Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
"Önce hayaller ölür, sonra insan."
William Shakespeare
🌑🌑🌑
Giriş
İnsanlar ikiye ayrılır, iyi ve kötü olarak.
Bana göre iyi insan ya da kötü insan yoktur.
Yetişkinler, iyi olmayı ya da kötü olmayı kendi seçimleri sanır; ama çocuklar için bunların hepsi kaderden ibarettir. Bazı çocuklar cıvıl cıvıl bir çocukluk geçirir, iyiliğin ne olduğunu öğrenerek büyür.
Bazıları ise kavga gürültünün içinde büyür, daha olması gerekenden çok önce hayata yetişmek zorunda kalır.
Hiçbir insan iyi ya da kötü olarak doğmaz; bir çocuk neyin içinde büyütülüyorsa, zamanla ona dönüşür.
Benim çocukluğum ışığın değil, seslerin içinde geçti. Her gün aynı şeydi: kapıların çarpılması, kırılanların sesi, söyleyenlerin bile sonradan pişman olacağı o zehirli cümleler… Annemle babam birbirlerine yaklaşmayı unuttukça, ben de onların arasında görünmez bir gölgeye dönüştüm. Kimse ne düşündüğümü sormazdı; kimse beni duymazdı, dinlemezdi.
İki abim vardı; onlar bile daha küçük yaşta evden kaçmış, beni o cehennemde yapayalnız bırakmışlardı. Bana, geri gelip seni götüreceğiz demişlerdi. Ama hiçbir zaman gelmediler. Belki de gelemediler.
Kimi kandırıyorum onlar bile umursamıyordu belki beni...
Bu yüzden onları suçlayamazdım. İkiside çok seviyordum.
O evde aile sıcaklığı yoktu. Soğuktu o ev… Ve ben o evde hep üşüyordum. Tıpkı şu an üşüdüğüm gibi.
Hava buz gibiydi. Dudaklarım titriyordu ama ben kendi içimden "Üşümüyorum" diye kendimi kandırıyordum. Üzerimde deri bir ceket vardı ve ben donuyordum.
Isınırım diye hızlı yürüyordum ama kimi kandırıyorum? Az önce on kişiyi komalık etmiştim; olay yerinden uzaklaşmak için bu tempodaydım.
Şu an bir metro istasyonundayım. Metalik bir koku, neon ışıkların titrek yansıması ve raylardan gelen o bitmek bilmeyen uğultu...
Gürültüyü, uğultuyu, sesleri sevmezdim. İnsanları iletişime geçmeyi de istemiyordum. Onlar gibi boş boş muhabbetler yapmadığım, onlarla iletişime girmediğim için beni onlardan farklı görüyorlardı.
Halbuki bende onlar gibi insandım uzaylı değil. Onlardan farklı olunca kalbim yok sanıyor kırıp atıyorlardı bi köşeye.
Bir zaman sonra onları umursamamaya başladım. Zaman geçtikçe bakışlarım değişti.
Bana bakınca korkuyorlardı, sanırım onları öldüreceğimi sanıyorlardı. Benden korkumaları umrumda değil di. Zaten istediğim de buydu ,benden korkup bana buluşmasınlar diye.
Köşeyi tam dönecekken,düşüncelere daldığım için sol tarafımdan gelen o gölgeyi fark edemedim.
Çarpışma bir patlama gibiydi. Sert bir duvara çarpmışım gibi sarsıldım ve dengemi kaybederek kendimi yerde buldum.
Refleksle ellerimi yere koyduğumda avuç içlerimde keskin bir sızı hissettim. Yerdeki küçük cam kırıkları ve taşlar derime saplanmıştı.
Başımı hırsla kaldırdım. Saçlarımın arasından karşımda dikilen adama baktım. Uzun boylu, en az benim kadar sert bakışlı biriydi.
"Gözlerini kullanmayı öğren!" diye tısladım. Sesimdeki öfke, avuçlarımdaki acıdan besleniyordu.
Adam istifini bozmadı. "Sen de," dedi buz gibi bir sesle.
O an ellerime baktım. İşte o lanet görüntü... Kan, avuçlarımdan sızıyor, yerdeki gri betona doğru durmaksızın damlıyordu.
Hemofili.
Benim en büyük zayıflığım, vücudumun bana ihaneti. Bu küçük kesikler benim için durdurulamaz birer sızıntıya dönüşebilirdi. Ve sonunda kan kaybından ölürdüm.
(Hemofili : Kan pıhtılaşmadığı için küçük bir yara bile uzun süre kanayabilir. Bu hastalığı olan kişilere hemofili denir.)
İsmini henüz bilmediğim o yabancı yerdeki kan damlasını görünce tavrı birden değişti. O sert bakışlar gitti, yerine garip bir yumuşama geldi. Elini uzattı, kalkmam için. Ama ben o eli tutmadım. Kendi çabamla, acıyı dişlerimin arasına hapsederek ayağa kalktım.
"Yaran var," dedi sesi daha alçak bir tonda çıkarken.
"Sanane!" dedim, ona dünyadaki en büyük düşmanımmış gibi bakarak.
Hafifçe iç çekti, sabrını korumaya çalışıyordu. "İnsanlık namına sorduk," dedi sesi iyice yumuşayarak. "İnsan düzgünce cevap verir."
Gözlerimin içine bakıyordu. Şuan biri kan kaybeden, diğeri ise hiç beklenmedik bir anda merhamet gösteren olmuştu.
Onun sesi, metro istasyonunun o gürültülü boşluğunda adeta yankısız kalmıştı. Bakışları ellerimden ayrılmıyordu; sanki o kanın sadece tenimden değil, ruhumdan da sızdığını görüyordu.
"İnsanlık mı?" diye mırıldandım kendi kendime. Sesim o kadar kısıktı ki, muhtemelen duymamıştı.
Bana bir adım daha yaklaştı. Bu kez kaçmadım, kaçamadım. Dizlerimdeki o ince titreme artık saklanamaz bir boyuta ulaşmıştı. Kan durmuyordu. Hemofili, vücudumun içindeki o bitmek bilmeyen isyandı; küçük bir sızıntıdan koca bir nehir yaratıyordu.
"Bak," dedi yabancı. Ona yabancı diyecektim adını bilmiyordum sonuçta. Sesi artık sadece yumuşak değil, aynı zamanda ikna ediciydi. "Belli ki bu sıradan bir kesik değil. Kanın pıhtılaşmıyor mu senin?"
Gözlerimi hırsla gözlerine diktim. Nasıl anlamıştı? "Bu seni ilgilendirmeyen bir şey," dedim. Ama o an başım hafifçe döndü. İstasyonun neon ışıkları birbirine girmeye, rayların sesi beynimin içinde bir matkap gibi dönmeye başladı.
Yabancı, ben cevap veremeden cebinden çıkardığı beyaz, steril bezi hızla avuçlarıma bastırdı. Acı, bir elektrik akımı gibi koluma yayıldı. "Bırak!" diye bağırmak istedim ama elleri ellerimin üzerindeydi. Sıcaklığı, benim buz kesmiş tenime çarptığında bir anlık bir şok yaşadım.
"Bastır şuna," dedi yabancı, ellerini çekmeden. "Sadece birkaç dakika. Ben gitmene izin verene kadar bırakma."
Sterilbezi elime sarmaya başladı.
O an, Les Ombres Noires’in lideri olduğumu, az önce on adamı tek başıma devirdiğimi, babamdan alacağım o büyük intikamı unuttum. Sadece karşımda duran, adını bile bilmediğim ama gözlerinde garip bir tanıdıklık taşıyan bu adama odaklandım. Omuzlarımızın çarpıştığı o an, hayatımın geri kalanının da bu adamla çarpışacağını henüz bilmiyordum.
"Neden?" diye sordum en sonunda. Sesim bu sefer o kadar soğuk değildi. "Neden yardım ediyorsun?"
Hafifçe gülümsedi ama bu neşeli bir gülümseme değildi. Daha çok, aynı acıyı tatmış birinin yorgun tebessümüydü. " Bazı gölgeler birbirini uzaktan tanır."
Elini yavaşça çekti. Parmaklarının sıcaklığı tenimden uzaklaştığında, istasyonun o keskin ayazı sanki iki katına çıkmış gibi yeniden üzerime çöktü. Avucumda hissettiğim o yabancı temasın bıraktığı karıncalanma, kanımın akışından daha gerçekti o an.
Yabancı tek kelime etmeden doğruldu. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir üstünlük çabası vardı; sadece derin, anlamlandırması zor bir ciddiyetle beni süzdü. Bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları hafifçe aralandı ama sonra vazgeçti. Belki de benim gibi bir "gölgeye" kelimelerin yetmeyeceğini anlamıştı.
"Bastırmaya devam et," dedi sadece. Sesi, bir emirden çok bir uyarı gibiydi. "Yoksa o deri ceket seni sıcak tutmaya yetmez."
Ona teşekkür etmedim. Minnet, benim lügatimde karşılığı olmayan, zayıfların sığındığı bir limandı. Gözlerimi onunkilerden ayırmadan, avucumu hırsla sıktım. Acı canımı yakıyordu ama bilincimin yerinde olduğunu hatırlatıyordu.
Daha fazla orada kalamazdım. Bu adamın bakışları, hayatım boyunca ördüğüm o buzdan duvarları eritebilecek kadar deliciydi. Yanından hızla geçip gittim. Omuzlarımız bir kez daha birbirine sürtündü ama bu seferki bir çarpışma değil, bir kaçıştı.
Onu bir daha görmiyceğime emindim.
Adımlarımın ritmi metro raylarının sesine karışırken arkama bakmadım. Merdivenleri tırmanırken avucumdaki sargının üzerine kapanan parmaklarım hâlâ titriyordu. İstasyonun çıkışındaki o soğuk rüzgar yüzüme çarptığında, zihnimde sadece o yabancının sessiz gidişi ve avucumdaki sargının kokusu kalmıştı.
Kim olduğunu, neden yardım ettiğini bilmiyordum. Ama içimdeki o çocukluktan kalma sesler ilk kez susmuş, yerini tuhaf bir sessizliğe bırakmıştı. O sessizliğin adı belirsizlikti.
Hemen köşedeki gölgeye saptığımda, telefonumun ekranı aydınlandı. Lina arıyordu.
"Siyah? Neredesin? Operasyon bölgesinden çok uzaklaştın."
Derin bir nefes aldım, sesimi o her zamanki ruhsuz tonuna geri döndürdüm. "Geliyorum Lina," dedim. "Yolda küçük bir pürüz çıktı ama... hallettim."
Telefonu kapattım ve kanlı sargıya son kez baktım. Pürüz müydü, yoksa her şeyin başlangıcı mı, henüz bilmiyordum.
Şehrin puslu havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Avucumda sıktığım o beyaz bez, yabancı bir adamın merhametinin kalıntısı olarak elimde duruyordu. Parmaklarımın arasındaki ıslaklık azalmıştı; kanım, o adamın baskısıyla nihayet teslim olmuş, yavaşlamıştı. Ama zihnimdeki gürültü dursa da, o adamın bakışlarındaki o tuhaf sessizlik hâlâ yankılanıyordu.
Sokağın köşesinde, farları kapalı ama motoru hafifçe uğuldayan siyah aracı gördüm. Lina` ydı.
Beni her zaman olduğu gibi, bir gölgenin başka bir gölgeyi beklediği o karanlık köşede bekliyordu. Arabaya doğru yürürken adımlarımın sarsılmamasına dikkat ettim. Les Ombres Noires’in lideriydim ben; bir yabancının omuzuyla devrilen, avucu kanadığı için sendeleyen o savunmasız çocuk olamazdım. En azından Lina’nın yanında olamazdım.
Arabanın kapısını açıp yan koltuğa çöktüm. İçerisi, dışarıdaki kutup soğuna inat, tanıdık bir deri ve Lina’nın hafif parfüm kokusuyla doluydu ve sıcaktı. Kapıyı kapattığımda şehrin uğultusu bir anda kesildi.
Lina, ellerini direksiyondan çekmeden başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözleri anında dizimin üzerindeki steril bezle sarılı kanlı elime odaklandı. Kaşları çatıldı, o her zamanki profesyonel soğukkanlılığının yerini bir endişe bulutu aldı.
"Siyah? Bu ne hal?" dedi, sesi fısıltı ile sorgulama arasındaydı. "Nasıl oldu?"
Cevap vermedim. Başımı koltuğun başlığına yaslayıp gözlerimi kapattım. Avucumdaki bezi daha sıkı bastırdım. "Küçük bir kaza," dedim sadece. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar ruhsuz çıkmıştı.
Lina inanmamıştı, biliyordum. Uzandı, elini elime koymak istedi ama ben elimi geri çektim. Bu temas, az önce istasyondaki o adamın bıraktığı sıcaklığı hatırlattı bana. O sıcaklık canımı yakmıştı; bir yabancının bana dokunmasına, yardım etmesine izin vermek, zırhımda açılan en büyük delikti.
"Sana bir sargı bezi verilmiş," dedi Lina, elimdeki beyaz kumaşı fark ederek. " Kim yaptı bunu?"
Gözlerimi açıp dışarıdaki neon ışıklı binalara baktım. O adamın yüzü, yağmurlu bir camın arkasındaki hayal gibi zihnimde belirdi. "Önemsiz biri," dedim. "Yoluma çıkan bir pürüz sadece."
Lina arabayı vitese takarken dikiz aynasından bana uzun uzun baktı. "Pürüzler kanını durdurmaz Siyah, onları sadece akıtırlar."
"Sür Lina," dedim, konuyu kapatmak istercesine. "Örgütün inine gidiyoruz."
Araba hızla karanlığın içine süzülürken, avucumdaki o bez parçasını cebime tıktım. Adını bile bilmediğim o adam, bu gece sadece kanımı durdurmamıştı. İçimdeki o hiç bitmeyen üşümeye, bir anlık da olsa bir ateş atmıştı. Ve ben, o ateşin beni yakmasından her şeyden çok korkuyordum.
Bölüm Sonu
🌕🌕🌕
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları