Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Konum Suriye – Türkiye Sınırı, BM Mülteci Kampı
Zaman 24 Ağustos 2016, Sabah – Öğle (Yaman’ın tahliyesinden sonraki gün)
Mülteci kampında sivil bir kadın, hele ki steril klinik ortamlarına alışmış bir uzman olarak hayatta kalmak, hayal ettiğimin fersah fersah ötesinde bir sıkıntı içindeydim. İmkanların kısıtlılığı, bu çorak coğrafyanın bir gerçeği olarak suratıma sertçe çarpmıştı. Temel insani ihtiyaçlarımı giderebileceğim neredeyse hiçbir şeye ulaşma şansım yoktu. Özellikle o kavurucu çöl sıcağında, derme çatma prefabrik tuvaletlerin önünde bitmek bilmeyen o insan sırasını beklemek; dışarıda yüzlerce çaresiz insan o kuyrukta dikilirken içeride ihtiyaç gidermeye çalışmak benim için kelimenin tam anlamıyla bir psikolojik işkenceydi. Güneş tepemize vurdukça, plastik kabinin içindeki sıcaklık dayanılmaz hale geliyor, ter sırtımdan aşağı süzülüyordu. Hijyen koşulları hakkında ise zaten tek bir kelime bile etmek istemiyordum. Önümdeki koskoca bir aylık süre boyunca tüm bu sefalete, bu acı gerçekliğe katlanmam gerekiyordu. Çünkü kendime itiraf etmeliydim ki, benim bu sınıra, bu yangın yerine gelme amacım, kendi konforumla ilgili bu ufak tefek fiziksel sorunlardan çok daha büyük, çok daha kutsaldı. Toz her yerdeydi; dişlerimin arasında, saçlarımda, göz kapaklarımın içinde bile.
Sabah kahvaltısında görevlilerin dağıttığı o soğuk, paketli kahvaltılıklar, dün geceden beri içimizi kemiren iki günlük açlığımızı sadece bir nebze olsun bastırabilmişti. Plastik ambalajın açılma sesi, kuru bisküvinin ağzımda dağılan unlu tadı, içindeki meyveli jelin yapay aroması... Ama uzun süre aç ve susuz kalmanın, ardından aniden karbonhidrata yüklenmenin bir yan etkisi olarak karnım bir davul gibi şişmişti. Bu ödemin ve dolaşım bozukluğunun sadece midemde değil, ayak bileklerimde ve aynaya bakmasam da yüzümün hatlarında da yerleştiğini feci şekilde hissediyordum. Parmaklarım şişmişti, yüzüklerim parmaklarıma batıyordu.
Kahvaltıdan hemen sonra Melis, kendi görev yeri olan revir çadırına gitmek için ayaklandığında, çadırın o boğucu havasından kurtulmak için ben de hemen peşine takıldım. Brandanın altında biriken sıcak hava, yüzümü yakıyordu.
“Benim için kamp yönetimi henüz resmi bir çalışma çadırı ayarlamamış,” dedim, ayakkabımın bağcıklarını düzeltirken. Parmaklarım uyuşmuştu. “En azından ilk önce seninle gelip şu revir çadırını bir göreyim, sahayı incelemiş olurum.”
Melis’in yüzünde, benim asıl içsel amacımı anladığını ifade eden pişkin, imalı bir gülümseme belirdi: “Yalnız güzelim... Yaman Yüzbaşı’nın şu an bizim kamptaki o derme çatma revirde olduğunu hiç sanmıyorum.”
Anlamamış, son derece saf bir ifadeyle yüzüne baktım: “Yüzbaşı mı? Haaa... Şu hırçın adam.” Gözlerimi kaçırdım, parmaklarımla tişörtümün kenarını düzeltiyormuş gibi yaptım.
Bu bölümün ilk 8 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları