“10 Temmuz 16.04”
O günün saati Elif’in zihninde bir daha asla silinmeyecek şekilde kazındı.
10 Temmuz, 16.04
Telefon ekranına düşen mesaj ilk bakışta sıradan bir sızı gibi görünmüştü. Ama kelimeler büyüdükçe o sızı bir yıkıma dönüştü.
“Sahte hesap üzerinden yazılmıştı…”
“Annenin mezarını hiç ziyaret etmiyor musun?”
Sonra devamı geldi.
“Kırılmış…”
“Parçalanmış…”
Elif o an ne olduğunu tam anlayamadı. Ya da anlamak istemedi.
Telefon elinden düştü.
Bir saniye bile düşünmeden ayağa kalktı.
Çıplak ayakla.
Ne ayakkabı vardı, ne mont, ne hazırlık.
Sadece bir kalp vardı; artık sadece korkuyla çarpan değil, acıyla koşan bir kalp.
Sokaklar bulanıktı.
Adımlarını hissetmiyordu.
Sanki beden değil de bir çığlık koşuyordu.
Mezarlığa doğru giderken zaman garipleşmişti. Dakikalar uzuyor, mesafe bitmek bilmiyordu.
İçindeki tek cümle tekrar ediyordu:
“Lütfen doğru olmasın.”
Ama bazı cümleler, insanın duymak istemediği halde doğru çıkardı.
Mezarlığa vardığında rüzgâr bile ağırdı.
Kapıdan içeri girdiğinde dünya sustu.
Ve Elif gördü.
Mezar…
Artık bir mezar değildi.
Parçalanmıştı.
Dağılmıştı.
Sanki biri sadece taşı değil, hatırayı da kırmıştı.
Elif olduğu yerde durdu.
Nefesi kesildi.
Dizleri boşaldı ama düşmedi.
Çünkü bazı insanlar düşmeyi bile unutacak kadar donakalırdı.
“Bu… benim annem…” dedi.
Ses çıkmadı.
Sadece dudakları oynadı.
155’i aradı.
Ses titriyordu ama kelimeler nettir:
“Mezarlıkta… annemin mezarı kırılmış. Lütfen ekip gönderin.”
Dakikalar sonra polis geldi.
Resmiyet vardı.
Ama Elif’in içindeki yıkımın yanında her şey küçük kalıyordu.
Birlikte mezara gittiler.
Toprak ellerine bulaştı.
Taş parçaları tek tek toplandı.
Elif eğildikçe sanki annesine daha çok yaklaşıyordu ama aynı zamanda daha çok kaybediyordu.
Her parça, bir hatıranın kırılmış haliydi.
İfade alındı.
Sorular soruldu.
Cevaplar verildi.
Ama Elif’in içinde tek bir soru büyüyordu:
“Biri bunu nasıl yapar?”
Ertesi gün yeniden karakolun önündeydi.
Bu kez beklemek değil, cevap istemek için gelmişti.
“Görüntülere bakılsın,” dedi.
“Lütfen… orada biri var. Bir iz vardır.”
Sesi yükselmedi önce.
Ama sonra kırıldı.
Sonra tekrar yükseldi.
Polise yalvardı.
Dakikalar uzadı.
Cümleler kısaldı.
Ve sonunda gelen cevap, Elif’in içinde bir duvara çarptı:
“Yeterli değil. Kameralara bakılamaz.”
O an dünya bir kez daha değişti.
Elif kapının önünde kaldı.
İçeri giremedi.
İçeride sistem vardı.
Dışarıda ise sadece bir insanın haykırışı.
“Benim annemdi…” dedi.
Ama duyan olmadı.
O gün Elif gitmedi.
Gitmek istemedi.
Ayakları yerden kopmadı.
Sanki mezarlıkla karakol arasında görünmeyen bir bağ oluşmuştu.
Biri yıkılmıştı.
Diğeri görmüyordu.
Ve Elif ikisinin arasında kalmıştı.
Günler geçti.
Ama o gün geçmedi.
Saat 16.04 hâlâ oradaydı.
Mezar hâlâ gözünün önündeydi.
Kapının önü hâlâ sesini yutuyordu.
Ve Elif artık şunu biliyordu:
Bazı acılar sadece yaşanmaz.
İnsanın içine mühür gibi basılır.
Ve Elif o mühürle yaşamaya başladı.
Ama bir şey değişmişti.
Artık sadece bir evlat değildi.
Bir tanıktı.
Bir hafızaydı.
Ve unutulmaması gereken bir hikâyenin taşıyıcısıydı.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Eline sağlık baya akıcı
Yorum
Yorum bulunamadı.