Sabah kuşların ötüşü mutfağa kadar geliyordu. Annemle masayı hazırlıyorduk, taze köy yumurtası, bal derken dakikalar içinde güzel paşa soframızı kurduk. Bizimki kahvaltı ettirdik zorla, okulu pek sevmiyordu.
Babam da kalkıp yüzünü yıkadı, masaya hep beraber oturduk. Hala öksürüyordu babam, onu halsiz görmek zor. Kardeşim yine babama yalvarıyordu okula gitmemek için, ben hızlı hızlı atıştırıyordum işe yetişmek için. Babam bize göz kırpıp kardeşime hafif kızdı. Çınar kafasını eğdi, moralsiz sesle:
"Tamam baba ya."
Kıyamam, küçükken annem her sabah birbirine giren saçımı açıyor, tarıyor iyice sonra okula gönderiyordu kızarak, o günler gözümün önüne geldi. Patron aradı, süratle üstümü giyip kardeşimle çıktım. Patronun ilk araması uyarı, ikinci araması kızmadır, kızma aşamasına gelmeden gitmeliyim.
Halit Beyli Ortaokulu, ilerideki sokak arasının karşısında. Hızlı adımlarla giderken karşıdan genç bir çocuk geliyordu, güneşin parıltısından tam yüzünü göremiyordum fakat tanıdık geliyordu. İyice yaklaşınca gözümü kısıp baktım.
Bu dünkü kafedeki çocuktu, Mert'ti bu. Direkt geçiyordum yanından ama tanıdı beni:
"Kafeniz açık mıdır, acaba Zeynep Hanım."
Yine gözlerini kısan o geniş ve gıcık gülümsemesini yüzüne koydurdu.
"Sana da Günaydın, açıldı gidebilirsin." dedim kalın sesle. Ne kaba biri, insan önce günaydın der değil mi? Yaklaşıp, işaret parmağıyla:
"Peki siz gelecek misiniz Zeynep Hanım."
Geleceğimi söyledim, "iyi o zaman" deyip gitti. Sırtında çantası vardı, yine ders çalışıp, kahve içecek sanırım. Patron ikinci aramayı da yaptı o ara, koşar adımlarla okula Çınar'ı bıraktım.
Mert Bey lafa tuttu tabi, işe geç kaldım onun yüzünden. Patron canıma okuyacak şimdi kafede ya, patron milleti hem mi aynı olur ya, dinlemiyor ve seni düşünmüyor.
Kafeye yaklaştığımda dışarıdaki ve içerideki müşterilerin seslerini duymaya başladım. İçeri girdiğimde ise tıklım tıklımdı, tezgaha gidene kadar sandalyedeki müşterilere çarpmış olabilir. Patronumuz Hulusi Bey köşede bekliyordu, yanına gittim.
Gider gitmez açtı ağzını.
"Çok erken gelmedin mi Zeynep ha, saat kaç? Dedi, gergin ses tonuyla. Pişmanmış gibi görünmek için ellerimi kenetleyip karşısında sessizce durdum.
Kardeşimi bıraktığımı söyledim ancak sesini yükseltti:
" Kardeşin senin sorunun Zeynep, açılma saatinde bütün çalışanlar olacak burada."
Sakin sesle haklısınız dedim sadece. Tartışıp işimden olmak istemiyorum, çünkü bu işe her zamankinden daha çok ihtiyacım var. Deponun anahtarını istedi, depodan ben sorumluydum. Cebimden çıkarıyordum ki o ara Mert geldi ve kolumu tutarak engel oldu:
"Ona boşa kızma suçu yok."
Sert sesle, Hulusi Bey şaşırdı. Gözlerini kısıp, elini havaya kaldırdı:
"Sen de kimsin, bana ne yapacağımı söylüyorsun?"
Mert dişlerini sıkarak:
"Ben önemli değilim, bu kızı sabah ben lafa tuttum bir saat boyunca, yani benim yüzümden geç kaldı."
Hulusi Bey bana dönerek "doğru mu?" diye sordu. Hayır diyecektim fakat Mert doğru demem için işaret etti. Doğru deyince yüzündeki öfke bir anda kayboldu.
"Lütfen bir daha olmasın. Dedi. İçeri gittim sessizce. Çak yaptı gülerek."
"Bu kahve benden."
Dedim, masasına götürüp koydum. Sen al içelim dedi beraber ancak patronu söyledim. Bu kadar şeyin üstüne bir de kahve içtiğimi görse müşteriyle; kesin kovulurum, bu defa Mert de engel olamaz.
Sabah lafa tuttu diye kızdım ama bugün azardan ve gün boyu öfke bakışından kurtardı beni. Hata telafi etme gibi oldu, deli çocuk. Gizem yanıma gelip tezgahta fısıltıyla kulağıma:
"Bu müşteriyle fazla samimi gibisin?"
Dedi, kaşlarını oynatarak. Net sesle:
"İki kere gördüm, dedikodu çıkarma."
Umarım bir şeyler uydurmaz; o sever dedikodu yapmayı, birilerini yakıştırmayı. Özge kapıdaki müşterilerle ilgileniyordu ama biriyle daha çok, bunu Gizem fark etmesinde.
"Aman bana ne ya"
Yan masaya içecek götürüyordum, Mert arkamdan:
"Zeynep Hanım bir kahve daha alabilir miyim?"
Arkamı döndüm, tebessümle bakıyordu, kedilerin aşk bakışı gibi. "Allah'ım ne oluyor ya bana" tezgaha gidip getirdim, buyrun:
"Mert Bey."
Kaşlarını kaldırdı "Çok tatlısın" dedi, yanlışlıkla dedi herhalde. Yüzü kırmızılaştı, anlı terledi. Hemen telaşla:
"Pardon yanlışlıkla ağzımdan kaçtı, lütfen yanlış anlamayın."
Yok artık nasıl ağızdan kaçar, çok tatlısın ne yani insan sevgilisine söyler ancak. Kahveyi üzerine dökesim geldi, Allah'tan Gizem veya patron duymadı. Tezgaha geçtim, ara ara çekingen bakıyordu tezgaha.
Bardakları koyarken birini elimden düşürdüm, aksilik hep beni mi bulur? Büyük parçaları toplayıp çöpe attım. Mert ve bütün müşteriler merak ve korkuyla baktılar. Mert yerinden kalkıp bakmaya geliyordu ki, patron Hulusi Bey geldi.
"Eh be Zeynep, afferin."
Söylendi, özür diledim fakat konuşacak baya gibi. İçecekleri koyarken bardakların kan olduğunu fark ettim, serçe parmağımı kesmişim cam parçalarını toplarken. Yara bandı için çekmecelere baktım ancak yoktu.
Yandaki eczaneye gidiyordum ki Mert durdu yerinden kalkıp:
"Nereye Zeynep, iyi misin?"
Elimi gösterdim, yara bandı alacağımı söyledim. Bende var deyip çantasından çıkardı ve açtı. Elimi mendille silip yapıştırdı, yara bandını. Teşekkür ettim. Bu ikinci yardıma koşusu oldu galiba. Git gide bu çocuğa bakış açım değişiyor, ilk başta baya gıcık geldi.
Mert'in yanında niye mendil ve yara bandı var ki, kimse yanına almaz ki, özellikle yara bandı tuhaf geldi.
Uzakdaki masada kırmızı tişörtlü, uzun boylu, hafif esmer yüzlü ve kahverengi dalgalı saçlı kız dikkatimi çekti. Uzaktan kaşları çatık Mert ve bana bakıyordu, Mert fark etmedi ama ben ettim.
Kıskançlık veya rahatsızlık bakışı gibi, belki de ben bize baktığını sandım. Patronun arkadaşları geldi o ara, dükkan sahipleri hepsi. Patron dediğin başka yerin patronuyla arkadaş olur tabi ki, hayatta herkes dengine göre...
Kahveyi bahane edip masasına gitti o kızın, ne alacağını sorduğumda:
"Bir kahve ver kafana göre."
Öyle soğuk söyledi, hissettim o soğukluğu iliklerime kadar. Gidecektim fakat niye baktığını deli gibi merak ediyorum. Sordum, biraz durdu ve sonra gülümsedi:
"Sadece gözüm takıldı size."
Ben bunun sadece bir göz takılması olduğunu hiç düşünmüyorum. Bu kız beni baya rahatsız etti, çok konuşmasa da tavırları hiç hoş değil. Üzerine gitmedim ancak dediğine pek inanmadım.
Tezgaha gidip Özge'ye bu kızın ne kadar zamandır buranın müşterisi olduğunu sordum. İki haftadır geliyormuş bu kafeye, Mert ise bir haftadır. Ben tanımıyorum fakat o görmedi, acaba o tanıyor mu?
Özge'den rica ettim, o kıza kahveyi onun götürmesi için, biraz üşense de kabul etti. O ara annem aradı, açıp içeri gittim.
"Kızım babanın ilaçlarından biri bitmiş, senin paran var mı?"
Dedi, daha maaşı almadım fakat bir patrona söyleyim. Yanında diğer patron arkadaşlarıyla köşede büyük masada oturuyordu, yanlarında desem patron kızar mıydı ki? Biraz uzaktan baktım, baya neşelilerdi.
Gidip deme konusunda biraz tereddütteyim; ayıp olursa veya kızarsa, üçüncü öfke patlaması iş çıkışım olabilirdi. Özge gitmem için destek veriyordu bana. Sonuçta acil istek, keyiften istemiyorum. Bir süre tereddütte kalsam da sonunda karar verip yanlarına gittim.
Ellerim kenetli durdum karşılarında, patrona durumu izah ettim. Diğer patronlar acıyarak bakıyordu, bunu bakışlarından görüyorum. Patron ilk başta durup düşündü:
"Kafenin de giderleri var ama.."
Karşı kırtasiye sahibi patronun sözünü kesip konuştu.
"Kızın aciliyeti var, yardımcı olsan ne olur?"
Dedi, patron hayır diyecekti ancak o adam sayesinde kabul etti yüklü miktar çıkarıp cebinden verdi. Maaşımdan keseceğini söyledi ve bir saat izin verdi. Parayı alırken teşekkür ettim ama içimde bir şey küçüldü.
Normal bizim patron para vermezdi, her şey bir hayırla bağlanıyor. Diğer patronlara fiyaka yaptı, göğsünü kabarttı. Sırıtarak:
"Zaten ben çalışanlarımı evladımdan ayırmam."
Bu cimri herife yalvarmak...
Ona muhtaç kalmak işkence gibi, keşke bir gün bu adamın yüzüne çarpabilsem parasını.
O adamlar gelmeseydi kafeye patrondan para alamayacaktım. "Çok şükür, çok"
Özge ve Gizem'e kafeyi bıraktım ve koşar adımlarla eve gittim. Evden reçeteyi alıp eczane geleceğim, kanser hastası olduğu için ilaçlar epey pahalı.
Eve geldiğimde annem reçeteyi almış kapıda beni bekliyordu. Yüzü asıktı, bana demeye hem çekiniyor, hem utanıyordu. Telefonda alır mısın bile demedi. Hemen reçeteyi alıp, elinden öpüp eczane koşarak geldim. Ev ne çok yakın kafeye, ne çok uzak.
İçeri girip eczacıya verdim, reçeteyi. Alnımdaki ter elime damlıyordu, hava baya sıcaktı. Annemi aradım; akşam iş çıkışı getireceğimi söyledim, şurda çıkışa ne kaldı saat dört. Beşte çıkıyoruz, erkek arkadaşlar gece boyunca bakacaklar.
O saatlerde alkol alanlar olduğu için onlar daha iyi anlaşıyor. Lavaboya gidip yüzümü iyice yıkadım, yetişeceğim diye terler içinde kaldım. Kafeye geldiğimde, kırmızı tişörtlü kız gitmişti. Saçma gelecek fakat gitmesine sevindim, bana zararı yoktu ama o değişik bakışları rahatsız ediciydi.
Kırmızı tişörtlü kız gittikten sonra bir saat sonra Mert de, iyi akşamlar deyip gitti. Birbirlerini tanıyor olmasın bunlar?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Tebrik ederim çok güzel olmuş
Ayyy mükemmel olmuş devamını yazacak misinnnn
Yorum
Yorum bulunamadı.