Lütfen okumadan önce şarkıları açınız.
Bölüm Şarkısı: Christoffer Moe Ditlevsen & Karoliina Gabel, Course
Yıl 1880
Bugün hava her zamankinden daha soğuktu. Sanki içimdeki kasveti kendi içinde tartışıyor gibiydi. Havanın sisli oluşu sanki kötülüğün habercisi gibiydi. Sanki tek dışlanan ben değilmişim gibi...
Babam hep güçlü olmamı söylerdi. Ama artık ne için, kim için çözemiyordum. Asla pes etmemeyi babamdan öğrenmiştim. Kimse beni kolay kolay yıkamazdı, bir hastalık bile. Yıkamamıştı da zaten. Öyle ki halk tarafından Beyaz Ateş'in kızı olarak anılıyordum. Herkes benden uzak durup kaçacak delik arıyordu. Eskiden oynadığım arkadaşlarım artık yoktu. Çünkü onlar bile benden uzak durmayı seçmişti. Lanetliymişim gibi...
Beyaz Ateş'in ben de bir izi kalmıştı. İşaret parmağımdan omzuma kadar uzanan bembeyaz bir damar oluşmuştu. Belki de buydu insanları korkutan.
Babam, annemin bilge bir kadın olduğunu söylerdi. Kâhinmiş aslında. Annem bana ne olduğunu bilir miydi? Neden o gün ölmediğimi, hastalığın vücudumu çürütmediğini, bilir miydi annem? Tüm sorularımın cevapları sanki annemde gizli gibi hissediyordum. Ama artık ne annemi görebileceğim ne de bana neler olduğunu bileceğim.
Hastalık durulmuş gibi görünse bile hâlâ çok tehlikeliydi. Pusuda bekliyordu sanki. Umutsuzluk tüm dünyayı sarmıştı. İnsanlar artık tüm umudunu kaybetmiş, sadece Beyaz Ateş'in ne zaman onlara uğrayacağını düşünüyorlardı.
Şimdi her zamanki gibi denizin önündeki banka oturmuştum. Dalgaların taş duvara çarpışını, martıların özgürce uçuşunu görüyordum.
Ben ne zaman uçacaktım anne? Ben ne zaman özgür olacaktım?
Dünya ne zaman eski haline dönecekti? Hiç bilmiyorum. Gerçi eskiye dönecek miydi yoksa daha mı kötü olacaktı, ona bile emin değildim. Dünyanın sonu yaklaşıyor gibi bir his vardı içimde. Ama ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyordum. Ben annem gibi kâhin değildim ama sezgilerim kuvvetliydi. Dünya da başka hangi ülkeler vardı bilmiyorum. Acaba oralarda da Beyaz Ateş var mıydı yoksa Rusya lanetlenmiş miydi?
Babama küçükken adımı neden Anya koyduğunu sormuştum. O da bana “Sen Tanrı’nın bağışısın kızım, bir lütufsun, merhametlisin.” demişti. İsmim gibi gerçekten merhametli miydim? Kim hak ederdi merhameti? Merhamet çok yanlış bir duygu gibi gelmiştir bana hep. İnsanlar benim canımı yaksa da merhametli mi olmalıydım? Bunu da babama sormuştum. Babam ise “Merhamet daima kazanır Anya, canın çıksa bile.” demişti. Buna hiçbir türlü anlam verememiştim ama aksini de iddia etmemiştim.
Yanıma oturan kişinin kim olduğunu bildiğim için dönmemiştim. O, babamdı. Tek arkadaşım, tek ailem, canım... Babam da benim için bir lütuftu. Kimsem yokken babam hep yanımdaydı. Onsuz bir hayat düşünemiyordum bile. Babamın anneme bir sözü varmış. Bana çok iyi bakması gerekiyormuş. Çok iyi bakıyor, hatta gereğinden fazla iyi bakıyor. Dünya da gördüğüm en iyi babaydı benim için.
“Yine ne düşünüyorsun?” diye sordu arkasına yaslanıp denizi izlerken. Omuz silktim. “Hayatı, geçmişi ve geleceği.” Babam maskenin altından boğuk bir nefes aldı.
Şu maskeler mi daha çabuk öldürürdü yoksa hastalık mı çözememiştim. Ne zaman bitecekti bu kâbus? Bir evim olsun istiyordum. O evde babam ve ben sonsuza kadar yaşayalım istiyordum.
“Bazen hayat düşünülmek için fazla kısa Anya’m.” dedi. Başımı çevirip ona döndüm. Babam hâlâ genç ve canlı duruyordu, gözleri hariç. Gözleri yaşlıydı, kederliydi, çaresizdi.
“Annemi özlüyor musun?” diye sordum. Babamın bakışlarına hüzün çöktü. Titrek bir nefes aldı ve "Özlemek mi? Ben kendimi ona adadım Anya’m.” Dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Adamak mı? O ne demek?” Babam gülümsedi. “Yani, ben annen için ölürdüm. Ölmeliydim de. Ama sen varsın biricik Anya’m. Seni nasıl bırakayım?”
Nefesimin kesildiğini hissettim. Ben aşkı babamdan öğrenmiştim. Aşk, babam demekti. Böyle seveni ilk defa görüyordum. Hâlbuki henüz kalbime aşk yerleşmemişti bile.
Denize dönüp arkasında görünen dağlara baktım. “O dağların arkasında ne var baba?” babam derin bir nefes aldı ve baktığım yöne döndü. “Başka ülkeler var oralarda, başka milletler...” kaşlarımı kaldırdım heyecanla. “Hangileri var mesela?” babam gülümsedi. Çocuksu heyecanım ona tatlı gelmiş olmalıydı.
“Finlandiya var bize yakın. Sonra Belarus, Çin, Kuzey Kore...” şaşkınlıkla babama döndüm. “Oralara hiç gittin mi?” babam gülümsedi. Ama gülümseyişi hüzünlüydü. “Sadece Finlandiya'ya gittim. İş için. Annen Sofya ile orada tanıştık.”
Bakışlarımı kaçırdım. Annemi çok merak ediyordum, nasıl biri olduğunu...
“Peki biz neredeyiz tam olarak?” babam etrafını inceledi. “Kola Yarımadası’ndayız, Rusya’nın kuzeyi.” Kola Yarımadası, doğup büyüdüğüm bu yer bana çok uğursuz gelmişti. Önceden hayat nasıldı diye düşünmeden edemiyorum. Beyaz Ateş var mıydı? İnsanlar mutlu muydu ve birbirlerine güveniyorlar mıydı?
“Annemle nasıl tanıştınız baba?” babamın dudağında silik bir gülümseme oldu. “Annen bir balerindi Anya. Yarışması olduğu için Finlandiya’ya gelen bir balerin.” derin bir nefes aldı. “Ben o zamanlar işim nedeniyle Finlandiya'ya gitmek zorunda kaldım. Finlandiya’ya gittiğimde gözüme bir poster çarptı. Annen, Sofya’nın posteri. Fotoğrafta o kadar güzel duruyordu ki, bir kuğu gibiydi.”
Gözlerimin dolduğunu hissettiğim için kafamı denize çevirdim. “Bir gün Sofya’nın gösterisine gittim. O kadar güzel bale yapıyordu ki, kendini herkese hayran bırakmıştı. Kuğu gibi süzülüyordu. Birinci olamamıştı ama o benim için birinci olmuştu. Birinci olamadığı için ağlıyordu, ben de yanına gittim ve onu tebrik ettim.” gülümsedi. Gözünden akan yaşı engelleyememişti. “Sofya’yla tanışmak için elimi uzattım ve elimi tuttu. Benim sert ve büyük elime kıyasla onun eli bir o kadar küçük ve inceydi.”
Derin bir nefes aldı ve devam etti. “O zamanlardan belliydi kaderin bizi birbirimize yazdığı. Elini tuttuğumda garip bir his sardı bedenimizi. Sofya o kadar güzeldi ki, hayran kalmıştım. Bunun adının aşk olduğunu o zaman anladım. Yüzü kadar içi de güzeldi Sofya’mın. Merhametli, güçlü, gururlu, narin..." sustu devamını getirmedi. Ya da getiremedi bilmiyorum. “Öyle işte.” dedi ve ayağa kalktı babam. Ben de onunla birlikte kalktım.
“Hadi gidelim, üşüyeceksin.” dedi. Ağır ağır kafamı salladım ve peşinden ilerledim.
Şarkı: Foresaga, Runa
Sığınağa geldiğimizde herkes başını çevirip bana bakmıştı. Artık gözlerinde gördüğüm tek duygu korku değildi. Korkunun yanında başka bir duygu daha vardı: Nefret. Saf nefret. Sanki ölmemi istiyor gibilerdi. Hepsinin bakışları önce gözlerimde, daha sonra ateş kızılı saçlarımda dolaştı. Beyaz Ateş'in beni almaması onlar için korkunç bir şeydi. Ama bu beni kusurlu mu yapardı?
İnsanlara bakmaya devam ederken bileğimde hissettiğim elle yanıma döndüm. Babam insanlara kaşlarını çatmış bakıyordu. Bileğimden çekip beni yerimize götürdü. Derin bir nefes aldım. “İnsanlar ne zaman bana böyle bakmayı kesecek?” diye sordum. Babamın bakışları yeşil gözlerimde gezindi. “Kesmeyecekler.” kafamı iki yana salladım. “Onun beni almaması beni kusurlu mu yapıyor?” babam bana inanamayarak baktı ve saçlarımı okşarken “Kusurlu mu? Özel biri yapıyor Anya. Sen çok özel birisin ve bunu tüm dünya bilecek.” dedi.
Anlamayarak babama baktım. “Nasıl tüm dünya bilecek?” diye sordum ve kahkahamı gizleyemedim. Ama babam son derece ciddi bir şekilde bana bakıyordu. “Sen sıradan biri değilsin Anya.” gülümserken dudaklarım yavaş yavaş düz bir hâl aldı. “Nasıl yani?” diye sorduğumda babam kafasını çevirip çantasından bir elma çıkardı ve bana verdi.
Kıpkırmızı elmayı görünce iştahım açıldı. Elmayı gerçekten çok severdim ve bunu bütün Kola Yarımadası biliyordu. “Bunun cevabını sana ben veremem.” dediğinde elmadan büyük bir ısırık aldım. “Neden veremezsin?” diye sordum ve babama biraz daha yaklaştım. Babam gözlerime bakıp sadece “Yasak.” diyebildi.
Yasak mı? Neden yasaktı ve kim yasaklamıştı? Bir şeyler normal gitmiyordu ama ne olduğunu asla anlamıyordum. Elmayı yemeyi bırakıp kaşlarımı çattım. “Yasak mı? Neden ve kim yasakladı.” babamın bakışlarına endişe düştü. “Kader.” dedi ama sesi fısıltılıydı. Sanki kimsenin duymasını istemiyor gibi. “Baba, anlamıyorum açık konuşur musun?” istemsiz benim de içime bir sıkıntı girmişti.
Babam kafasını kaldırdı ve aynı ses tonuyla konuşmaya başladı. “Senin kim olduğunu ancak sen bilebilirsin. Ancak sen öğrenebilirsin. Eğer başkasından öğrenirsen,” sustu ve titrek bir nefes aldı. “İbre tersine döner Anya’m. Kader tersine döner ve çok canın yanar.” şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. “Peki, bunu nereden öğrendin?” diye sordum. Sormam hataydı çünkü biliyordum, annemden öğrenmişti. “Annen bana her şeyi anlattı kızım.” sertçe yutkundum ama omuzlarımın düşmesine asla izin vermedim. “Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?” babam bir şey demedi ama bakışlarından anlaşılıyordu, babam benim hakkımda çok şey biliyordu.
“Nereden öğrenebilirim?” diye sorduğumda babam tam bir şey diyecekken gelen sesle hepimiz oraya döndük. “Buraya bir gemi yaklaşıyor!” diye bağırdı. Hızla ayağa kalktım. Babam da benimle birlikte ayaklandı. Hızlı adımlarla çıkışa yöneldim. Babam arkamdan “Anya!” diye bağırdı ama durmadım. Kimlerin geldiğini bilmem gerekiyordu. Kızıl saçlarım hızımla uçuşurken, halktan birinin elinde dürbün görmemle hızla dürbünü kaptım. “Hey!” diye bağırsa da dinlemedim ve maskemi takıp dışarı adımımı attım. Sisli denizde sadece geminin bacası görünüyordu. Hava o kadar kasvete bürünmüştü ki, içimdeki sıkıntı giderek artıyordu. Esen sert rüzgârda saçlarım uçuşuyor, gözlerimi kısmam gerekiyordu.
Dürbünü kaldırıp gelen gemiye baktığımda ayakta duran bir adam gördüm. Ellerini arkada kavuşturmuş, sadece bizim bulunduğumuz tarafa bakıyordu. Bakışları oldukça sertti. Buradan bakınca tehlikeli bir havası olduğu açıktı.
Dürbünü yukarı kaldırıp bayrağa baktım. Bu bir korsan bayrağıydı. Ama bayrak klasik korsan bayrağı gibi değildi. Bayrak simsiyahtı, üzerindeki desende ise kanatlarını açmış siyah bir kuzgun vardı. Kuzgunun gözleri kıpkırmızıydı. Gözleri sanki bana bakıyor gibiydi. Gözlerinde kendimi gördüğümü hissettim. Kuzgunun göğsünde alev şeklinde beyaz bir iz vardı. Sanki bizi lanetleyen Beyaz Ateş’e gönderme yapılmıştı. Kanatlarının ucu dumanlıydı. Baktıkça içime bir ürperti doğuyordu.
Kuzgunun hemen altında kocaman harflerle “RAVNOY” yazıyordu.
Dürbünü indirip düşünceli bir ifadeyle yaklaşan gemiye bakıyordum. Babam hızla gelip elimi tuttu. Nefes nefese kalmıştı ve bana bir hayli kızmış görünüyordu. “Sakın bir daha böyle yapma, Anya!” dedi ve daha sonra gelen gemiyi görünce bakışlarında bu zamana kadar görmediğim korkunun en yoğun hâli vardı. Babam elimi tuttu ve “Gidelim.” dedi korkulu bir şekilde.
Babam hızla beni çekiştirirken birkaç kez ayaklarım tökezlemişti. Kafamı kaldırıp babama baktım. “Neler oluyor?” babam bir cevap vermedi ama bakışları oldukça korku doluydu. Yine babam birçok şey biliyordu ve ben biliyordum. Kime, neye karşı önlem alacağımı bilmiyordum.
Sığınağa girdiğimizde babam herkese baktı. “Korsanlar geliyor, saklanın!” dedi. Herkes duyduklarının şokunu yaşarken sığınak içinde kaçışmalar meydana geldi. Babam hâlâ bir açıklama yapmadan beni bir yere sürüklüyordu. Bense korkuyla babama bakıyordum. “Baba, neler oluyor?” Babam durmadı ama “Çok kötü şeyler Anya, çok kötü.” dedi ve sığınağın içinde sola saptık. Nereye gittiğimize dair ufak bir fikrim bile yoktu.
Yolun sonuna geldiğimizde babam elimi bıraktı ve yere eğildi. Gizli bir geçit vardı. Bunu daha önce hiç görmediğim için çok şaşırmıştım. Babam kapağını açıp bana döndü. “Anya, gel.” Yanına ilerlediğim gelen seslerle arkamı döndüm. Silah sesleri geliyordu. O sıra birinin gür bir şekilde bağırdığını işittim. “Ya itaat et ya da öl!” insanlar korkuyla çığlık atıp, ağlıyorlardı.
“Anya!” diye bağıran babama döndüm. Hiçbir şey demeden hızla geçitten indim. Babam da indiğinde kapağı kapattı. “Baba insanlar...” babam sözümü kesti. “İnsanlar yardım edemeyiz Anya, şu an yardım edemeyiz.” merhametli yanımı bastırıp kaşlarımı çattım ve ilerlemeye başladım. Etrafa gözümü gezdirince bomboş bir yer olduğunu gördüm. İçerisi fazla karanlıktı.
Babam merdivenden inip etrafa baktı. Anında bakışlarına hüzün çökmüştü. Sertçe yutkundu. Bakışları tek bir köşede takılı kalmıştı. Babamın yanına ilerledim ve elini tuttum. “Baba, sorun ne?” babam bana döndü. Hiçbir şey demedi ama bana bir anda sımsıkı sarıldı. Bense şaşkınlıkla bir süre kaldım. Daha sonra kollarımı kaldırıp beline doladığımdaysa kafamı göğsüne yasladım. Babam titrek bir nefes aldı. Saçlarıma düşen damlayla babamın ağladığını anladım. Yüreğime giren sıkıntı ile babama daha çok sokuldum. Sanki onun ağlaması benim için bu dünyadaki en kötü şeydi.
Babam beni kendinden uzaklaştırıp yüzümü avuçları arasına aldı. Gözlerim karanlığa alıştığı için babamın yüzünü seçebiliyordum. “Seni çok seviyorum kızım.” dedi. Kafamı iki yana salladım. “Baba, lütfen söyle, neler oluyor?” babam bakışlarını gözlerimden bir saniye olsun çekmedi. “Annenin gördüklerinden biri buydu kızım. Kaçman gerekiyor.” dedi ve arkamdaki bir noktaya baktı. Arkamı döndüğümdeyse ikinci bir çıkış kapısı vardı.
“Sensiz hiçbir yere gitmem.” dedim aceleyle. Kalp atışlarım hızlanmıştı. Bu zamana kadar babamla birlikteyken nasıl olurdu da şimdi babamı bırakırdım? Üstelik o katillere? Babam arkasından gelen seslerle aceleyle beni çıkışa yürüttü. “Ben de geleceğim, sakin ol. Seni asla bırakmam.” dedi. Biraz olsun içim rahatlamıştı ama hâlâ gergindim.
Çıkışa doğru koştuğumuzda babam hızla kapıyı açtı. Dışarıda gördüğüm manzara beni bir hayli etkilemişti, burayı ilk defa görüyordum. Kayalar vardı denizin üstünde duran, ay buradan daha güzel görünüyordu. Ay ışığı karların üzerine sim gibi düşerken oldukça etkileyici bir manzara yaratıyordu.
Dışarı adımımızı attığımızda koşmaya devam ettik. O sıra gördüğüm şeyle olduğum yere çivilendim. Bir mezar vardı. Oraya daha çok yakınlaştığımdaysa çakılı olan tahtadaki ismi gördüm: Sofya Morozova
Bu annemdi. Annemin mezarıydı. Eğilip annemin mezarına dokundum. Karın soğuğu elimi acıtsa da sanki bir o kadar da yakıyor gibiydi. Anne, seni hiç görmememe rağmen özledim. Keşke yanımda olsaydın.
Babamın nefesini derin bir şekilde verdiğini işittim. Nefesini tutmuş olmalıydı. Babam bana seslendi. “Anya, gitmemiz lazım.” dedi. Kaşlarımı çatarak babama döndüm. Ayağa kalktığımdaysa hızla yanına gittim. Babam uzun boyluydu, ona bakarken kafamı kaldırmam gerekti. “Bana yalan söyledin.” dedim sinirle. Babam kafasını iki yana salladı. “Bana yalan söyledin, annemin ceset çukurunda olduğunu, bir mezarı olmadığını söyledin.”
Babam hızla sığınağa dönüp baktı. Sesler giderek çoğalıyordu. “Anya, bunu şu an anlatamam, gitmeliyiz.” baba telaşla bana bakıyordu. “Neden yalan söyledin?” diye sordum inatla. Babam pes edercesine nefesini verdi ve “Öyle gerekiyordu, söyleyemezdim! Lütfen gidebilir miyiz artık? Daha sonra detaylı anlatırım.” hiçbir şey demeden ilerlemeye başladık. Hızla koşarken babamın durduğunu hissettim.
Babama dönüp baktığımdaysa ellerini dizlerine bastırmış, öksürdüğünü gördüm. “Baba!” diye bağırıp yanına gittim. Babam elini havaya kaldırıp iyi olduğunu söylemeye çalıştı. “İyi misin? Ne oldu?” diye sorduğumdaysa babam gülümsedi. “Senin kadar genç değilim artık kızım. Aktiflik bir süre sonra yoruyor.” dedi. Rahat bir nefes alıp “Gidebilecek gibi misin?” diye sordum. Babam doğrulup kafasını aşağı yukarı salladı.
Tekrar koşmak için döndüğümdeyse önümüzde birkaç kişi görmemle durdum. Babam beni korumak için önüme geçmişti. Gemide gördüğüm kişi vardı en önde. Ve sesinde korkutucu bir tını vardı. “Kızı alın.”
Hellooooooo :D
Nasıldı bu bölümmm???
Hikâye biraz yavaş aksa da başlarda, artık hareketlenmeye başlıyor :)
Bölüm Yorumları