Darius’un kehribar rengi gözlerinde beliren o tehlikeli parıltı, damarlarımdaki kanı adeta ateşe verdi. Darius, bana söylediği sözlerin ağırlığı altında ezilmemi bekler gibi tepeden bakıyordu. Ancak ben, Valoria’nın surları kadar sert ve eğilmez bir iradeyle yetişmiştim. Bir Solis prensinin tehditleri karşısında diz çökecek değildim.
"Görüyorum ki Solis’in gölgelerinde sadece kibir beslenmiş, Prens," dedim, sesimdeki buz gibi tonu korumaya özen göstererek. "Tahtımı yıkmaktan bahsetmeden önce, kendi sarayındaki çatlakları kapatmanı öneririm. Zira bir kurdun en zayıf anı, avına çok yaklaştığını sandığı andır."
Darius, bu meydan okumam karşısında geri adım atmak yerine hafifçe gülümsedi. Bu, bir düşmanın diğerine duyduğu nefretle karışık, karanlık bir takdirdi. "Av ve avcı arasındaki çizgi göründüğünden daha incedir, Prenses. Kimin kimi tuzağa düşürdüğünü zaman gösterecek."
Tam o esnada, içerideki büyük salondan yükselen vals müziğinin ritmi değişti. Ağır ve davetkar melodi, saray orkestrasının en ihtişamlı parçalarından birine bırakmıştı yerini. Darius, aralarındaki mesafeyi koruyarak aniden sağ elini hafifçe öne uzattı. Bu hareket, balkondaki gerilimi bir anda bambaşka bir boyuta taşıdı. Kulaklarımda babamın, generallerin ve halkımın fısıltıları yankılandı: Solis güvenilmezdir. Ama burada, herkesin gözü üzerimizdeyken geri çekilemezdim.
"Bu sahte oyunun hakkını verelim," dedi Darius, sesi alaycı bir fısıltıya dönüşürken. "Bana bu dansı lütfeder misiniz, prenses? İçerideki yüzlerce gözün, iki krallığın nasıl barıştığını görmeye ihtiyacı var."
Uzatılan eldivenli ele baktım. O eli tutmak, bir kor ateşe dokunmakla eş değerdi. Ancak içerideki soylular ve elçiler bizi izliyordu. Valoria’nın veliahtının bir Solis prensinden kaçtığı dedikodusu, krallığın otoritesine indirilecek ilk darbe olurdu. Gururum, şüphelerime baskın geldi.
"Sadece oyunun bir parçası," diye mırıldandım ve elimi Darius’un avcuna bıraktım.
Darius’un parmakları anında elimi kavradı. Bu nazik bir dokunuş değil, adeta bir esir alma hamlesiydi. Birlikte büyük salonun parlak ışıklarının altına, dans eden kalabalığın ortasına adım attık. Fısıltılar anında kesildi; maskeli yüzler bize döndü. Herkes yüz yıllık bir nefretin iki temsilcisinin yan yana gelişini soluğunu tutarak izliyordu. Annemin taktığı gümüş maskenin altından terlediğimi hissettim, ama adımlarım bir saniye bile aksamadı.
Müzik hızlandığında, Darius beni belimden kavrayıp kendine doğru çekti. Aramızdaki gerilim o kadar yoğundu ki, salondaki hava neredeyse ağırlaşmıştı. Dans, bir danstan ziyade gizli bir savaş koreografisine benziyor, attığımız her adım bir kılıç darbesini savuşturmak gibi hissettiriyordu. Onun adımlarına ayak uydururken gözlerimi kehribar rengi gözlerinden ayırmıyordum.
"Büyük babanın imzaladığı o antlaşma sadece bir kağıt parçası, Helen," diye fısıldadı Darius, beni hızla döndürürken. Eğilip kulağıma doğru konuştu: "Solis’in orduları sınır boylarında emir bekliyor. Bu barış tiyatrosu uzun sürmeyecek."
Göğsüne hafifçe bastırarak mesafemi korudum. "Sınırı geçtiğiniz an, o orduların sadece küllerini geri alırsınız. Valoria, sizin gibi hainlerin çiğneyebileceği bir toprak değil."
"İçeriden çatırdayan bir krallık için fazla iddialı sözler," diye karşılık verdi Darius.
Bu sözler kalbime bir ok gibi saplandı. Darius ne demek istiyordu? Saraydaki hainlerden ya da kraliyet konseyindeki gizli çekişmelerden, babamın bitmek bilmeyen hastalığından haberdar mıydı? Kalbimin ritmi müziğin hızına karıştı. Cevap sormak için dudaklarımı araladığım an, sarayın ana kapılarından büyük bir gürültü koptu.
Müzik aniden kesildi. Salondaki kalabalık panikle gerilerken, elinde kanlı bir sancak tutan bir Valoria muhafızı içeri daldı. Zırhından sızan kanlar mermer zeminde kırmızı izler bırakıyordu. Muhafız, babamın tahtına doğru ilerlemeye çalışırken yere yığıldı.
"Sınır..." diye fısıldadı muhafız, nefesi kesilmeden önce. "Sınır karakolları ateşe verildi! Solis sancakları... her yerdeler!"
Salonda büyük bir kaos patlak verirken, gözlerimi anında Darius’a çevirdim. Elimi belimdeki gizli hançere atarken içimdeki nefret bir lav gibi kabardı. Bizi oyalamıştı. Bu aşağılık maskeli balo, sınır kapılarımızı yerle bir etmek için kurulmuş bir tuzaktan ibaretti.
"Bunu siz yaptınız!" diye haykırdım, hançerin keskin namlusunu onun göğsüne doğru doğrultarak. "Barış yalanınız buraya kadardı!"
Darius, hızla geri çekilirken pelerinini savurdu. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi bir an için o kadar gerçekçiydi ki duraksadım, ancak gözlerindeki o karanlık ve meydan okuyan parıltı hızla geri geldi. "Biz olsaydık, Prenses, şu an sadece karakollarınız değil, bu saray da yanıyor olurdu. Birileri ikimizi de birbirine kırdırmak istiyor, ama sen körü körüne saldırmayı seçiyorsun!"
"Sözlerin benim için hiçbir şey ifade etmiyor, Solis kurdu!" diye bağırdım. Muhafızlara dönerek, "Onu tutuklayın! Hiçbir Solislinin bu saraydan canlı çıkmasına izin vermeyin!" emrini verdim.
Ancak Darius çoktan harekete geçmişti. Yanındaki iki muhafızı çevik bir hamleyle yere serip salonun devasa pencerelerinden birine doğru koştu. Pelerinini bir kalkan gibi kullanarak camı tuzla buz etti ve gecenin karanlığına, aşağıdaki nehre doğru kendini bıraktı.
Cam kırıkları etrafa saçılırken pencerelerin kenarına koştum. Aşağıdaki nehrin azgın sularında gümüş bir karaltı gözden kayboldu. Arkamı döndüğümde salon bir savaş alanına dönmüştü. Soylular çığlıklar atarak kaçışıyor, babamın korumaları krallık konseyini güvenli odalara taşımaya çalışıyordu.
Göğsüm hızla inip kalkarken hançerimi kınına soktum. Sınırımız ateşe verilmişti, düşman başkentimize kadar sızmıştı ve sahte barışın duvarları tamamen yıkılmıştı. Darius haklı olsun ya da olmasın, bu gece yüz yıllık nefretin fitili geri dönülemez bir şekilde ateşlenmişti. Odama doğru koşarken, üzerimdeki ağır balo elbisesini yırtarcasına çekiştirdim. Artık prenseslik zırhını kuşanma ve gerçek savaşa hazırlanma vaktiydi.
Bölüm Yorumları