun.”
Dudaklarımdan kopan bu kelimeler beni bile şaşkına çevirmişti ama bunu ona yansıtmak istemedim. Açık ve net konuşmak kişiliğime mi aitti yoksa bana zorla yaşatıldığına emin olduğum bu olayın etkisiyle mi böyle ağır konuşuyordum, bilmiyordum. İnsan hiç kendini bilmez miydi?
Ben kendimi bilmiyordum.
Söylediğim o ağır kelimelerden sonra gözlerini üzerimden çeker diye beklemiştim doğrusu ama aksine daha da kenetledi gözlerini gözlerime, bir tehdit sonrası ansızın kafana dayadıkları bir silah gibi. Ancak ben zaten o silahtan ateşlenen kurşunu çoktan karşılamıştım yüreğimde. Bu beni durdurmadı. “Sabah zamanı gelene kadar bekle demiştin ama ben bekleyemiyorum, anlat lütfen. Hiçbir şey hatırlayamıyorum.” Bir an boğazımdaki kuruluk yeniden canlanarak aldığım nefesi boğazımda bıraktı. “Daha kendi gözlerinin rengini bilmeyen bir insana bu yapılır mı?”
“Mavi.”
Parmaklarının arasında tuttuğu çorba kaşığını alırken tenine dokunan tenimin her zerresinde hissettiğim soğukluk dikkatimden kaçmasının imkânı yoktu. En az bir ceset kadar soğuktu. Kaşığın yansımasından kendi gözlerimi gördüğümde bu belki de kendimle tanıştığım ilk fiziksel andı. Gözlerime baktım, onun gibiydi. Ne bir üst tonu, ne bir alt tonu. Onun gibi soğuk ve karanlık iki çukur.
“Mavi değil,” diyebildim.
“Ben mavi gördüm.”
“Neden?”
“Bilmiyorum,” diye kaçamak bir cevap verdiğinde beni rahatsız etmemeye özen göstererek usulca ayağa kalktı. Bir elinde tepsiyi taşırken elimde kalan çorba kaşığını tepsinini içine fırlattım. “Tam bakamadım sanırım.”
Salih kapıyı arkasından yavaşca kapattığında odanın duvarlarında çarpan tek şey kalbimin atış sesleri olabilirdi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Beyaz alçı tavana öylece bakıyor ve bir şeylerin sesini duymanın ihtiyacını gidermek istiyordum. Hiçbir ses yoktu ama öyle bir sessizlik vardı ki, o sessizlik evin içini boğuyordu. O sessizlik karşısında benim bile nutkum tutuluyordu.
Yorulan zihnim yüzünden düşüncelerime biraz ara verebilmek için sadece uyumaya çalıştım.
Çok zordu.
Yatağın sert yüzeyi soğuk rüzgarlarını sırtıma kırbaç gibi vuruyor, yastığın yumuşak yüzeyi düşüncelerimi boşluğa çöp gibi atıyor, ince örtü ise kara toprak gibi beni mezara gömüyordu. Boğazım düğümleniyor, ağlamak istiyordum. Çünkü o sessizlik, beni de kendi etkisi altına almayı başararak beni boğmaya başlamıştı.
Beni.
Eflal Şahin’i.
Adım ve soyadımdan ibaret olmadığımı biliyordum ama adım ve soyadımdan ibaret olduğum şu günlerde, zihnimden geçen her sorunun cevabı boştu. Bu oda da boştu. Bir komodin, bir tekli koltuk ve bir de yatak. Başka hiçbir şey yoktu, adım ve soyadımdan başka hiçbir şey olmadığı gibi.
Uyuyamadım da zaten.
Ama uyuyormuş gibi yaptım. Belki biri gelip beni biri sanır diye.
Ertesi gün olduğunda gece boyu uyuyamadığımı biliyordum, gözlerimde uykunun ağırlığını hissediyor ve bu his altında eziliyordum. Belki de şimdi uyuyabiliyor olmak, iyi gelebilirdi bana.
Ağır ve küçük adımlarım beni pencerenin dibine sürüklerden bedenimde hissettiği o fiziksel acı beni durdurmaya yeltenmişti ama bu konuda başarılı olduğunu söyleyemezdim. Adımlarım pencere dibinde durdu. Pencereden süzülen bakışlarım gökyüzünü bulduğunda anlamıştım, gökyüzü de benim gibi geceden kalmış, uyuyamamıştı. Geceden arta kalan karanlık, bulutların arasında eski bir yara gibi duruyor, ağaçlar bu yorgunluğa tanıklık etmek istercesine ‘bizde bu gece ayakta bekledik’ der gibi bakıyordu. Ağaçların gövdesindeki yarıklar ise zamanında binlerce uykusuz gecenin izlerini taşıyordu. Gövdelerin dört yana açtığı dallar, karanlığı yaran çatallı yıldırımlar misali gökyüzüne uzanıyor, bulutları tutup kendine çekmek istiyordu. Dallardan yükselen yaprakların hışırtısı ölümle yaşam arasındaki o ince perdeden sızan bir fısıltıydı sanki; bazen bir ağıt, bazen de bir ninni.
Burada zaman, ağaç köklerinin derinliklerine hapsedilmişti.
Ağaç köklerine atılan her adımda çürüyen yaprakların altından görünen geçmişin kemikleri, ağaçların gölgesinde yarı belirgin bir hatıra geçidi oluşturuyordu. Rüzgar bu utangaç gerçekleri tekrar örtbas etmek için hışırtılı nefeslerini koşturuyor; yaprakları, çıplak hakikatlerin üzerine bir örtü gibi seriyordu. Sanki orman hem geçmişi muhafaza ediyor hem de onunla yüzleşmekten kaçınıyordu. Bir yandan küllerini saklıyor, bir yandan fısıltılarını duyurmaya çalışıyordu.
Bir karga sesi yükseldi aniden, sanki düşüncelerimi de bölmek ister gibiydi. İçimi titreten bir yankı gibi. Evet, belki bu ev sessizdi ama dışarısı da huzurlu değildi. Her şey bir durgunluğun, bir bekleyişin içinde sıkışmıştı.
Belimin sol kayalıklarına çarpan acı dolu dalgalar, beni orada oraya acısıyla savuruyor, aynı zamanda izin verdiği kadarıyla acısının kıyılarına vururken adeta zamanın ağır çekimde aktığı bir rüyadan uyanır gibi odanın loşluğundan sıyrılarak kendimi koridorda buldum. Devamında Salih’in bulunduğunu düşündüğüm yöne ilerlerken parmaklarım bir anda unuttuğu bir şeyi hatırlamak ister gibi kafamın belirli bir bölgesini yokladı, orada zamanla iyileşen bir yara vardı. Acı yoktu ama o yarayı kavuşturan dikişler vardı. Parmak uçlarım dikişli yaradan saçlarıma kaydığında o yaradan sızan kanların kurumuş izleriyle karşılaştım; her bir saç telim birer ip gibi birbirine dolanmış, yapış yapış hisler sunmuştu. Bu beni kendimden iğrendirdi.
“Yarana dokunma,” diyen tanıdık bir sesle, sanki bu komutu bekliyormuşum gibi parmaklarımı uzaklaştırmıştım saçlarımdan. O an kapı eşiğinde öylece ayakta dikildiğimi fark etmiştim. “İyileşmiş sayılır aslında, sadece dikişlerin duruyor ama sen yine de dokunma.”
Sadece başımı salladım.
“Ayağa kalkmamalıydın,” dedi bu kez soğuk bir sesle. Sessiz kalmak isteyen tarafı seçtiğimi anlamıştı ama bu kez de sessiz kalmamı istemiyor gibi davrandığını düşünmeye başlamıştım. Onu izlemeye ve ne yaptığını anlamak istedim, mutfakta kendince bir şeyler hazırlarken beni gördüğünde yanıma gelmişti. Uzun bir boya sahip olduğunu yanıma geldiği o ilk anda fark edebilmiştim. “Tutun bana.”
Tutunmadım.
Ama zaten, o da aldırış etmedi buna. Bir kolunu arkamdan geçirip elini belime sardığında diğer bir eliyle de kolumu sarmıştı, kendimi kısa bir an rüzgarda uçuşan bir kuş tüyü gibi hissetmiş, ayakta ne kadar zor durduğumu o an anlayabilmiştim. Bu hisle ona karşı çıkamadım. Beni masaya doğru, sandalyelerden birine yçnlendirirken teninden gelen parfüm kokusunu soludum. Ağır bir parfüm kullanmıştı ama bu bile teninde gelen kendine has kokusunu bastıramamıştı. Bense onun aksine çok kötü kokuyordum ve bunun bilincinde olmak beni çok utandırmıştı.
“Yıkanmak istiyorum,” dedim sakin bir sesle.
Bu söylediğimi hiç beklemezmiş gibi kaskatı kesildiğinde beni camdan bir bebekmişim gibi sandalyeye yerleştirmişti. Yavaşça geri çekildi. “Şu an tek başına yapman zor ama hallederiz.” Bir an sessiz kalmayı tercih etti, gözlerini kaçırmadan ekledi: “Şimdi bir şeyler ye, dün de çok az yemiştin.”
Gözlerimi katran çukuruna ait bataklıklardan kurtararak masanın üzerine, benim için hazırladığı tabaktaki haşlanmış sebzelere, cam bardağın içindeki durgun suya ve soğukluğunu bir bakışımla hissettiğim çatala baktım. Yemeğimi sessizce biterene dek tek kelime konuşmadık. Yanı başımda oturmasına rağmen benimle birlikte yemek yemeyişi ve gözlerini bana bir an olsun çevirmeyişi aramıza görünmez bir duvar örmüştü. Aydınlık bir günün ortasında ikimizde karanlığı benimsemiştik.
Masanın üzerine en son içmem gereken ilaçlar bıraktığında enfeksiyon kapmamam için antibiyotik kullanmam, daha az acı hissetmem için ağrı kesici kullanmam ve iz kalmaması için de yaralı bölgeye merhem kullanmam gerektiğine dair uzun uzun açıklamalarda bulunmuştu ama ben çoğunu unutmuştum bile.
Açıklamalarının ardından, “Neden yaptın?” diye sakince sorduğumda belki bu aramızdaki gerginliğin yatışması için ikimizin de sakinliğe ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Bunun için de ilk adımı, ona karşı ben atmak istemiştim.
Bakışlarını gözlerime dikip o iki katran çukuru bataklıklarında batışımı izledi, gergin, soğuk ve derindi. “Ya yapacaktım ya ölecekti.”
Kim?
Son sözleri kafamdaki birkaç soruya nihayet cevaplar bulmaya başlamışken Salih’in de zaten bir kurban olduğunu öncesinde az çok tahmin etmiştim. Peki diğer kurban kimdi?
Sorma cesaretini kendimde bulamadığımda bakışlarını benden çürümüş bir ip gibi zorlanmadan kopararak pencereden dışarıya usulca bir ağacın dalları gibi arşa yükselmek ve mavi gökyüzüne sıkıca sarılmak istemişti. Fakat o, mavi gökyüzünü değil, o gecenin karanlık yüzünü görüyordu. Bunu biliyordum. Çünkü benim onun gibi karanlık çukura sahip olan gözlerimde mavi gökyüzünü görmek istemiş, o gecenin karanlık yüzünden uzaklaşmak istemişti. O yüzden mavi demişti gözlerimin rengine.
“Sen şanslı olandın,” diyerek devam etti sözlerine. “Sen o gecenin şanslısı seçildin.”
“Ne?”
“Hiçbir şey hatırlamıyorsun.” Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde sertçe yutkundu, nefes alamadığımı hissettim. “Ama hatırlamak zorunda kalanlar var.”
Evet, hatırlamıyordum.
Bu beni şanslı biri mi yapardı?
Her saniye farkında olduğum bu durumu Salih’ten duymak bana birinin varlığını daha düşündürüyor, hatırlayamayacağımı bilmesine rağmen hatırlamamı bekliyordu. Evet, biri daha vardı. Benim hiç hatırlayamadığım ve Salih’in de hiç unutamadığı biri.
Hatırlamak zorunda kalanlar var.
Bu bir sitem miydi? Ya da bir uyarı? İtiraf?
Hayır.
Bu bir mecburiyetti.
Yaşamak zorunda bırakıldıkları, unutamamanın verdiği yüklerle yaşamak zorunda oldukları bir mecburiyet.
“Sen mi?” Ve biri daha.
“Ben… ve biri daha.”
İçimde tuhaf bir his belirdi, anlam verecek olsam yetersizkalacak, anlam veremeyecek olsam içimde beliren o yeterliliği hiçbir yerde saklayamaz, kalbimin açık raflarında onu ömrüm boyunca sergilemek zorunda kalırdım. Sadece, “Diğeri kim?” diye sorabildim, kısık bir sesle. Belki de bana öyle gelmişti sorumu yüksek bir sesle sormuştum, bilmiyordum. Ben şu an hiçbir şey bilemiyordum.
Sustum, onun konuşması için.
Bekledim.
Söyleyeceği tek bir kelimenin ağırlığında.
“Yıldız.”
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Güzel kurguymuş
Bu uygulama çok güzel be ben Zelal korkmaz Zilan Çelik
Yorum
Yorum bulunamadı.