Hazramşahoğlu Holding’in en üst katındaki yönetim kurulu odası, İstanbul’un siluetine hakim, cam kaplı devasa bir alandır. Masanın üzerinde, holdingin geleceğini ve piyasadaki mutlak gücünü mühürleyecek 100 milyar dolarlık devasa bir yatırım ve satın alma protokolü durmaktadır.
Masada iki kadın lider vardır: Deniz Hazramşahoğlu ve onun en büyük stratejik ortağı, dostu Buse Sancaktar.
Buse, elindeki kalemi masaya vurarak heyecanla ve o sarsılmaz iş kadını otoritesiyle konuşur:
"Deniz, bu imza sadece bir ortaklık değil. Bu 100 milyar dolarla piyasadaki tüm rakipleri tek bir gecede haritadan siliyoruz. Hazramşahoğlu ismini erişilemez bir zirveye taşıyoruz."
Deniz, her zamanki o asil, sakin ve ne düşündüğünü asla belli etmeyen ifadesiyle önündeki dosyaları inceler. Tam kalemi eline alıp imzayı atacağı esnada, odanın ağır ahşap kapısı sessizce ama hızla açılır. İçeri giren kişi, Deniz’in adeta gölgesi, nefesi ve en güvenmediği anlarda bile yanından ayırmadığı sağ kolu Umut Karaca’dır.
Umut’un yüzündeki o gergin ifade, odadaki havanın bir anda değişmesine yeter. Deniz, kalemi havada tutarak buz gibi bakışlarını Umut’a çevirir.
Umut adımlarını hızlandırıp Deniz’in yanına gelir, hafifçe eğilerek sadece onun duyabileceği bir sesle konuşur:"Deniz Hanım, aşağıda lobiye Mirzah Aslanşahoğlu geldi. Sizinle acil görüşmek istiyor."
Deniz’in kaşları hafifçe çatılır. Mirzah Aslanşahoğlu... Diyarbakır’ın o güçlü, dize gelmez aşiret ağası, tam dört aydır Hazramşahoğlu Holding’in kapısında tek bir randevu alabilmek için beklemektedir. Deniz, onun gücünü bilse de kurumsal otoritesinden ve Hazramşahoğlu hiyerarşisinden ödün vermemiştir.
Deniz, bakışlarını değiştirmeden Umut’a net bir emir verir:
"Aşağı in Umut. Mirzah Aslanşahoğlu’na randevusunun olmadığını, kurumsal süreçleri çiğnemeyeceğimi ve benimle görüşemeyeceğini söyle. Onu dış kapıya kadar eşlik ederek uğurlayın."
Umut başıyla selam verir, odada oturan Buse’ye kısa bir bakış atıp hızla odadan çıkar ve lobiye inmek üzere asansöre yönelir.
Umut asansörden indiğinde, lobideki gerilimi uzaktan bile hisseder. Lobinin ortasında, tüm heybeti ve gururuyla Mirzah Aslanşahoğlu beklemektedir. Etrafında kendi sadık adamları vardır. Umutun emriyle zaten lobide konuşlanmış olan 25’e yakın Hazramşahoğlu koruması da Mirzah’ın etrafını adeta etten bir duvar gibi sarmış, tetikte beklemektedir.
Umut, adımlarını bozmadan Mirzah’ın tam karşısında durur. Ses tonu profesyonel ama bir o kadar da sınır çizicidir:"Mirzah Bey... Deniz Hanım’ın şu an çok önemli bir toplantısı var. Maalesef sizinle görüşmeyecek. Zaten bir randevunuz da bulunmuyor. Size dış kapıya kadar eşlik etmemi emretti."
Mirzah’ın gözleri öfkeyle çakmak çakmak olur. Aylardır beklediği randevunun bu şekilde reddedilmesi, gururuna indirilmiş ağır bir darbedir. Tam Umut’a sert bir karşılık vereceği sırada, lobinin arka kapısından Hazramşahoğlu holdinge ait başka bir koruma hızla koşarak Umut’un yanına gelir.
Koruma, nefes nefese Umut’un kulağına eğilir ve lobideki tüm dengeleri yerle bir edecek o istihbaratı fısıldar:
"Umut Abi... Alparslan Karasuoğlu İstanbul’a giriş yaptı. On beş araçlık konvoyla direkt holdinge doğru geliyor, yönü burası!"
Umut, duyduğu isimle adeta taş kesilir. Alparslan Karasuoğlu... Beş yıl önce bu şehrinden bizzat Deniz Hazremşahoğlu tarafından kovulmuştur, Deniz’in geçmişindeki o en büyük yara, en büyük öfke ve acı.
Umut, Mirzah’ı ya da lobideki korumaları tamamen unutarak arkasını döner. Bu haberi saniyeler içinde Deniz’e ulaştırmak zorundadır. Lobiden ayrılıp hızla asansörlere doğru koşar. Mirzah Aslan Şahoğlu ise Umut’un bu ani ve panik dolu gidişini izlerken içgüdüsel olarak bir şeylerin döndüğünü hisseder. Kendi kendine fısıldar: "Neden? Ne oldu da bu adam apar topar yukarı çıktı? Burada benden saklanan ne var?" Mirzah’ın içindeki merak, bir çığ gibi büyümektedir.
Umut, asansörün kapıları açılır açılmaz üst kattaki yönetim kurulu odasına adeta dalar. Deniz ve Buse hala masadadır. Deniz, Umut’un bu halini gördüğü an ters giden bir şeyler olduğunu anlar.
Umut, nefes dahi almadan konuşur:
"Deniz Hanım... Alparslan Karasuoğlu. İstanbul’a giriş yapmış. Şu an holdingin kapısından içeri girdi."
O odada zaman bir anlığına durur. Deniz Hazramşahoğlu’nun elindeki o milyar dolarlık kalem parmaklarının arasından kayıp masaya düşer. Deniz’in yüzünde, beş yıldır sakladığı tüm o duygular bir saniyede çarpışır: Geçmişin derin acısı, kalbinin kırıklıkları ve o acının içinden doğan, tahmin bile edilemeyecek kadar büyük, köklü bir kin. Gözleri bir anda buz tutar.
Toplantıda olan Buse Sancaktar, Alparslan ismini duyduğu an oturduğu sandalyeden fırlayarak ayağa kalkar. İlk tepki, arkadaşını canı pahasına koruyan Buse’den gelir. Sesi odanın duvarlarında yankılanır:
"Buna cüret mi ediyor?! Bu ne hadsizlik! Hangi yüzle, beş yıl sonra ayak basabiliyor buraya?!"
Ancak Deniz, o şoku çabuk atlatır. Masasından sakince, adeta bir kraliçe asaletiyle kalkar. Üzerindeki o kusursuz siyah ceketi düzeltir. İçindeki fırtınaya rağmen dışarıya çelikten bir maske takmıştır.
Deniz, odanın kapısına doğru yürürken arkasına bakar. Arkasında Buse Sancaktar, onun hemen yanında sadık koruyucusu Umut ve holdingin diğer güvenilir ismi Ali vardır. Deniz önde, bu üç güçlü isim arkada, lobiye inmek üzere asansöre binerler.
Bu sırada Umut’un yukarı çıkarken dışarıdaki ve içerideki tüm Hazramşahoğlu ekiplerine verdiği emirle, holdingin hem içine hem dışına ekstra bir koruma ordusu daha sevk edilmiştir. Lobideki Hazremşahoğlu koruma sayısı nerdeyse 100 katlanmıştır.
Aşağıda, lobide ise durum tam bir barut fıçısıdır. Alparslan Karasoğlu holdingin kapısından içeri girmiştir. Ancak önünde Hazramşahoğlu’nun etten duvar örmüş koruma ordusu olduğu için yukarı çıkamamış, lobide beklemektedir.
İşin asıl ürkütücü kısmı dışarıdadır: Kapının önünde Alparslan’ın 15 arabalık koruma ordusu ile Mirzah Aslanşahoğlu’nun 15 arabalık koruma ordusu, yani toplamda 30’u aşkın siyah araç sokakları kapatmış, birbirlerine silah çekmek üzere emir beklemektedir.
Lobinin bir köşesinde duran Mirzah, kapıdan giren bu heybetli, sarsılmaz adamı, Alparslan Karasuoğlu’nu büyük bir dikkatle izlemektedir. Alparslan, elleri pardösüsünün ceplerinde, etrafındaki koruma ordusuna zerre aldırış etmeden tam bir güç odağı gibi dikilmektedir.
Mirzah, hem lobiyi hem dışarıyı saran bu devasa koruma ordusunun neden toplandığını, Deniz Hazramşahoğlu'nun neden böyle olağanüstü bir hal ilan ettiğini deli gibi merak etmektedir.
Lobideki asansörün aynalı kapıları iki yana doğru ağır ağır açılır.Lobideki tüm uğultu bıçakla gibi kesilir. Ve Deniz Hazramşahoğlu adımını atar.
Mirzah, hayatının en büyük şokunu ve gurur kırılmasını o saniyelerde yaşar. İçinden fırtınalar kopar:
"Dört aydır bana randevu dahi vermeyen, beni kapısında kul eden o kurumsal deha... Deniz Hazramşahoğlu, şu an kapıda bekleyen bu adamın sadece adını duyduğu an kendi ayağıyla lobiye iniyor. Kim bu adam?!"
Hemen arkasında duran sağ koluna doğru eğilir, dişlerinin arasından öfkeyle fısıldar:
"Hemen öğreniyorsun... Hemen! Deniz Hazramşahoğlu’nu tek bir kelimeyle odasından indirip lobiye koşturan bu adam kim? Bir saate kadar her şeyi önümde istiyorum!"
Sağ kolu sessizce geri çekilirken.
Topuklarının mermerde çıkardığı tok ses lobide yankılanırken, gözleri tam karşısında duran Alparslan Karasoğlu’na kilitlenir. Aralarında sadece birkaç adımlık bir mesafe kalana kadar yürür ve durur. Aralarındaki o görünmez hat adeta elektrik dalgalarıyla gerilir. Beş yıllık bir sürgünün, yarım kalmış bir hikayenin ve şimdi bu şehre kan getirecek devasa bir savaşın sessiz ilanıdır bu bakışma
Bu ağır sessizliği ilk yırtan, Deniz’in önün geçen Buse olur. Alparslan’ın gözlerinin içine bakarak kükrer:
"Bu ne cüret Alparslan Karasuoğlu?! Hangi yüzle, hangi hakla ayak basıyorsun bu holdinge?!"
Alparslan, Buse’yi duymuyor gibidir. Gözlerini Deniz’den bir saniye bile ayırmaz. Gözlerinde ne bir korku ne de geri adım atma niyeti vardır; sadece derin bir aidiyet ve meydan okuma vardır. Deniz, elini hafifçe kaldırarak Buse’yi susturur.
Deniz, Buse’yi tek bir el hareketiyle susturduktan sonra lobiye yeniden o ölümcül sessizlik çöker. Deniz, Alparslan’a doğru yarım adım daha atar. Sesi ne bağırarak çıkar ne de titrer; fısıltı kadar kısık ama tüm lobide yankılanacak kadar keskin ve nettir:
"Beş yıl önce bu şehirden nasıl gittiğini unuttun herhalde Alparslan Karasuoğlu... Hafızanı tazeleyeyim. Bu şehirden bizzat benim tarafımdan kovuldun. Ve benim kovduğum hiç kimse, ben izin vermeden bu şehre geri dönemez."
Deniz’in bu sözleri lobideki korumaların bile buz kesmesine neden olur. Alparslan’ın yüzündeki o sarsılmaz maske hafifçe gerilir, gözlerindeki o meydan okuma Deniz’in bu çelikten duruşu karşısında sert bir kayaya çarpmıştır.
Bu sırada köşede onları izleyen Mirzah, duyduklarıyla adeta sarsılır. İçindeki taşlar yerine oturmaya başlamıştır: "Demek bu adam, Deniz'in geçmişte sürgüne gönderdiği o adam... İstanbul'un hakimi Deniz Hazramşahoğlu'ymuş."
Mirzah, Deniz’in gücünün ve acımasızlığının büyüklüğünü ilk kez bu kadar net görürken, Alparslan’ın bu hakarete nasıl bir karşılık vereceğini görmek için pürdikkat kesilir.
Alparslan, derin bir nefes alır. Gözlerini Deniz’in gözlerinden ayırmadan, dudak kenarıyla hafifçe alaycı ama bir o kadar da tehlikeli bir şekilde gülümser. Pardösüsünün cebindeki ellerini çıkarır, Deniz’e doğru bir adım atar ve Umut’un elini ceketinin altına götürmesine sebep olacak o cevabı verir:
"Beni bu şehirden kovduğunu sanan sendin Hazramşahoğlu... Ben sadece senin öfkenin dinmesini bekledim. Ama artık süre bitti. Ben İstanbul’a geri dönmedim; İstanbul’u geri almaya geldim. Ve buna sen dahil kimse engel olamayacak."
Alparslan Karasoğlu, "Ben İstanbul’u geri almaya geldim. Ve buna sen dahil kimse engel olamayacak," dediğinde, lobideki gerilim havayı solunmaz bir hale getirir. Alparslan’ın gözlerinde, beş yıl boyunca biriktirdiği o hırs ve Deniz’e duyduğu o sarsılmaz aidiyet açıkça okunmaktadır.
Ancak Alparslan’ın unuttuğu, karşısındaki kadının artık beş yıl önceki kırılgan Deniz olmadığıdır. O, şu an yeraltı ve yerüstü dünyasının dengelerini tek bir imzasıyla değiştirebilecek Hazramşahoğlu gücünün ta kendisidir. Kim yanında durursa, o kişiyi mafya liderliğinin mutlak önceliği yapacak kadar büyük bir kudretin sahibidir. Alparslan’ın yeraltı dünyasındaki tahtı ele geçirmek için bu kadına muhtaç olduğunu, Deniz de lobideki herkes de çok iyi bilmektedir.
Deniz, Alparslan’ın bu meydan okuyan, cüretkar sözleri karşısında zerre istifini bozmaz. Gözlerinde ne bir panik ne de bir şüphe vardır; sadece buz gibi, yukarıdan bakan bir asalet. Dudak kenarında çok hafif, Alparslan’ın canını acıtacak kadar küçümseyici bir tebessüm belirir.
Deniz, bir adım öne çıkıp Alparslan ile arasındaki mesafeyi neredeyse yok eder. Ses tonu bir kez daha lobiyi buz keser:
"İstanbul’u geri almak mı? Sen bu şehre adım attığın an, benim topraklarımda bir kaçaksın Alparslan Karasuoğlu. Karşımda yeraltı dünyasının taht oyunlarını oynamaya kalkma. Çok iyi biliyorsun ki, Hazramşahoğlu’nun gücünü arkasına alamayan hiç kimse o tahtın gölgesine bile yaklaşamaz. Ve o güç... Şu an senin tamamen erişemeyeceğin bir yerde. Benim elimde."
Deniz’in bu ezici hamlesiyle Alparslan’ın çenesi kasılır. Tam o esnada, Alparslan’ın Deniz’e doğru hafifçe hareketlenmesiyle birlikte, Deniz’in adeta nefesi ve ayrılmaz bir parçası olan Umut Karaca anında devreye girer.
Umut, bir gölge gibi Deniz’in hemen yanına adım atar. Eli ceketinin önünde, doğrudan silahının kabzasındadır. Gözlerini Alparslan’ın üzerinden bir saniye bile ayırmaz. Umut’un bu keskin ve korumacı duruşu, lobideki 25 Hazramşahoğlu korumasının da aynı anda elini tetiklerine götürmesine neden olur. Hava adeta barut kokmaktadır.
Buse Sancaktar ise öfkesini gizleme gereği bile duymadan, Alparslan’a tiksintiyle bakar:
"Buradan sağ çıkabileceğini mi sanıyorsun Alparslan? Deniz seni bu şehirden sildi. Şimdi adamlarını da al ve defol git bu holdingden!"
Lobinin birkaç metre ötesinde, bu devasa güç savaşını en ince ayrıntısına kadar izleyen Mirzah Aslanşahoğlu için taşlar tamamen yerine oturmuştur.
Mirzah, mafya dünyasının o karanlık taht oyunlarıyla ilgilenmemektedir. Onun tek bir gayesi, tek bir yemini vardır: Kendi şerefli soyadını, Aslanşahoğlu adını tüm dünyaya duyurmak ve ailesini kurumsal zirveye taşımak. İşte tam da bu yüzden, dört aydır Deniz Hazramşahoğlu ile o devasa ortaklık sözleşmesini imzalamak için kapıda beklemektedir.
Mirzah, karşısındaki manzarayı izlerken kendi içinde büyük bir stratejinin temelini atar:
"Demek Alparslan Karasuoğlu’nun bu kadına ihtiyacı var... Mafya liderliğinin mutlak gücü olabilmek için Deniz’in kudretine muhtaç. Ama benim derdim yeraltı değil. Benim derdim Aslanşahoğlu adını zirveye mühürlemek. Ve Deniz, bu adamı bizzat sürgün etmiş, ondan nefret ediyor. Bu durum benim en büyük kozum olacak."
Mirzah, gururunun kırılmasını bir kenara bırakıp durumu tamamen kendi lehine çevirecek o dahi planı kafasında kurar. Deniz’in Alparslan’a olan bu çiğ nefreti, Mirzah’ın sunacağı kurumsal ortaklık teklifini Deniz’in gözünde çok daha cazip kılacaktır. Alparslan’ı holding kapısında böylesine ezen bir kadın, kendi soyadını büyütmek isteyen Mirzah için biçilmiş kaftandır.
Mirzah, son kez Alparslan ve Deniz ikilisine bakar, yüzünde sinsi ama mağrur bir gülümsemeyle arkasını döner.
Sağ kolu lobiden çıkıp Alparslan’ın yedi sülalesini araştırmak için harekete geçerken, Mirzah da bu fırtınanın içinden kendi zaferini çıkaracağı o anı beklemek üzere ağır adımlarla lobinin çıkışına doğru yürür. Dışarıda, 30’u aşkın siyah araç hala namluları birbirine dönük şekilde beklemektedir, ancak içerideki savaş çoktan başlamıştır.
Deniz, Alparslan ile arasındaki o mesafeyi korurken, gözlerindeki o yukarıdan bakan ifadeyi tek bir milim bile değiştirmez. Alparslan, Deniz’in "Benim topraklarımda bir kaçaksın," sözleriyle içeriden sarsılmıştır. Karşısındaki kadının, mafya dünyasının mutlak hakimi olmak için muhtaç olduğu o devasa gücün (Hazramşahoğlu kudretinin) ta kendisi olduğunu bir kez daha idrak eder. Bu kadını ezerek değil, ancak onun rızasını alarak o tahta oturabileceğini biliyordur, ama şu an lobi tamamen Deniz'in kontrolündedir.
Deniz, bakışlarını Alparslan’ın gözlerinden çekip hemen arkasında duran Umut’a çevirir. Sesindeki o soğuk otorite holdingin tavanında yankılanır:
"Umut... Alparslan Karasuoğlu ve adamlarına dış kapıya kadar eşlik edin. Hazramşahoğlu Holding’in havasını daha fazla kirletmelerine izin vermeyin. Bir daha bu kapıdan içeri girmeye kalkarlarsa, kuralları kurumsal değil, bizim usulümüzle işletin."
Umut, bu emri bekliyormuş gibi öne çıkar. Ceketinin altındaki elini gevşetmeden, Alparslan’a ve arkasındaki korumalarına doğru adımlayarak lobi çıkışını gösterir. Sesi adeta bir komutan edasıyla nettir:
"Yol açın! Karasuoğlu ve ekibi dışarı çıkıyor."
Alparslan, etrafını saran Hazramşahoğlu koruma ordusuna ve Umut’un o tavizsiz duruşuna bakar. Şu an burada kan dökmek, Deniz’i tamamen kaybetmek ve o çok istediği yeraltı liderliği önceliğini sonsuza dek gömmek demektir. Derin bir nefes alır, pardösüsünün yakasını düzeltir. Gözlerini son kez Deniz’e kilitler, dudaklarında o yarım ve tehlikeli gülümsemeyle arkasını döner. Ağır adımlarla, arkasında korumalarıyla birlikte holdingin döner kapısına doğru yürür.
Alparslan ve adamları holding binasından dışarı adım attığı an, sokaktaki o gerilim fiziksel bir boyuta taşınır.Kapının hemen önünde Alparslan’ın 15 siyah arazi aracı ve Mirzah Aslanşahoğlu’nun 15 siyah lüks aracı, sokakları adeta bir labirente çevirmiştir. Alparslan’ın kapıdan çıktığını gören kendi adamları anında silahlarının emniyetini açar; metalik "tık" sesleri sokakta yankılanır. Aynı anda, arabasına binmek üzere olan Mirzah’ın Korumalarıda namluları Alparslan’ın ekibine doğrultur.
Dışarısı, tek bir kıvılcımla havaya uçacak devasa bir barut fıçısıdır. Ortamdaki bu delirtici sessizliği, Alparslan’ın kendi adamlarına doğru kaldırdığı el durdurur. Alparslan, arabasının kapısını açmadan önce durur ve birkaç metre ötedeki arabasının önünde dikilen Mirzah Aslanşahoğlu ile göz göze gelir.
İki dev adam, İstanbul’un ortasında, 30’u aşkın silahlı korumanın gölgesinde birbirini süzer.
Mirzah, az önce içeride aldığı o muazzam istihbaratın rahatlığı içindedir. Alparslan’ın o mafya tahtı için Deniz’e ne kadar muhtaç olduğunu, Deniz’in ise onu buracıkta nasıl aşağılayıp kovduğunu kendi gözleriyle görmüştür. Mirzah, Alparslan’a yukarıdan, alaycı ve bir o kadar da meydan okuyan bir bakış fırlatır.
İçinden geçenler tamamen kendi soyadının zaferine odaklıdır:
"İstediğin kadar yeraltının kralı olmaya oyna Karasuoğlu... Deniz Hazramşahoğlu seni bu kapıdan paçavra gibi dışarı attı. Sen o kadının nefretisin, bense onun aradığı o temiz, kurumsal gücün, Aslanşahoğlu soyadının sahibiyim. O tahtı da, o kadının gücünü de sana yar etmeyeceğim."
Alparslan ise Mirzah’ın bu kurumlu duruşunun arkasındaki niyeti sezer. Bu adamın mafyayla işi olmadığını, sadece kendi adını duyurmak için Deniz’in peşinde olduğunu anlar. Alparslan, arabasına binerken Mirzah’a doğru hafifçe başını eğer; bu bir selam değil, "Bu şehirde benden habersiz iş yapamayacaksın" mesajıdır.
Mirzah lüks aracının arka koltuğuna kurulur, kapısı kapanır. Hemen ardından Alparslan’ın konvoyu ve Mirzah’ın konvoyu, arkalarında tekerlek sesleri ve barut kokusu bırakarak holdingin önünden iki farklı yöne doğru hareket eder. İstanbul sokakları, bu iki gücün yarattığı sarsıntıyla titremektedir.
Holdingin cam kaplı lobisinde ise Deniz Hazramşahoğlu, iki konvoyun da gidişini yukarıdan izlemektedir. Buse hala öfkeyle solumakta, Umut ise lobi güvenliğini yeniden eski düzenine sokmaktadır.
Deniz, elini ceketinin cebine koyar. Alparslan’ın gelişi beş yıllık huzuru bozmuştur, ama aynı zamanda içindeki o uyuyan devi de uyandırmıştır. Yanına gelen Buse’ye bakmadan, sadece dışarıdaki boş sokağa odaklanarak konuşur:
"Oyun bitti Buse. Şimdi herkes kendi safını seçecek... Ve biz, kimin ayakta kalacağına karar vereceğiz."
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Çok Çok çok güzel kitap sayfa
güzel olmuş. emeğine sağlık
Gayet güzel yazmışsın başarıların devamını dilerim:))
Ben buz ve baruttu okudum birinci bölümünü yazım dilli güzel kitabın birinci bölümü güzeldi beğendim ne zaman ikinci bölüm gelecek💖💖
Yorum
Yorum bulunamadı.