Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Lura suyun içinde gözlerini açtığında ilk düşündüğü şey ölmediği değildi.
İlk düşündüğü şey, silahının nerede olduğuydu.
Bedeninin suyun altında olduğunu anlaması birkaç saniye sürdü. Karanlık, soğuk ve tuzlu bir ağırlık göğsüne bastırıyordu. Ciğerleri yanıyor, boğazına dolan suyu dışarı atmak için bedeni kendi kendine mücadele ediyordu. Kulaklarında boğuk bir uğultu vardı; sanki bütün dünya suyun altında kalmış, emirler, çığlıklar, ayak sesleri ve metalin metale çarpan sert sesi çok uzak bir yerden gelmeye başlamıştı.
Lura önce paniğe kapılmadı.
Panik, eğitimde ilk öldürülen şeydi.
Panik, insanın nefesini bozar, kaslarını gereksiz yere sertleştirir, bakışını daraltır, karar verme süresini uzatırdı. Panikleyen biri, düşmanın işini kolaylaştırırdı. Lura’ya bunu çok küçük yaşta öğretmişlerdi. Acının, korkunun ve şaşkınlığın aynı anda geldiği anlarda bile bedenin önce ne yapacağını bilmeliydi.
Yukarı.
Hava.
Silah.
Çıkış.
Parmakları karanlık suyun içinde hareket etti. Bir şeyi aradı. Kabzası avucunun içine oturan kısa bıçağı, belindeki ince kılıfı, bileğine sakladığı küçük metali, botunun içine sıkıştırılmış son savunma iğnesini…
Hiçbiri yoktu.
O anda, göğsüne bastıran suyun soğuğundan daha keskin bir boşluk içinden geçti.
Silahsızdı.
Bu korku değildi.
Ya da Lura buna korku demeyecekti.
Korku, ona ait bir kelime değildi. Korku zayıflığın diliydi. Korku, çocukların karanlıkta ağzını kapatıp yuttuğu bir sesti. Korku, görevde tereddüt edenlerin son nefesine yapışan görünmez bir eldi. Ona böyle öğretilmişti. O yüzden belindeki boşluk içini ince bir bıçak gibi çizdiğinde, Lura buna korku demedi.
Sadece kayıt aldı.
Silah yok.
Yer bilinmiyor.
Su derinliği kontrol edilecek.
Beden hasarı orta düzeyde.
Sol omuzda ağrı.
Kaburga altında baskı.
Bilekte ezilme.
Nefes azalıyor.
Şimdi çık.
Lura ayaklarını hareket ettirdi. Su onu aşağı çekmek istemiyordu ama yukarı da itmiyordu. Bu garipti. Düşüşün ardından içine yuvarlandığı herhangi bir deniz ya da göl onu ya sürükler ya da boğardı. Fakat bu su, kararını bekliyormuş gibi sakindi. Sanki Lura’nın yüzeye çıkmasını sağlamak da onu bırakmak da suyun kendi seçimine bağlıydı.
Bu düşünce saçmaydı.
Sular seçmezdi.
Toprak karar vermezdi.
Gökyüzü bakmazdı.
Ağaçlar dinlemezdi.
Lura’nın bildiği dünyada canlı olmayan şeylerin iradesi yoktu. İrade, ya insana aitti ya da insanın elinden alınırdı. Bir yerin iradesi olamazdı.
Ama parmakları çamurlu kıyıya saplanıp kendini yukarı çektiğinde, Lura bildiği dünyanın arkasında kaldığını henüz adını koyamadığı bir kesinlikle hissetti.
Suyun içinden çıktığında ilk nefesi kesik bir hırıltı gibi boğazından koptu. Tuzlu su ağzından ve burnundan aktı. Dizleri kıyıya çarptı. Bir eli çamura, diğeri köke benzeyen sert ve pürüzlü bir şeye tutundu. Bedeninin ağırlığını yukarı çektiğinde ıslak giysileri tenine yapıştı. Saçları yüzünün iki yanına karanlık ipler gibi düştü.
Bir süre öyle kaldı.
Dizleri çamurun içinde, elleri toprağa gömülü, başı öne eğik.
Ölmediğini anlaması için zamana ihtiyacı yoktu.
Ölmemişti.
Ama hayatta olmak her zaman iyi haber değildi.
Bazen hayatta kalmak, daha büyük bir görevin ya da daha kötü bir cezanın başlangıcı olurdu.
Lura yavaşça başını kaldırdı.
Üzerindeki gökyüzü mavi değildi. Siyah da değildi. Sabah da değildi, gece de değildi. Sanki ışık, göğün içinde çok eski bir kumaş gibi incelmiş; ne tamamen karanlığa ne de tamamen aydınlığa ait olmayan solgun, yarı saydam bir perdeye dönüşmüştü. Uzakta yıldız gibi duran noktalar vardı ama onlar yıldız gibi davranmıyordu. Çok yakındılar. Fazla sessizdiler. Sanki gökyüzünün içine çakılmış değil de oradan Lura’yı izleyen küçük, dikkatli gözler gibiydiler.
Gölün yüzeyi neredeyse dümdüzdü.
Ama bu düzlük huzurlu değildi.
Lura suya baktığında yüzeyin altında ışık kırıntılarının hareket ettiğini gördü. Kimi mavi, kimi gümüş, kimi soluk yeşil… Işıklar suyun içinde doğuyor, kısa bir süre dolanıyor, sonra görünmez bir nefesle söndürülmüş gibi kayboluyordu. Göl daire biçimindeydi ama sınırları tam seçilmiyordu. Bazı yerlerde kıyı keskinleşiyor, bazı yerlerde su toprağın içine doğru incelip kayboluyordu. Sanki göl, kendini kesin bir şekle sokmayı reddediyordu.
Lura’nın gözleri kıyının ilerisindeki ağaçlara kaydı.
Ağaçlar ince, uzun ve gümüşe çalan gövdeleriyle yükseliyordu. Kabukları yaşayan bir metal gibi soluk parlıyordu. Kökleri toprağın üstünde kıvrılıyor, birbirlerinin üzerinden geçiyor, kimi yerde küçük kemerler oluşturuyordu. Bazı kökler göle kadar uzanıp suyun içine iniyor, sonra suyun altında kayboluyordu. Yaprakları alışılmış yeşil değildi; yeşilin içinde mavi ve gümüş damarlar vardı. Rüzgâr esmediği hâlde yapraklar hafifçe kıpırdıyordu.
Lura kıpırdamadı.
Yapraklar da durdu.
O anda, ormanın onun hareketini fark ettiğini hissetti.
Bu duyguyu hemen bastırdı.
Duygular, bilgi değildi.
Ama bazen bilgi, önce bedende başlardı.
Lura’nın omuzları gerildi. Parmakları toprağın içinde biraz daha sıkıldı. Başını çok az yana çevirdi. Gözleri, kıyıdaki taşların aralarını, ağaç gövdelerinin arkalarını, köklerin oluşturduğu karanlık boşlukları, suyun içindeki yansımaları taradı. Gökyüzündeki ışıkları bile saymaya çalıştı.
Takipçi yoktu.
En azından görünen yoktu.
Ayak sesi yok.
Metal sürtünmesi yok.
Islak taş üzerinde yaklaşan bot tabanı yok.
Telsiz cızırtısı yok.
Kırık emir yok.
Yakın mesafeden alınan nefes yok.
Fakat sessizlik boş değildi.
Bu sessizlik, bildiği sessizliklerden farklıydı. Bir koridor pususundaki sessizlik gibi gergin değildi. Ölümden önceki o dar, nefessiz boşluk gibi keskin değildi. Saklanan bir düşmanın bekleyişi gibi soğuk değildi.
Bu sessizlik, canlıydı.
Lura bunu sevmemeye karar verdi.
Canlı olan her şey, ya saldırırdı ya kaçardı ya da bir gün senden bir şey isterdi.
Bedenini ağır ağır doğrulttu. Sol omzundaki ağrı hareketle birlikte alevlendi ama derin değildi. Kaburgalarının altındaki sızı daha can sıkıcıydı. Sol bileğini çevirdi; zorlanma vardı ama kırık yoktu. Dizindeki morarma yürümeyi engellemezdi. Başında kısa süreli bir dönme hissetti, sonra geçti.
Bu kadar az hasarla kurtulmuş olması mantıklı değildi.
Son hatırladığı yer, rıhtımdı.
Karanlık ve yağmur kokan bir rıhtım.
Görev.
Karanlıkta değişen bir hedef.
Kalabalığın arasına karışan yüz.
Fener ışığının kırık su birikintilerine vurması.
Birinin bağırması.
Islak taşın üstünde kayan ayak.
Hedefin sola kırması.
Lura’nın onu yakalamak için dönmesi.
Bir omzun omzuna çarpması.
İlk darbe.
Dengeyi düzeltme.
İkinci darbe.
Beklenmedik.
Sert.
Sonra boşluk.
Su.
Soğuk.
Aşağı çekilme.
Bir an için parmaklarının bir şeye tutunmaya çalışması.
Ve sonra…
Hiçlik değil.
Burası.
Lura kıyıya tamamen çıktı. Islak giysilerinin ağırlığı bacaklarını yavaşlatıyordu. Belindeki boş kılıfı kontrol etti. Sonra bileğini, botunu, saçının altına gizlediği ince iğnenin yerini…
Hiçbiri yoktu.
Biri onu silahsız bırakmıştı.
Ya da bu yer, onun silahlarını kendinden geçirmemişti.
İkinci ihtimal daha saçmaydı.
Bu yüzden Lura onu zihninin kenarına itti.
Önce çevre.
Sonra çıkış.
Sonra su ve yiyecek.
Sonra tehdidin türü.
Duygular sonra.
Duygular gerekirse hiç.
Gölün kıyısında yürümeye başladı. Açık alandan ayrılmadı. Ormanın içine girmek için acele etmeyecekti. Bilmediği yerde ilk kural, kendini duvarlara, ağaçlara, gölgelere teslim etmemekti. Açık alan tehlikeli olabilirdi ama en azından görüş verirdi.
Her adımında toprağın dokusunu hissetti. Çamur başlangıçta yumuşaktı, sonra ayaklarının altında sıkılaştı. Kıyının bazı yerleri beyaz taşlarla çevriliydi. Taşlar sıradan görünüyordu ama içlerinde çok ince mavi çizgiler vardı. Lura taşlardan birini aldı. Ağırlığını ölçtü. Kenarı yeterince keskindi. Elinde çevirdi. Silah olmazdı ama birinin yüzüne atılırsa birkaç saniye kazandırabilirdi.
Taşı cebine koydu.
Birkaç adım sonra taşın cebi delip düşmediğini kontrol etti.
Hâlâ oradaydı.
Şimdilik.
Gölün çevresini yarım tur döndüğünde ilk işareti yaptı. Gümüş gövdeli bir ağacın kabuğuna sivri bir taşla kısa bir çizik attı. Kabuk düşündüğünden daha sertti ama taş iz bıraktı. Lura birkaç adım uzaklaştı, sonra geri döndü.
Çizik oradaydı.
Bir süre yürüdü.
Sonra aynı ağacı bulmak için geriye döndü.
Çizik yoktu.
Kabuk pürüzsüzdü.
Lura gözlerini kıstı.
Yanlış ağaca bakmadığından emindi.
Ağacın kök biçimini, sağındaki beyaz taşı, göle eğilen dalın açısını zihnine almıştı. Bu ağaç o ağaçtı. Çizik kaybolmuştu.
İkinci işareti başka bir ağaca koydu.
Bu kez çizik yerine kabuğa küçük bir taş sıkıştırdı.
Uzaklaştı.
Geri geldi.
Taş yerdeydi.
Kabuğun arasındaki boşluk kapanmıştı.
Üçüncü denemede ağaçların dibine taş dizdi. Dört taş, kısa bir çizgi. Bir yön işareti. Ormandan çıkışta kullanılacak basit bir kod.
Yarım saat sonra döndüğünde taşlar hâlâ oradaydı.
Ama çizgi bozulmuştu.
Dört taş, yarım daire hâline gelmişti.
Lura taşlara uzun süre baktı.
Bu bir cevap mıydı?
Bir uyarı mı?
Yoksa alan onun düzenini bozup kendi düzenini mi kuruyordu?
Taşları ayağıyla dağıtmadı. Dokunmadı bile. Sadece baktı ve zihnine yazdı.
Burası yolları sabit bırakmıyor.
İşaretleri siliyor.
Ama her şeyi yok etmiyor.
Bazı şeyleri değiştiriyor.
Yani yalnızca engellemiyor.
Sınav yapıyor.
Bu kelime zihninde belirdiği anda ormandaki yapraklar hafifçe titredi.
Lura başını kaldırdı.
“Beni dinliyorsan,” demedi.
Konuşmadı.
Bilmediği bir yere ses vermek, bilgi vermekti.
Bilgi, her zaman zayıflık değildi; doğru zamanda verilirse silah da olabilirdi. Ama yanlış zamanda verilen bilgi, insanın boynuna kendi elleriyle bağladığı ipti.
Lura henüz bu yerin ne istediğini bilmiyordu.
O yüzden sessiz kalmak daha akıllıcaydı.
Gün ilerledikçe bedenindeki soğuk yerini ağır bir yorgunluğa bıraktı. Açlık midesini bükmeye başladı ama Lura hemen yiyecek aramadı. Önce suyu kontrol etti. Göl suyunu içmek zorunda kalabilirdi ama içerdiği ışık kırıntıları ona güven vermiyordu. Avucuna biraz su aldı. Kokladı.
Tuz yoktu.
Metal vardı.
Çiçek vardı.
Ve eski taş gibi bir koku.
Suyu dudaklarına değdirdi ama içmedi. Dilinin ucunda serin bir tat kaldı. Acılık yoktu. Uyuşma yoktu. Nabzında ani yükseliş olmadı. Bekledi. Bir süre sonra kaburgasının altındaki ağrının çok az hafiflediğini fark etti.
Lura suyu hemen yere döktü.
İyileştiren şeyler tehlikeliydi.
Birini iyileştirmek, onun sana ihtiyaç duymasını sağlamanın en sessiz yoluydu.
Kör Eşik Düzeni’nde bunu öğrenmişti.
İnsan yalnızca zincirle bağlanmazdı.
Bazen yiyecekle bağlanırdı.
Bazen şefkatle.
Bazen acıyı alan bir elin yokluğuyla.
Bazen bir daha aynı acıyı duymamak için duyulan isteğin kendisiyle.
Lura bir an gözlerini kapattı.
Kör Eşik Düzeni.
Adı zihninde bile soğuk duruyordu.
Orası ona isim vermemişti. Orası isimleri keser, yerine görev koyardı. Çocukların geçmişi olmazdı; sadece kullanılabilir yetenekleri, beden ölçüleri, dayanma süreleri, tepki hızları ve sessiz kalma oranları olurdu. Bir çocuğun korkup korkmadığı sorulmazdı. Korktuğunda ne kadar hızlı susabildiği ölçülürdü.
Lura gözlerini açtı.
Burada o düzenin taş duvarları yoktu.
Ama bedeni hâlâ oradaymış gibi davranıyordu.
Bu iyi bir şeydi.
Ya da onu hayatta tutan tek şey buydu.
Ağaçlardan birinde morla gümüş arasında parlayan meyveler gördüğünde yaklaşmadan önce çevreyi kontrol etti. Meyve kümesi ulaşılabilir yükseklikteydi. Fazla kolaydı. Kolay olan şeyler genellikle tuzaktı. Önce yere düşmüş bir meyveyi buldu. Kabukta çürüme yoktu. Bir hayvan tarafından ısırılmış iz de yoktu. Meyveyi kırdı. İçinden soluk, şeffaf bir sıvı aktı. Kokusu keskin değildi.
Lura küçük bir parçayı diline değdirdi.
Bekledi.
Boğazında yanma yok.
Dilde uyuşma yok.
Görüşte bulanıklık yok.
Kalp ritmi normal.
Bir parça daha yedi.
Yine bekledi.
Yarım saat sonra meyvenin tamamını yedi.
Ormanın içinden çok hafif bir çıtırtı geldi.
Lura başını çevirdi.
İlk ışık o zaman göründü.
Önce bir böcek sandı. Küçük, mavi bir parıltı. Havada kısa bir çizgi çizdi, sonra durdu. Işığın duruşu bir böceğe benzemiyordu. Böcekler etrafa çarpar, savrulur, ışığa gider, sesten kaçar ya da yüzeye konardı. Bu şey ise havada asılı kaldı.
Ve baktı.
Lura eliyle boğaz hizasını kapattı.
Görünmez bir bıçağı varmış gibi.
Mavi ışık yaklaştı.
Lura o zaman onun yalnızca ışık olmadığını gördü.
Avuç içi kadar küçük bir varlıktı. Kanatları saydamdı; ama saydamlığın içinde mavi damarlar dolaşıyordu. Bedeni bir insanınkine benzer bir biçim taşıyordu fakat insan değildi. İnceliği, hafifliği, havada kalışındaki doğallık başka bir düzene aitti. Saçları ay ışığından yapılmış ince lifler gibi omuzlarına dökülüyordu. Gözleri fazla berraktı. Bir insanın gözleri gibi saklamıyor, tartmıyor, yalan söylemiyordu.
Bu yüzden daha tehlikeliydi.
Lura hareket etmedi.
Varlık da etmedi.
Bir süre birbirlerine baktılar.
Sonra ikinci ışık geldi.
Ardından üçüncü.
Sonra ağaçların arasından onlarcası çıktı.
Lura’nın çevresinde dönmeye başladılar. Bazıları saçlarına yaklaştı. Bazıları omzunun üstünde havada asılı kaldı. Birkaçı bileğine kadar indi. Biri belindeki boş kılıfın hizasında durdu ve başını yana eğdi. Başka biri Lura’nın göğsünün tam önünde asılı kaldı; ışığı bir an zayıfladı, sonra yeniden parladı.
Lura onların etrafındaki dönüşlerini izledi.
Saldırı düzeni değildi.
Kaçış düzeni de değildi.
Merak.
Ölçme.
Tanıma.
Belki hatırlama.
Bu son kelime zihnine değdiğinde Lura’nın çenesi sertleşti.
Kimse onu hatırlamazdı.
Hatırlaması gereken kimse de yoktu.
Kör Eşik Düzeni’nde geçmiş, insanın sırtına bağlanan gereksiz bir yük sayılırdı. Bir çocuk çok fazla hatırlarsa yavaşlardı. Çok fazla özlerse zayıflardı. Çok fazla bağlanırsa bir gün emirle bağ arasında seçim yapmak zorunda kalırdı. O yüzden eski isimler silinirdi. Eski yüzler sislenirdi. Eski sesler unutturulurdu.
Lura’nın zihninde geçmiş adına yalnızca parçalar vardı.
Sıcak bir elin saçına değmesi.
Demir kokusu.
Açık bir kapının önünden geçen uzun bir gölge.
Birinin yumuşak ama telaşlı sesi.
Bir çocuğun kendi nefesini tutarak bir şey dinlemesi.
Ve bazen, rüyaların içinde beliren mavi-gümüş bir ışık.
Bunlar bilgi değildi.
Bunlar işe yaramayan kırıntılardı.
Lura onları her zaman bir kenara itmişti.
Ama şimdi, o mavi ışıklı küçük varlık ona bakarken, itilen şeylerden biri içinin çok derininde yer değiştirdi.
Lura konuşmadı.
İlk günü konuşmadan geçirdi.
Gölün çevresini dolaştı. Ormanın sınırlarını anlamaya çalıştı. Ağaçların arasına girdiğinde, ne kadar düz yürürse yürüsün yeniden gölün kıyısına döndü. Bir noktada güneşin nerede olduğunu anlamaya çalıştı fakat gökte güneşe benzeyen bir şey yoktu. Işık vardı ama kaynağı yoktu. Göl parlıyordu ama gökyüzü onu doğrudan aydınlatmıyordu. Ağaçların gölgeleri bazen doğuya, bazen batıya, bazen de hiç olmaması gereken açılara düşüyordu.
Bu yer haritaya izin vermiyordu.
Lura buna sinirlendiğini kabul etmedi.
Sadece daha dikkatli hâle geldi.
Gündüzün hangi saatte bittiğini anlamak kolay olmadı. Işık yavaş yavaş inceldi. Ağaç damarlarındaki mavi çizgiler belirginleşti. Gölün üzerinde ince bir sis yükseldi. Periler —artık zihninde onlara başka bir ad bulamadığı için böyle diyordu— sisin içinde daha sessiz hareket etmeye başladı. Kanat sesleri bile neredeyse kayboldu.
Lura uyumadı.
Bir ağacın dibine oturdu. Sırtını gövdeye yasladı. Önünde gölü, sağında açık alanı, solunda köklerin arasındaki dar geçidi görebileceği bir nokta seçti. Arkası ağaca dayalı olduğu için yaklaşan biri en azından dalları kıpırdatmak zorunda kalacaktı. Ayaklarının altındaki çamuru düzledi; biri yaklaşırsa iz bırakacaktı.
Sonra bekledi.
Bilmediğin yerde ilk gece uyumazsın.
İkinci gece de tamamen uyumazsın.
Üçüncü gece, alanın ritmini anlamışsan kısa süreli kapanmalarla dinlenebilirsin.
Ama burası hiçbir kurala uymuyordu.
Lura gözlerini açık tuttu.
Karanlık çöktüğünde orman korkutucu olmadı.
Bu daha da rahatsız ediciydi.
Karanlık, bildiği yerlerde keskinleşirdi. Karanlıkta emirler fısıltıya iner, gölgeler derinleşir, ayak sesleri önem kazanırdı. Karanlık, birini öldürmek için en iyi örtülerden biriydi. Fakat Sylvariella’nın gecesi, öldürmek için değil, saklanan şeyleri usulca göstermek için açılıyor gibiydi. Yaprak damarlarında ışık dolaştı. Çiçeklerin içinden mavi tozlar yükseldi. Gölün yüzeyinde beyaz halkalar oluştu ve kayboldu. Periler bazen o halkaların içinden geçtiğinde ışıkları kısa süreliğine gümüşleşti.
Lura bunu izledi.
Huzur duymadı.
Huzur, hazırlıksız yakalanmanın başka bir biçimi olabilirdi.
İkinci gün, yaralarının iyileştiğini fark etti.
Bu, bir sorundu.
Kaburgasındaki ağrı belirgin biçimde azalmıştı. Sol omzunu daha rahat hareket ettirebiliyordu. Bileğindeki şişlik inmişti. Dizindeki morarma hâlâ vardı ama yürürken verdiği sızı hafiflemişti.
Bir yer insanı böyle hızlı iyileştiriyorsa ya onu sahipleniyordur ya da kullanmaya hazırlanıyordur.
İki ihtimal de hoşuna gitmedi.
Gölün kıyısına çömeldi. Avucuna su aldı. Bu kez içti. Çok az.
Serinlik boğazından geçtiğinde göğsünde ince bir genişleme oldu. Sanki ciğerlerine sıkışmış eski bir duman biraz açılmıştı. Lura hemen içmeyi bıraktı. Suyun onu sakinleştirdiğini hissetmişti. Bu da kötüydü.
Sakinleşmek, bir yerin seni uyutmasına izin vermekti.
Öğleye doğru iki küçük peri, kendilerinden büyük bir meyveyi birlikte taşıyarak geldi. Meyve havada dengesizce sallanıyordu. Biri altından tutmaya çalışıyor, diğeri sapından çekiyordu. Üçüncü bir peri de arada sırada arkadan itip meyvenin yere düşmesini engelliyordu. Lura onları izledi.
Meyveyi önüne bıraktılar.
Sonra kaçmadılar.
Biraz geride durup baktılar.
Lura önce meyveye değil, onlara baktı.
Bu bir teklifti.
Ya da sınav.
Ya da tuzak.
Ya da yalnızca yiyecek.
Son ihtimal onun için en zoruydu.
Kör Eşik Düzeni’nde kimse sebepsiz yiyecek vermezdi. Yemek ya ödüldü ya dengeyi bozmak için kullanılan bir araç ya da bedene ne kadar dayanacağını ölçen bir deneyin parçasıydı. Birinin sana bir şey vermesi, senden bir şey almayacağı anlamına gelmezdi.
Lura uzun süre bekledi.
Periler de bekledi.
Sonunda meyveyi aldı.
Küçük bir parça kesti. Dilinin ucuna değdirdi. Zehir belirtisi yoktu. Bir parça daha yedi. Bekledi. Periler sabırsızlanmış gibi havada küçük daireler çizdi.
Lura meyvenin yarısını yedi.
Diğer yarısını yere bıraktı.
Perilerden biri neşeyle yaklaştı ama yemedi. Sadece meyvenin etrafında döndü. Sanki Lura’nın kabul etmesi yeterliydi.
O an ormanın içinde çok hafif bir yumuşama oldu.
Lura bunu sevmedi.
Ama fark etti.
Üçüncü gün hareket etme ihtiyacı dayanılmaz hâle geldi.
Beklemek, hedefsiz kalmak, bir emir almadan gün geçirmek… Bunlar onun bedenine aykırıydı. Lura bir görev için eğitilmişti. Bir oda, bir hedef, bir çıkış, bir süre, bir sonuç. Hayat böyle parçalara ayrıldığında anlaşılırdı. Ama Sylvariella ona hiçbir hedef vermiyordu. Hiçbir emir yoktu. Hiçbir düşman açıkça karşısına çıkmıyordu. Kaçacak bir yol göstermiyor, kalması için de zincir vurmuyordu.
Bu, bir hapisten daha karmaşıktı.
Çünkü hapiste nefret edilecek duvarlar olurdu.
Burada duvarlar yoktu.
Sadece dönüp dolaşıp aynı yere çıkaran yollar vardı.
Lura açık alana geçti ve antrenman yapmaya başladı.
Önce nefes.
Dört ölçü içeri.
İki ölçü tut.
Altı ölçü dışarı.
Sonra adım.
Topuk değil, ayak ucu.
Ağırlık merkezi düşük.
Sağ diz içeri.
Sol dirsek boğaz hizasına.
Dönüş.
Eğil.
Boşluk yarat.
Hayali düşmanın bileğini kır.
Boğazını aç.
Çekil.
Tekrar.
Hareketleri önce yavaştı. Sonra hızlandı. Bedeni ısındıkça suyun bıraktığı soğuk çözüldü. Lura görünmez rakiplerle dövüştü. Birinin ağırlığını omzunun üzerinden attı. Bir başkasının dizini boşalttı. Üçüncüsünün boğazına hayali bir bıçak dayadı. Sonra kendini durdurdu.
Elinde gerçek bıçak yoktu.
Ama bedeninin her hareketi öldürmek üzere kuruluydu.
Bunu değiştirmek kolay değildi.
Yere düşmüş ince bir dal gördü. Aldı. Ucunu taşla sivriltti. Basit, kötü, dengesiz bir savunma aracı. Gerektiğinde göze, boğaza, bileğe çalışırdı.
O anda periler tiz bir ses çıkardı.
Lura dondu.
Ses korku değildi.
Uyarıydı.
Özellikle mavi ışıklı peri diğerlerinden öne çıktı. Kanatları hızlı hızlı titriyordu. Lura’nın elindeki sivriltilmiş dala yaklaştı ama dokunmadı. Işığı sertleşmişti. Lura dala baktı, sonra ona.
“Bu sadece dal,” dedi.
Sesi boğazından düşük çıktı.
Günlerdir ilk kez konuşmuştu.
Kendi sesi bile ona yabancı geldi.
Mavi peri dalın etrafında döndü. Sonra ağacın köklerine doğru baktı. Sonra yeniden Lura’ya döndü. Lura onun ne demek istediğini anlamak istemedi ama anladı.
Bu yerde koparılan şey yalnızca dal değildi.
Bir şeyi silaha çevirmek, o şeyin anlamını da değiştiriyordu.
Lura’nın bildiği dünyada her şey silaha dönüşebilirdi.
Burada ise Sylvariella buna izin vermek istemiyordu.
Lura dalı bir süre elinde tuttu.
Sonra yere bıraktı.
Bu teslim olmak değildi.
Alan kurallarını öğrenmekti.
Ama dal toprağa düştüğünde mavi peri ona biraz daha uzun baktı.
O bakışta teşekkür yoktu.
Sevinç de yoktu.
Daha çok şuna benziyordu:
Gördüm.
Dördüncü gün yağmur yağdı.
Yağmur, Lura’nın bildiği gibi düşmedi. Damlalar gökten kopup hızla yere çarpmak yerine havada bir süre asılı kaldı. Yaprak uçlarında birikti. Sonra hepsi aynı anda aşağı süzüldü. Bazı damlalar yere inmeden önce içlerinde minik ışıklar taşıyor gibiydi. Periler yağmurdan kaçmadı. Aksine damlaların arasında dolaştılar, içlerinden geçtiler, kanatlarını ıslattılar. Mavi ışıklı peri büyük bir damlanın içine girip kısa bir süre orada kaldı. Işığı damlanın içinde büyüdü, sonra damla patlamadan yere indi.
Lura büyük bir kökün altına sığındı.
Yağmur sesini dinlerken zihnine bir anı saplandı.
Soğuk taş.
Dizlerinin altında sert zemin.
Tavandan damlayan su.
Bir çocuğun nefesini tutması.
Karşısında duran uzun bir gölge.
“Acı hissetmemeyi öğren.”
Ses çok yakındı.
Lura’nın parmakları kökün üstünde kasıldı.
“Acı kaybolmaz,” demişti aynı ses. “Sadece ona cevap vermemeyi öğrenirsin.”
Sonra bir darbe.
Bir çocuk bedeninin yana savrulması.
Birinin ağlamaması gerektiğini bilmesi.
Lura gözlerini açtı.
Anıyı itti.
İşe yaramayan şeyler ya saklanır ya kesilip atılırdı.
Ama bu anı kesilip atılmadı.
Geri çekildi.
Geride ince bir sızı bıraktı.
Periler o gün ona fazla yaklaşmadı. Uzak dallarda kaldılar. Sanki içindeki eski karanlık sesin yankısını duymuşlardı. Lura bunu fark etti. Bir canlı korktuğunda kaçardı. Periler de kaçmıştı. Bu normaldi.
Ama mavi olan gitmedi.
Bir dalın ucunda oturdu. Yağmur kanatlarından aşağı akarken Lura’ya baktı. Yaklaşmadı. Dokunmadı. Soru sormadı. Sadece kaldı.
Bu, Lura’nın alışık olmadığı bir şeydi.
Kalmayı bilen varlıklar tehlikeliydi.
Çünkü insan, gidenlere göre kendini ayarlamayı öğrenebilirdi.
Kalanlar ise başka bir şey isterdi.
Beşinci gün Lura, buranın onu kapattığını ve aynı zamanda koruduğunu kabul etmek zorunda kaldı.
Ormandan çıkamıyordu.
Bu kesindi.
Hangi yöne yürürse yürüsün göle dönüyordu. Taşlar değişiyor, ağaçlar izlerini siliyor, patikalar kendi kendine yer değiştiriyordu. Bu bir hapishaneye benziyordu.
Ama hapishaneler insanı iyileştirmezdi.
Hapishaneler yiyecek sunmazdı.
Hapishaneler geceleri üzerine ışık bırakmazdı.
Hapishaneler düşen birinin başucuna küçük mavi varlıklar göndermezdi.
Lura bu yüzden karar veremedi.
Ve karar verememek onu rahatsız etti.
Açık alana beyaz taşlar dizmeye başladı. Başta bu yalnızca yön belirlemek içindi. Bir çizgi yaptı. Sonra çizgi bozulmasın diye yanına daha küçük taşlar ekledi. Sonra neden yaptığını bilmeden çizgiyi yarım daireye çevirdi. İki büyük taşın arasına küçük bir taş koydu. Sonra durdu.
Şekle baktı.
Bir işe yaramıyordu.
Kimseyi korumuyordu.
Kimseyi öldürmüyordu.
Çıkışı göstermiyordu.
Sadece oradaydı.
Bu anlamsızlık onu sinirlendirdi.
Ama taşları bozmadı.
Akşam olduğunda periler taşların çevresine toplandı. Altın ışıklı olan, taşlardan birine dokundu. Taş kısa bir an parladı. Başka biri ince bir ot halkası getirip yarım dairenin açıklığına bıraktı. Mavi peri ise en küçük taşın üstünde durdu. Kanatları çok hafif titreşti.
Lura şekle baktı.
Bir çizgi.
Bir yarım halka.
Bir nokta.
O an göğsünün içinde çok eski bir şey kıpırdadı.
Bir çocuk eli.
Bir taş zemine çizilmiş eğri bir şekil.
Birinin eğilip sorması:
“Ne çizdin?”
Çocuk sesinin cevabı yoktu.
Sadece küçük parmakların yarım halkaya dokunuşu vardı.
Lura nefesini tuttu.
Anı geldiği gibi kayboldu.
Geriye sadece huzursuzluk kaldı.
“Ben bunu bilmiyorum,” diye fısıldadı.
Orman cevap vermedi.
Ama yaprak damarlarında mavi-gümüş bir ışık kısa süreliğine dolaştı.
Altıncı gün mavi peri avucuna kondu.
Bu olay öyle sessiz oldu ki Lura neredeyse başlangıcını kaçıracaktı.
Göl kıyısında oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, bir elini açık biçimde dizinin üstüne bırakmıştı. Bunu bilinçli yapmamıştı. Eli öylece açık kalmıştı. Periler çevresinde dolaşıyor ama çoğu belirli bir mesafeyi koruyordu. Mavi olan ise her zamanki gibi daha yakındaydı.
Önce parmaklarının hizasına indi.
Sonra geri çıktı.
Bir süre bekledi.
Lura ona baktı.
Kaçmadı.
Peri yeniden indi.
Bu kez avucunun üstünde durdu.
Lura’nın bütün bedeni taş kesildi.
O kadar hafifti ki neredeyse yok gibiydi. Ama varlığı hissediliyordu. Küçük ayaklarının avuç çizgilerine değdiğini, kanatlarından yayılan serin titreşimin derisinin altına ince bir ışık gibi sızdığını hissetti.
Lura elini kapatmadı.
Bu, önemliydi.
Elini kapatmak kolaydı.
Yakalamak kolaydı.
Ezmek kolaydı.
Bir şeyi avucunda tutmak, ona sahip olmanın en ilkel biçimlerinden biriydi.
Ama Lura elini açık tuttu.
Parmaklarını sabit tuttu.
Peri avucunun içinde çok küçük bir ışık izi bıraktı. İz birkaç saniye sonra silindi ama sıcaklığı kaldı.
Lura uzun süre eline baktı.
Birinin ona korkmadan dokunması…
Bu hafızasında neredeyse yeri olmayan bir şeydi.
Dokunulmak genelde kontrol edilmekti.
Yarayı ölçmekti.
Bileği tutup nabzı saymaktı.
Kolunu kaldırıp kasın ne kadar hasar aldığını anlamaktı.
Düşüp düşmeyeceğini görmek için omzuna vurmak, acıyı ölçmek için deriye bastırmak, sınırları öğrenmek için nefesini kesmekti.
Ama bu dokunuş hiçbir şey istememişti.
Ne emir vardı.
Ne ölçüm.
Ne ceza.
Ne beklenti.
Sadece bir varlığın, başka bir varlığa zarar vermeden değmesi.
Lura bunun adını bilmiyordu.
Bilmek de istemedi.
O gece göl kıyısında otururken mavi peri yine yakında durdu.
Lura bir süre ona baktı.
“Sana ne diyeceğim?” diye fısıldadı.
Peri başını yana eğdi.
Kelime, Lura’nın zihnine dışarıdan gelmiş gibi düşmedi. Daha çok, çok eskiden orada bırakılmış ve şimdi su yüzüne çıkmış gibiydi. Bir isim değil de unutulmuş bir yankı. Belki gölün altından yükselmişti. Belki orman onu diline usulca bırakmıştı. Belki Lura zaten biliyordu ama bilmediğine inanmayı seçmişti.
“Bluebell,” dedi.
Mavi peri kaçmadı.
Işığı bir an güçlendi.
Sonra sakinleşti.
Lura’nın kaşları çatıldı.
İsim vermek, ayırmak demekti.
Ayırmak, fark etmek demekti.
Fark etmek, önemsemeye başlamanın ilk işaretiydi.
Ve önemsemek, hayatta kalma düzeninde tehlikeli bir çatlak sayılırdı.
Ama kelime çoktan söylenmişti.
Bluebell.
Yedinci gün diğer isimler geldi.
Altın ışıklı, hareketli, Lura’nın saçına yaklaşan, sürekli parlak yapraklar taşıyan peri için kelime kolayca belirdi.
“Alyssum.”
Kendi gövdesinden büyük meyveleri taşımaya çalışırken defalarca düşüren ama yine de vazgeçmeyen küçük inatçı peri için:
“Linaria.”
Gölgelerin içinde kalan, çoğu zaman ışığın tam merkezine girmeyen, gece olduğunda daha görünür hâle gelen peri için:
“Cytise.”
Yaklaşmak isteyip Lura ona bakınca yaprak arkasına saklanan, sonra merakına yenilip tekrar çıkan utangaç peri için:
“Aryaeis.”
Kanadının ucunda eski bir düşüşten kalmış gibi hafif titreşim taşıyan, buna rağmen diğerlerinden geri kalmayan sakin peri için:
“Yalvina.”
Her isim söylendiğinde Sylvariella çok kısa bir an dinliyormuş gibi oldu.
Sanki Lura isimleri yaratmıyor, onları geri veriyordu.
Bu düşünce onu huzursuz etti.
Çünkü bazı kelimeler insanın ağzından çıkar ama insanın kendisine ait olmayabilir.
Sylvariella böyle bir yerdi.
Kelimeleri bile sınav gibi veriyordu.
Günler birbirine karışmaya başladı.
Burada zaman düz akmıyordu. Lura bunu çok geçmeden fark etti. Bazen bir gün çok uzun sürüyor, bazen geceler kısa bir nefes gibi gelip geçiyordu. Açlık düzenliydi ama ışık düzenli değildi. Uyku geldiğinde göl susuyor, Lura direndiğinde yapraklar çok hafif titreşiyordu. Sanki alan onun bedeninin sınırlarını ondan daha iyi biliyor ve ama buna rağmen onu zorlamıyordu.
Zorlamamak.
Bu da başka bir tehlikeydi.
Zorlayan şeylere karşı koymak kolaydı.
Zorlamayan şeylere karşı insan ne yapacağını bilemezdi.
Perilerle bağı yavaş değişti. Lura onları hâlâ tamamen anlamıyordu ama artık birbirlerinden ayırt edebiliyordu. Alyssum sevindiğinde çok hızlı daireler çiziyordu. Linaria bir şey taşırken bütün bedeniyle inat ediyordu. Cytise sessizce kaybolup sonra hiç beklenmedik bir anda yanında beliriyordu. Aryaeis korktuğunda ışığını kısıyor ama kaçsa bile gözünü Lura’dan ayırmıyordu. Yalvina hareket ederken hep biraz daha dikkatliydi.
Bluebell ise farklıydı.
O yalnızca yaklaşmıyor, tepki veriyordu.
Lura ormanın derinlerine fazla ısrarla yöneldiğinde Bluebell’in ışığı ağırlaşıyordu. Bir taşı öfkeyle fırlatmak üzere olduğunda mavi ışığı keskinleşiyordu. Lura bir şeyi silaha dönüştürmeye çalıştığında kanatları sert titreşiyordu. Ama göl kıyısındaki yarım halka taş dizilişinin yanına oturduğunda Bluebell’in ışığı mavi değil, çok ince bir gümüşle karışıyordu.
Lura bunun anlamını bilmiyordu.
Ama fark ediyordu.
Ve fark etmek, artık durduramadığı bir şeydi.
Bir gün, Lura açıklıkta hareket çalışırken küçük bir kaza oldu.
Yere düşmüş uzun bir dalı savunma aracı gibi kullanıyordu. Onu sivriltmemişti. Öldürücü bir silaha çevirmemeye dikkat ediyordu. Ama hareketleri hâlâ eski eğitiminden çıkmıştı: hızlı, keskin, hesaplı, zarar vermeye alışık.
Yalvina fazla yaklaştı.
Dal döndü.
Kanadının ucuna hafifçe çarptı.
Temas çok küçüktü.
Ama Yalvina havada dengesini kaybetti.
Perilerin sesi bir anda yükseldi. Alyssum ışığını büyüttü. Aryaeis korkuyla geriye kaçtı. Linaria olduğu yerde dondu. Cytise gölgelerden çıktı. Bluebell hızla Lura’nın yüz hizasına geldi.
Lura’nın eli havada kaldı.
Vurduğu şey düşman değildi.
Hedef değildi.
Görev değildi.
Küçük bir canlıydı.
Ve o canlı, onun dikkatsizliği yüzünden sarsılmıştı.
Lura dizlerinin üstüne çöktü.
Yalvina yere düşmedi ama ışığı düzensizleşmişti. Kanadındaki titreşim bozulmuştu. Lura elini uzatmak istedi, sonra durdu. Nasıl tutacağını bilmiyordu.
Birini etkisiz hâle getirmek için nereye basacağını bilirdi.
Bir bileği hangi açıyla kıracağını bilirdi.
Bir hedefin nefesini kesmeden önce kaç saniye dayanacağını bilirdi.
Bir odadan kimseye görünmeden nasıl çıkacağını bilirdi.
Ama incinmiş bir kanadı nasıl taşıyacağını bilmiyordu.
Bluebell gelip parmağına dokundu.
Sonra Yalvina’yı işaret etti.
Lura elini yavaşça açtı.
Yalvina tereddüt etti.
Sonra avucuna kondu.
Lura nefesini tuttu.
Bu kez elini yalnızca kapatmamak yetmiyordu. Parmaklarını sabit tutmalıydı. Avucunu titretmemeliydi. Ani hareket etmemeliydi. İlk kez bir canlıyı düşürmemek için bedenini ayarladı. İlk kez zarar vermemek, saldırmamak kadar bilinçli bir eyleme dönüştü.
Periler ışıklı polenler getirdi.
Alyssum hızlı hızlı uçtu. Linaria küçük bir yaprağı sürükledi. Cytise gölgelerden mavi toz bıraktı. Aryaeis korkusuna rağmen yaklaştı. Bluebell ise Lura’nın bileğine kondu.
Yalvina’nın kanadındaki titreşim yavaş yavaş düzeldi.
Bir süre sonra yeniden havalandı.
Lura’nın içinden beklenmedik bir şey geçti.
Rahatlama.
O an anladı.
Rahatlamak, önemsemek demekti.
Ve önemsemek artık yalnızca bir tehlike değildi.
Bir gerçekti.
Bunu fark ettiği için kendine kızdı.
Ama gerçekler, insan kızınca ortadan kalkmazdı.
O geceden sonra periler Lura’nın etrafında daha doğal hareket etmeye başladı. Sabahları başının üstünde küçük halkalar çiziyor, bazen göl kıyısındaki meyveleri gösteriyor, bazen de ormanın belirli bölgelerine gitmemesi için önüne geçiyorlardı. Lura onlara alıştığını kabul etmedi.
Ama artık onları kovmadı.
Bazen kötü anılar geri geliyordu.
Soğuk taş.
Kapanan kapı.
Metal kokusu.
Bir çocuğun ağlaması.
Bir adamın “tereddüt edersen ölürsün” diyen sesi.
Başka bir sesin, daha eski ve daha yumuşak bir yerden gelen bir sesin ona bir şey söylemeye çalışması.
Ama Lura o sesi ne zaman duymaya yaklaşsa, kelime boğazının içinde kayboluyordu.
Bir isim.
Belki onun adı.
Belki ona ait olmayan ama bir zamanlar ona verilmiş bir ad.
Rüyalarında bazen küçük bir oda görüyordu. Yüksek bir pencere yoktu, yalnızca yukarıdan inen ince bir ışık çizgisi vardı. Duvarda alçak bir taş girinti duruyordu. Bir çocuk, o girintiye bakıyordu. Taşın içinde mavi-gümüş bir parıltı vardı. Çocuk korkmuyordu. Merak ediyordu.
Sonra bir ses geliyordu.
Sözsüz bir çağrı.
Gel.
Lura her seferinde uyandığında göğsü ağrıyordu.
Bir gece yine böyle uyandı.
Göl kıyısına yürüdü. Suya baktığında kendi yansımasını görmedi. Sadece karanlık vardı. Sonra karanlığın içinde küçük bir kızın yüzü belirir gibi oldu. Lura geri çekilmedi. Sadece bakışını sertleştirdi.
“Ben böyle görünmüyorum,” dedi.
Su titredi.
Küçük yüz kayboldu.
Bluebell omzuna kondu.
Lura ona bakmadı.
“Benim gibiler dokunduğu şeyi bozar,” dedi.
Sözler ağzından istemeden çıkmıştı.
Bluebell kaçmadı.
Sadece omzunda kaldı.
Bir süre sonra Alyssum yaklaştı. Sonra Aryaeis. Yalvina daha geride durdu. Cytise gölgelerin içinden izledi. Linaria ise her zamanki inadıyla Lura’nın ayağının önüne küçük bir meyve bıraktı.
Lura aşağı baktı.
Meyveyi aldı.
İkiye böldü.
Küçük parçayı Linaria’ya uzattı.
Linaria parçayı kaptı ve zafer kazanmış gibi havalandı.
Lura’nın dudak kenarı çok hafif kıpırdadı.
Gülümseme değildi bu.
Ama gülümsemenin gölgesi olabilirdi.
Lura o gölgeyi hemen yüzünden sildi.
Periler onu başka biri yapmıyordu.
Onu iyileştirdiklerini de söyleyemezdi. İçindeki yaralar onların ışığıyla kapanmıyordu. Kör Eşik Düzeni’nin sert sesi hâlâ zihninin derinlerinde yaşıyordu. Elleri hâlâ önce savunmayı ve saldırmayı düşünüyordu. Bilmediği her dokunuşta kasları geriliyordu. Birinin arkasından yaklaşması ihtimaline karşı bedeni sürekli alarmdaydı.
Ama periler ona, içindeki taş kesilmiş şeylerin tamamen ölü olmadığını gösteriyordu.
Bu yüzden Lura onlardan korkmaya başladı.
Düşmandan korktuğu gibi değil.
Kendinden alınmış bir şeyi geri verebileceklerinden korkar gibi.
Çünkü bir insanı tamamen silaha çevirmek için önce ona ait olma ihtimalini unutturmak gerekirdi.
Sylvariella ise Lura’ya unuttuğu şeyleri hatırlatıyordu.
Yavaşça.
Sessizce.
Zorlamadan.
Ama geri dönülmez biçimde.
Sonra bir gün alan değişti.
Sabah her şey sakindi. Göl durgundu. Periler çiçeklere gidip geliyor, ağaçların arasında ışık taşıyordu. Lura beyaz taşların dizilişini düzeltmişti. Yarım halka hâlâ oradaydı. Ortasındaki küçük taşı değiştirmiş, daha parlak olanıyla yerini yenilemişti. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Bilmeye çalışmadı.
Öğleye doğru hava ağırlaştı.
İlk fark eden Bluebell oldu.
Mavi ışığı bir anda sertleşti. Kanatları hızlandı. Lura’nın etrafında keskin bir halka çizdi. Sonra bir halka daha. Bu kez ışığı yalnızca mavi değildi; içinde çok ince, gümüş bir titreşim vardı. Lura ayağa kalktı.
Alyssum yüksek dallara kaçtı.
Linaria taşıdığı yaprağı yere bıraktı.
Cytise gölgelerin içine çekildi.
Aryaeis tamamen saklandı.
Yalvina’nın ışığı düzensizleşti.
Orman sessizleşti.
Bu kez sessizlik canlı değildi.
Bekliyordu.
Lura’nın bedeni eski düzenine tek hamlede döndü.
Omuzlar gevşek.
Dizler hafif kırık.
Nefes yavaş.
Bakış geniş.
Silah yok.
Eller var.
Dişler var.
Açılar var.
Mesafe var.
Ağırlık merkezi var.
Tehlikeyi tanıyan o soğuk yan hâlâ yaşıyor.
Ormanın sınırında bir ses duyuldu.
Önce kırılan dal.
Sonra toprağa sürtünen ağır bir bedenin sesi.
Sonra kan kokusu.
Lura’nın başı hafifçe yana döndü.
Kan.
Bu kokuyu tanırdı.
Kör Eşik Düzeni’nin taş odalarında, rıhtım kenarlarında, dar sokaklarda, eğitim salonlarında, görev dönüşlerinde… Kanın kokusu değişmezdi. Ama Sylvariella’nın içinde ilk kez bu kadar sert duyuluyordu. Çiçek, su ve metal kokusunun arasına giren ağır bir kırmızı çizgi gibiydi.
Ağaçların arasındaki ışık çekildi.
Gölün yüzeyi karardı.
Periler yüksek dallarda sessizce toplandı.
Sınırdaki gölgeler açıldı.
Bir adam ortaya çıktı.
Ayakta durmaya çalışıyordu ama bedeni onu taşımıyordu. Siyah giysileri parçalanmıştı. Omzundan ve kaburgalarının altından kan sızıyordu. Yüzü solgundu. Saçlarına toprak ve kurumuş kan karışmıştı. Bir eli göğsüne bastırılmış, diğeriyle ağaç gövdesine tutunuyordu. Yine de düşmeye bu kadar yakınken bile sıradan biri gibi görünmüyordu.
Lura bunu ilk bakışta anladı.
Bazı insanlar yaralıyken bile tehlikeli kalırdı.
Bu adam onlardan biriydi.
Yaralıydı ama kırılmamıştı.
Kan kaybediyordu ama bakışında teslimiyet yoktu.
Bedeninin sınırına dayanmıştı ama hâlâ kendini tutmaya çalışıyordu.
Adam bir adım daha attı.
Dizleri çözüldü.
Tam yere düşecekken başını kaldırdı.
Gözleri Lura’yı buldu.
O bakışta yalvarış yoktu.
Ateş de yoktu.
Ama ölümün eşiğine birkaç kez bırakılmış ve her seferinde geri dönmeyi öğrenmiş birinin inadı vardı.
Lura kıpırdamadı.
Bluebell kulağının hizasında titredi.
Bu kez ışığı keskin değildi.
Ağırdı.
Acısız bir ağırlık gibi.
Lura bunu o an anlamadı.
Yıllar sonra anlayacaktı: Bluebell’in bazı uyarıları kaçmak için değil, yaklaşmanın tehlikeli ama doğru olduğunu söylemek içindi.
Adamın dudakları hafifçe aralandı.
Ses çıkmadı.
Sonra bedeni daha fazla dayanamadı.
Toprağa düştü.
Kan, gümüş köklerin arasına yayıldı.
Sylvariella’nın sessizliği ilk kez kirlenmiş gibi değil, sınanmış gibi titredi.
Lura adama baktı.
Bir yabancı.
Bir tehdit.
Bir ihtimal.
Eski hayatında cevap kolay olurdu.
Bilinmeyen tehdit ortadan kaldırılırdı.
Ya da bırakılırdı.
Bırakmak da bir tür öldürmekti; yalnızca elini kirletmeden yapılanı.
Ama burada, bu yaşayan sessizliğin içinde, gölün ona gösterdiği küçük yüzün, perilerin avucuna bıraktığı güvenin, Yalvina’nın kanadını düşürmemek için sabit tuttuğu elin ve Bluebell’in kaçmayan ışığının ardından cevap artık o kadar kolay değildi.
Lura bir adım attı.
Sonra durdu.
Öldürmek mi?
Bırakmak mı?
Korumak mı?
Adamın kanı köklerin arasından göle doğru ince bir çizgi hâlinde ilerledi. Gölün kıyısına ulaştığında su bir an karardı. Sonra mavi-gümüş bir ışık kanın dokunduğu yerde yayıldı. Sanki Sylvariella adamı reddetmemişti.
Ama kabul de etmemişti.
Bekliyordu.
Lura’nın seçimini bekliyordu.
Lura dişlerini sıktı.
“Bana bak,” dedi alçak sesle.
Adam gözlerini açmaya çalıştı.
Lura dizlerinin üstüne çöktü ama mesafeyi korudu. Önce ellerini kontrol etti. Silah var mı? Görünen yok. Giysilerde gizli bıçak ihtimali yüksek. Sağ kol zayıf. Sol omuz hasarlı. Kaburga altında kanama. Nefes kesik ama düzenli. Bilinç açık kalmaya çalışıyor.
Tehdit oranı orta.
Yaşama ihtimali müdahale edilirse yüksek.
Müdahale edilmezse düşük.
Lura’nın eli havada kaldı.
Kör Eşik Düzeni’nin sesi zihninde yükseldi.
Bilinmeyen varlık yük oluşturur.
Yük, görevi bozar.
Görevi bozan şey kesilir.
Ama burada görev yoktu.
Burada emir yoktu.
Burada yalnızca bir seçim vardı.
Bluebell, Lura’nın bileğine kondu.
Işığı bu kez yakmadı.
Acı vermedi.
Sadece ağırlaştı.
Lura nefesini yavaşça verdi.
Sonra adama doğru eğildi.
“Yaşamak istiyorsan,” dedi, “hareket etme.”
Adamın gözleri çok kısa bir an Lura’ya odaklandı.
Cevap veremedi.
Lura onun omzundaki kanamaya baktı. Sonra etrafına. Periler hâlâ yüksek dallardaydı ama kaçmamışlardı. Sylvariella’nın ışığı gölgelerin arasından geri dönmeye başlamıştı. Göl hâlâ sessizdi.
Lura kendi içindeki eski kapının gıcırdadığını hissetti.
Öldürmeyi bilen el, ilk kez bir yabancıyı hayatta tutmak için uzandı.
Ve Sylvariella’nın ilk gerçek sınavı o anda başladı.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları