Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Ateş, otobüs durağındaki bankta oturmuş, yoldan gelecek otobüsü gözlerken sabırsızlıkla ayağını yere vuruyordu. Gecenin bu saatinde, buraya otobüs nadir gelirdi ve bir de kaçırırlarsa uzun süre beklemek zorunda kalacaklar ya da taksiyle evlerine döneceklerdi. Bu onları maddi anlamda zorlardı. Ateş, hala sallana sallana yürüyen Murat’a baktı ve;
“Oğlum gitsene inşaata. Otobüs birazdan gelir, yetişemezsek eve kadar yürütürüm seni, ona göre…” dedi, kararlı bir şekilde. Dediğini yapardı ve Murat bunu çok iyi biliyordu. Bu yorgunluğun üzerine, bir de eve kadar yürümesi hiç iyi olmazdı. Hemen duraktan uzaklaştı ve koşar adımlarla inşaata doğru ilerlemeye başladı.
Yorgunluk, Murat’ın tüm bedenini esir almış olsa da eşyalarını bulması gerekiyordu. Tüm gün inşaatta çalışmıştı ve üstünü değiştirirken telefonunu ve cüzdanını masaya bırakmış, sonra da dalgınlıkla çıkmıştı. İçinden yerinde bulabilmek için dua ederken, adımlarını daha da hızlandırdı.
Zaten bugün aklı başında değildi ki. Sabah annesinin mezarına gitmişti ve aklı annesinde kalmıştı. “Acılar zamanla geçer” derlerdi ama Murat’ın acısı hiç geçmemişti. Sadece kabuk bağlıyordu ve her mezarlığa gidişi o kabuğu kanatmaya yetiyordu. Dalgınlığının sebebi, hiç şüphesiz ki annesine duyduğu özlemdi.
İnşaata girdiğinde etraf neredeyse tamamen sessizdi. Gündüzün o gürültülü hali gitmiş, yerini ürkütücü bir suskunluğa bırakmıştı. Kendi adımlarının yankısı bile kulağına fazla geliyordu.
Eşyalarını bıraktığı yere doğru ilerledi. Gözleri artık karanlığa alışmıştı ve artık etrafı daha iyi seçebiliyordu. El yordamıyla bulduğu masada elini gezdirdi ve hissettiği dokunuşla yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Telefonu ve cüzdanı hâlâ oradaydı. Derin bir nefes aldı. İçine çöken gerginlik bir nebze olsun hafiflemişti.
Cüzdanını cebine koyduktan sonra, telefonun ışığını açtı ve vakit kaybetmeden dışarı çıktı. Tam inşaatın kapısından adımını atmıştı ki, sokağın içinden gelen ani bir araba sesiyle yerinden sıçradı. Bakışlarını oraya doğru çevirdiği sırada siyah bir araba, sokağın köşesinden hızla dönerek uzaklaştı.
Murat arabanın arkasından bakarken, içinde ufak bir şüphe uyanmıştı. Bu saatte, bu ıssız sokakta arabanın işi neydi. İçine bir huzursuzluk çöktü ama ne olduğunu anlamlandıramadı. Başını hafifçe sallayıp yürümeye devam etti. Gideceği yer, zaten arabanın hareket ettiği taraftı. Telefonun ışığıyla hızlı adımlarla yürümeye devam ederken, yerde duran bir şey dikkatini çekti. Çöp konteynırının kenarında bir kadın ayakkabısı görmüştü. Bej renkli ve topuklu ayakkabı, normalde duramayacağı şekilde duruyordu. Böyle durabilmesi için ya birinin ayağında olmalı ya da oraya yapıştırılmış olmalıydı.
Kaşları çatıldı ve adımlarını daha da hızlandırdı. İçindeki huzursuzluk bu kez daha belirgin bir hâl almıştı. Çöp konteynırının yanına ulaştığında gördüğü manzara ile şaşkınlıktan dona kaldı.
Yerde, hareketsiz yatan genç bir kız vardı. Murat birkaç saniye ne yapacağını bilemeden öylece telefonun ışığını tuttuğu kızın yüzüne bakakaldı.
Gökten adeta bir melek düşmüştü yeryüzüne. Bu güzellik kesinlikle bu dünyadan olamazdı. Sarı ve kahverengi uzun saçları, ay parçası yüzü, uzun kirpikleri ve yay gibi kaşları vardı. Üzerindeki kıyafetlere bakılırsa fakir biri değildi. Kısa kollu, dizlerine kadar beyaz bir elbise giymişti.
Ona hayran hayran bakmaya devam ederken, kadının durumunu kontrol etmek aklına yeni gelmişti. Hemen ona doğru daha da yaklaştı, yere doğru eğildi ve nabzını kontrol etti. Evet, nabzı atıyor ve yaşıyordu. Derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. Hemen telefona sarıldı.
“Alo, Ateş! Hemen inşaatın yan tarafındaki çöp konteynerinin önüne gel, acil!” dedi Murat, sesi endişeli ve panik içerisindeydi. Bu kız ona kalbinin yerini hatırlatmıştı. Su gibi duru ve masum yüzünü bir süre izledi.
“Sen hayatıma düşen çiğ tanesi misin? Buralara benim için mi geldin?” diye geçirdi içinden.
Murat, bu ay yüzlü kıza karşı anlamlandıramadığı bir çekilme hissediyordu. Tek sorun, bu kızın kim olduğuydu. Parmağında yüzük vs. yoktu, demek ki evli değildi.
Ateş’in panik dolu sesiyle daldığı hayalden sıyrıldı.
“Oğlum, ses versene! Geldim diyorum. Bu kız kim? Nereden buldun bu kızı?” dedi Ateş panik haldeydi. Gördüğü manzara, devamlı gördüğü bir manzara değildi ve şaşkınlığını üzerinden bir türlü atamıyordu.
Murat, bir rüyada gibi ortamdan soyutlanmıştı. Ateş’in söylediklerini duymuyordu. İstemsiz bir şekilde onu yerden kaldırmak istedi. Bu güzelliğin çöp kenarında hala yatıyor olması bile hataydı. Kızın başını yukarıya kaldırdı. Elinde hissettiği ıslaklıkla eline baktı ve panikle Ateş’e döndü;
“Başında kan var! Hemen hastaneye götürelim. Yaşıyor, nabzını kontrol etmiştim. Kafasını çarpmış olmalı, kanıyor!” dedi cümleleri peş peşe sıralayarak. Bu kız için çok endişeliydi ve ona bir şey olacak diye ödü kopuyordu.
“Oğlum bak, başımıza kalır, polisi arayalım,” dedi Ateş, sesi tedirgindi.
“Vaktimiz yok. Ne kadar zamandır böyle kim bilir? Hemen taksi çağır, acile götürelim!”
“Yanında eşyası var mı? Kimdir, necidir baksaydık,” dedi Ateş ve bir yandan da onu buraya bırakan herhangi birileri var mı diye etrafa bakınıyordu. Kimselerin olmadığına emin olduğunda, bu defa da kıza dair herhangi bir eşya var mı diye bakmaya başladılar. Ama etrafta kızın hiçbir eşyası yoktu. Çöpün içine, etrafına, her yere baktılar ama hiçbir şey yoktu. Tek kanıt, yerde duran tekerlek izleriydi. Birden hızlanmış bir arabanın lastik izleri de onların hiçbir işine yaramıyordu.
Ateş, çaresizce arkadaşının isteğini yerine getirdi. Hemen en yakın taksi durağını arayarak bir taksi çağırdı. O sırada Murat, gözlerini kızdan alamıyordu ve uzun uzun ona bakıyordu.
Taksi geldiğinde, kızı sarsmamaya dikkat ederek onu kucağına aldı ve hemen taksiye yöneldi.
“Hastaneye çek abi, çabuk!” dedi Murat, endişeyle.
Hastaneye vardıklarında taksiden inip hızla acile yöneldiler. Doktor kontrol ettikten sonra;
“Başını çarpmış, beyin kanaması olabilir. Hemen tomografi çekelim. Kan tahlili de istiyorum,” dedi hemşireye bakarak yapılacakları anlatırken.
Sonra da doktor, hastanın yakınları olarak bildiği Ateş ve Murat’a döndü. Onlar ise doktorun ağzından çıkacak cümleleri, dört gözle bekliyordu;
“Siz burada bekleyin. Sonuçlar çıkınca size bilgi verilecek,” dedi ve ikisini odadan dışarı çıkardı.
Hemşireler işlemleri hallederken, Ateş ve Murat hastane dışına çıkıp sigara yaktılar. İkisi de çok endişeliydi ama endişelerinin sebebi farklıydı.
“Oğlum, inşallah başımıza kalmaz lan. Bir de karakolla uğraşmayalım. Onu orada bıraksaydık keşke” dedi Ateş.
“Nasıl bırakacaktım Ateş? Yaşıyor, gördün sen de. İnşallah iyileşir. Gökten inmiş melek gibi,” dedi Murat, uzaklara dalmış ve yüzünde kendisinin bile farkında olmadığı bir gülümsemeyle.
“İnşallah oğlum, inşallah da… Sen hayırdır? Anlayalım yani,” dedi Ateş. Arkadaşının hâlinden kıza ilk görüşte tutulduğunu fark etmişti.
“Oğlum, çok güzel lan, peri kızı gibi… Melek gibi… Bu dünyadan olamaz,” dedi Murat. Kızdan bahsederken gözlerinin içi parlıyordu.
“Sen şimdi kızın güzelliğini bırak da biz, birlikte çöpün önünden geçtik, orada hiçbir şey yoktu. Sen dönerken mi gördün kızı? Oraya nasıl gelmiş gördün mü?”
“Hayır…Sadece, siyah bir arabanın hızla uzaklaştığını gördüm. Plakasına falan bakamadım tabii. Bu saatte orada arabanın ne işi var diye düşünürken, kızın ayakkabısını fark ettim. Sonra baktım yaşıyor, seni aradım,” dedi Murat, yaşadıklarını hatırlamak için bir süre düşünerek.
“Kim yapar ki bunu? Kesin öldü sanıp attılar. Başımıza kalmaz inşallah,” dedi Ateş. Ses tonu bile endişeliydi.
“Ne biçim konuşuyorsun oğlum!” dedi Murat kaşlarını hafifçe çatarak.
“Öyle değil mi? Başka türlü niye bıraksınlar oraya. Belli ki başlarından atmak istemişler” dedi, bulunduğu yerde kısa bir volta atıp, olaya dair fikirlerini söylerken.
“Kıza bir şey olmasın da. Gerisi hallolur. Ne olduysa uyandığında öğreniriz. Sen bizimkileri arasana, merak etmişlerdir” dedi Murat, konuyu dağıtmak adına. Ateş’in söyledikleri, onun beyninden de defalarca geçmiş ama o bunları hemen susturmuştu. Şimdi aynılarını Ateş’ten duymak içindeki korkuyu iyice yükseltmişti.
“Dur, hemen arayayım,” dedi Ateş, telefonunu eline alarak. Birkaç kez çalan telefon Göktuğ’un Alo sesiyle açıldı.
“Alo Göktuğ, neredesiniz? Biz hastanedeyiz. Yok lan, çöpün orada bir kız bulduk, yaralı. Hastaneye getirdik, onu bekliyoruz. Petek Hastanesi’ndeyiz. Tamam, gelin. Furkan’a da haber ver,” dedi. Ateş’in sözlerini duyan Murat, az çok neler konuşulduğunu anlamıştı. Ateş, telefonu kapattıktan sonra Murat’a dönüp, “Geliyorlar,” dedi.
O sırada içeride bir hareketlilik olduğunu fark ettiler ve içeriye doğru yürüdüler. Odanın önüne geldiklerinde, hemşireler onları içeriye almadı. Uzaktan da olsa odanın içine baktılar. Kıza serum takılmıştı ve hâlâ gözlerini açmamıştı.
Murat, odadan henüz çıkan doktoru durdurup sordu;
“Durum nedir?”
“Hastamız başını çarptıktan sonra şakak bölgesinde şişlik ve deri altında kan birikmesi oluşmuş. Çekilen beyin tomografisinde, kafatası ile beyin zarı arasında kan toplandığını gördük. Eğer birkaç saat daha geç kalınsaydı, beyin üzerinde ciddi baskı oluşacak, kalıcı hasar ya da ölümle sonuçlanacaktı. Neyse ki zamanında geldiniz ve acil müdahaleyle durumu kontrol altına aldık. Henüz kendine gelmedi. Tedbir amaçlı bu gece müşahede altında kalacak. Geçmiş olsun” dedi doktor ve onların yeni bir soru sormalarına izin vermeden hızla diğer hastalara doğru yürüdü.
“Oh, rahatladım. Kötü bir şey yokmuş,” dedi Murat. Doktor konuşurken tuttuğu nefesini birden savurmuştu resmen.
“Oğlum, daha belli değil. Hemen sevinme. Ayrıca sen niye bu kadar sevindin, bakayım?” dedi Ateş imalı bir şekilde.
“Salak salak konuşma! Bilmiyorsun sanki niye bu kadar sevindiğimi. Sen bak bakayım telefonuna, mesaj yazdı mı bizimkiler? Neredeler?” dedi Murat. Konuyu farklı bir yere sürükleyerek, Ateş’in diline düşmekten kurtulduğunu sanıyordu.
“Gelirler birazdan,” dedi Ateş bakışlarını tam kapıya çevirmişti ki, endişeyle onlara doğru gelen Furkan ve Göktuğ’u gördü.
“Heh, geldiler,” dedi Ateş, kapıyı göstererek.
“Noldu abi, durumu iyi mi?” dedi Göktuğ, endişeli bir şekilde Murat’a bakarak.
“Uyanmasını bekliyoruz. Doktor iyi dedi ama uyanmadan ve tahliller çıkmadan kesin değil,” dedi Murat bir nefeste.
“Off… Yine başımıza iş aldık. Anasını satayım mıknatıs gibiyiz, çekiyoruz belaları” dedi Furkan isyan edercesine.
“Sus lan, keşke tüm belalarım böyle güzel olsa,” dedi Murat ama sonra ne dediğini fark edince elini yaramaz çocuklar gibi ensesine attı.
“Hayırdır lan? Bilmediğimiz durumlar mı var?” dedi Furkan imalı ve alaylı bir şekilde.
“Ben kantinden hepimize çay alayım,” dedi Murat ve hızla yanlarından uzaklaşıp kantine gitti.
Kıza karşı anlam veremediği bazı hisleri olduğu her hâlinden belliydi. Saklamıyordu da. Ama büyük konuşmuştu. Arkadaşları bunun için onunla uzun bir süre dalga geçecekti. Bir de kızdan emin miydi ki? Parmağında yüzük yoktu, evet. Ama ya gönlünde biri varsa? Düşünmek bile istemiyordu.
Kendi kendine gelin güvey olmak bu olsa gerekti. O kadar dalgın ve gergindi ki, kantinde parasını ödediği çayları almadan arkadaşlarının yanına geri dönüyordu ki, görevli arkasından seslenip çayları almasını sağlamıştı.
Dışarıda birlikte çaylarını içtiler. Diğerleri aralarında konuşuyor, Murat sadece boşluğa bakıyordu. Endişeliydi ama neden? Kızın iyi olduğunu öğrenmişti ama bu defa da gönlünde başkasının olma korkusu sarmıştı yüreğini. Niye böyle bir şeyden korkuyordu ki. Kız güzel olduğu için mi? Hayır...Daha güzel kızlarla da tanıştırılmış ama reddetmişti. İlk görüşte bu kadar etkilenmesi normal miydi? Değildi. Ama nedenini de bilmiyordu.
“Ooo, Muradıma bak sen. Dalıp dalıp gitmeler başlamış. Hayırdır kardeşim aşıklar kervanına mı katıldın?" dedi Furkan gülerek.
"Ne demişler, “Büyük lokma ye, büyük söz konuşma.” Allah böyle mecnun eder adamı,” dedi Ateş, Murat’ın omzuna elini atıp bir yandan gülerek.
“Gül sen gül. Sen Hazal’la kavga ettiğinde de ben böyle gülerim,” dedi Murat misillemeyle.
“Hiç kusura bakma kardeşim. Yıllardır bu fırsatı bekliyordum ben. Elime geçmiş, tadını çıkaracağım tabii ki,” dedi Ateş. Zevkten dört köşeydi. Hem arkadaşının artık birini karşı bir şeyler hissedebilmesine seviniyor hem de bunca zaman onlara ettiği lafların acısını çıkarıyordu.
Murat, sabaha kadar hastanede olacaklarını bildiği için, diğerlerini eve gönderdi. Yarın uykusuz işe gitmelerini istemiyordu. Kendi müdürüne de mesaj attı; yarın işe gelemeyeceğini bildirdi. Arkadaşları eve giderken, “Bir şey olursa ben sizi ararım,” dedi. Kendilerini kötü hissetmelerini istemiyordu. Sadece Ateş gitmedi. Onunla hastanede kaldı.
Murat, içindeki endişelerle bekleme salonundaki sandalyeye attı kendini. O ana kadar dışarıda kaç sigara içti, kaç izmarit ezdi, hatırlamıyordu. Ateş, elinde çayla yanına doğru geldi. İki arkadaş çaylarını da içip sandalyeye daha çok yayıldılar. İkisi de çok yorgundu. Ağırlaşan gözlerine daha fazla direnemeyip, birbirlerine dayanarak uykuya daldılar.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Bilmiyorum siz okurken ne hissedeceksiniz ama ben yazarken bazen karakterlerden daha çok geriliyorum… İlk kitabım SIRLARIN İÇİNDE için gerçekten çok heyecanlıyım. 🥹🫶🏻 Bir şans verip okumaya gelen herkese şimdiden kocamann teşekkürler. Umarım hep birlikte bu hikâyeye bağlanırız. 👀💋
Eline kalemine yüreğine sağlık yazarım ♥️❤️
Yorum
Yorum bulunamadı.