Gün ilerledi. Lalin dersler arasında koridorlarda tek başına yürüdü. Ona doğru gözler çevrildi, fısıltılar yükseldi ama kimse yaklaşmadı. Sanki etrafında görünmez bir kalkan vardı, ona temas etmeye cesaret edene kadar acı verecek türden bir kalkan.
O kalkan, bakışlarıydı. Bakışları, etrafındakileri tararken bulduğu her detayı bir tehdit veya bir hedef olarak kodluyordu. Ve insanlar, kendilerinin analiz edildiğini sezdiklerinde, içgüdüsel olarak çekilirlerdi.
İkinci ders, edebiyattı. Öğretmen, yaşlı bir kadındı. Saçları bembeyaz, yüzü kırışıklıklarla doluydu ama gözleri hâlâ aydınlıktı. Adı Defne Yılmaz'dı. Defne Hanım, şiir okumayı severdi. O gün, Yahya Kemal'in bir şiirini seçti.
*"Ben bir dağın başında oturmuşum"*
Lalin defterine bakıyordu. Şiiri duymuyordu. Sadece sesin ritmini duyuyordu. Ses, yükselip alçalıyordu. Tıpkı bir dalganın gelip gitmesi gibi. Ama Lalin, şiirin kelimelerini değil, öğretmenin ses tonundaki o ince titremeyi duyuyordu. Titreme, acıdan mı, heyecandan mı, yoksa korkudan mı kaynaklanıyordu? Bilemedi. Ama fark etti.
Rüzgâr da duyuyordu. Ama o, şiiri değil, sınıftaki sessizliği duyuyordu. Öğrenciler telefonlarına bakıyor, birbirleriyle fısıldaşıyor, camlara bakıyorlardı. Ama kimse şiiri dinlemiyordu. Sanki şiir, başka bir dünyadan gelen yankıydı ve sınıftaki herkes o dünyaya ait değildi.
Şiir bittiğinde sınıfta bir anlık sessizlik oldu. Defne Hanım gözlerini Lalin'in üzerine dikti.
"Lalin, şiir hakkında ne düşünüyorsun?"
Lalin başını kaldırdı. Gözleri öğretmenin gözlerinin içine saplandı. Bir an durdu.
"Dağ başında oturan adam, gerçeğin en yakınındadır," dedi Lalin, sesi ne alçak ne de yüksekti, tam bir nötron gibiydi, nötr. "Ama gerçeği görmek istemeyen için, dağ başında olmakla deniz kenarında olmak arasında fark yoktur. Her ikisi de birer karedir. Önemli olan, karede ne olduğunu görmektir. Ve çoğu, görmek istemez."
Sınıfta bir an sessizlik oldu. Sonra Defne Hanım gülümsedi. Bu gülümseme, anlayan bir gülümsemeydi. İçten, sıcak, ama bir o kadar da hüzünlü.
"Aynen öyle. Çoğu, görmek istemez."
O an Lalin, öğretmenin gözlerinin derinliklerinde bir şey gördü. Bir keder. Bir yorgunluk. Ve bir anlık bir tanıma. Defne Hanım, Lalin'de birini tanımıştı. Ve Lalin, Defne Hanım'da birini tanıdı.
Teneffüs zili çaldığında herkes koşarak dışarı çıktı. Lalin yavaşça kalktı, çantasını omzuna attı ve sınıftan çıktı. Koridor boşaldı. Sadece Rüzgâr, arka sırada duruyordu. Lalin onu görmedi. Ama Rüzgâr, Lalin'in çantasının omzundaki şeklini, yürüyüşündeki o hafif gerginliği gördü. Lalin, öğretmenin sorusunu beklemiyordu. Ve cevabı, hazırlıklı bir şekilde vermişti. Bu, bir öğrencinin davranışı değildi. Bu, birinin bir teste tabi tutulduğunda verdiği reaksiyondu. Ve Rüzgâr, o testin nedenini merak etmeye başladı.
Lalin bahçeye çıktı. Öğrenciler gruplar halinde oturuyor, kahve içiyor, gümlüyorlardı. Lalin tek başına yürüdü. Çınar ağacının altında durdu. Gökyüzüne baktı. Bulutlar hâlâ griydi. Rüzgâr hâlâ esiyordu. Lalin cebindeki kâğıda dokundu. Şimdi sırasıydı.
Geri çekildi. Ağacın arkasına, gölgelerin içine. Kimse göremeyeceği bir yer. Elini cebine attı. Kâğıdı çıkarıp açtı.
İçinde tek bir kelime vardı.
*"YANKI."*
Bu, bir isimdi. Bir kod adıydı. Bir ipucuydu. Ama ne anlama geliyordu? Lalin bilmiyordu. Ama kelimelerin gücüne inanırdı. Bazen tek bir kelime, bir roman kadar çok şey anlatırdı. Ve bu kelime, onun hayatındaki bir romanın ilk cümlesiydi.
Aniden arkasında bir ses duyuldu. Hafif bir öksürme.
Lalin hızla hareket etti. Bileğini çevirdi, avucunu açtı ve kâğıdı parmaklarının arasında ezecekti ki arkasındaki sesin sahibini gördü.
Rüzgâr Yalçın.
Arkasında duruyordu. Sırtı ağaca dayalı, elleri ceplerinde, yüzünde o umursamaz ama gözlerinde o keskin ifadeyle. Lalin, kâğıdı ezmekten vazgeçti. Yavaşça parmaklarını açtı. Rüzgâr'ın gözleri kâğıtta durdu. Sonra Lalin'in gözlerine baktı.
"Yalnız kalmak istiyorsan, daha iyi saklanmalısın," dedi Rüzgâr, sesi alçak ve soğuktu.
Lalin gülümsedi. Bu, ilk kez gerçekten gülümsediydi. Dudaklarının kenarında bir çatlak gibiydi, kısa ama parlak.
"Saklanmak, kaçanlar içindir," dedi Lalin. "Ben ise bekliyorum."
Rüzgâr'ın kaşları bir an kalktı.
"Bekliyorsun. Ne için bekliyorsun?"
Lalin kâğıdı cebine geri koydu. Hareketi hızlı ve nettı.
"Doğru soruyu soran kişiyi bekliyorum," dedi. "Sanırım buldum."
Aradaki hava bir an değişti. Gerilim arttı. Sanki iki avcı, aynı av için karşı karşıya gelmişti. İkisi de ölçüyor, ikisi de hesaplıyordu. Ve ikisi de birbirinin tehlikeli olduğunu biliyordu.
Rüzgâr bir adım öne doğru attı. Mesafe azaldı.
"Sen kimsin, Lalin Sencer?" diye sordu.
Sesinde bir tehdit vardı ama aynı zamanda bir merak. Bir açıklama talebi.
Lalin başını hafifçe eğdi. Saçları yüzünün önüne düştü. Yağmur damlası gibi parladı.
"Senin olabileceğin her şey," dedi. "Ve senin asla olamayacağın her şey."
Rüzgâr sustu. Bu cevap, beklediğinden farklıydı. Bu, bir itirafmıydı, bir tehdit mi, yoksa bir oyun muydu? Anlayamadı.
Lalin döndü ve yürümeye başladı. Rüzgâr onu gitmesine izin vermedi. Omzundan tuttu. Teması hafifti ama etkileyiciydi. Sanki bir demir parmak, bir ete dokunmuştu.
Lalin durdu. Başını yavaşça çevirdi. Rüzgâr'ın eline baktı. Sonra gözlerine. Gözlerinde bir şeyler parladı. Tehlikeli bir şey.
"Elini çek," dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama fısıltıdan keskindi.
Rüzgâr elini çekmedi. "Cevap vermeden gidemezsin."
Lalin'in sol eli, boşken bekliyordu. Sanki bir yılan, saldırmak için kükrüyordu. Ama Lalin saldırmadı. Bir şey yaptı ki Rüzgâr hiç beklemezdi.
Gözlerini kapattı. Bir anlığına.
Ve o anda Rüzgâr, elinin altında bir sıcaklık değil, buzdan bir soğukluk hissetti. Sanki elini bir mezar taşına koymuş gibi. Ve içgüdüsel olarak elini çekti.
Lalin gözlerini açtı. Başını çevirip yürüdü. Rüzgâr onu izledi. Çok az insan, bu kadar hızlı bir şekilde birine bu kadar çok şey kazandırabilirdi. Lalin, Rüzgâr'ı saniyeler içinde değiştirmişti. Artık o, sadece merak eden bir çocuk değildi. Artık o, bir tehdit algılamış, bir sırra dokunmuş birisiydi. Ve bu, onu daha tehlikeli yapıyordu.
Rüzgâr cebindeki telefonuna el attı. Mesaj yazdı. Gönderdiği yer: bilinmeyen bir numara. Mesajda tek bir kelime vardı.
*"YANKI."*
Lalin, Rüzgâr'ı çınar ağacının altında bıraktığında, saniyeler içinde kampüsün kalabalığına karışmıştı. Ama kalabalıkta yalnızdı. Her adımı, bir sonraki adımını hesaplıyordu. Her bir bina, bir sığınak mı, bir tuzak mı diye analiz ediyordu. Her bir yüz, dost mu, düşman mı diye taranıyordu.
Rüzgâr'ın ortaya çıkışı bir tesadüf değildi. O, orada olmak için oradaydı. Lalin'i izlemek için. Lalin'i test etmek için. Ama kimin emriyle? Ve "Yankı" kelimesi, neden onun da dilindeydi?
Bu sorular, zihninde bir fırtına gibi döndü. Ama yüzünde fırtına yoktu. Yüzü buz gibiydi. Buz, altını korur. Buz, gerçeği gizler.
Üçüncü ders kimyaydı. Laboratuvar, binanın bodrum katındaydı. Koridorlar dar, ışık azdı. Duvarlarda borular, kablolar, eski panolar vardı. Hava kimyasal bir kokuyla ağırlaşmıştı. Lalin laboratuvara indiğinde, bir an nefesi kesildi. Bu koku, onu başka bir yere, başka bir zamana götürmüştü.
Yedi yaşındaydı. Babasının atölyesindeydi. Atölye, evin arkasındaki küçük bir odadı. İçinde aletler, tornalar, kimyasallar vardı. Babası, bir mühendisti. Ama ne tür bir mühendis olduğunu kimse tam olarak bilmezdi. "Hükümet için çalışıyorum," derdi. "Önemli işler." Lalin o zamanlar neyin önemli olduğunu anlamazdı. Sadece babasının ellerini severdi. O eller, her şeyi yapabilirdi. Bir radyoyu tamir edebilir, bir kiliti açabilir, bir mektubu şifreleyebilirdi.
O gün, babası ona bir deney göstermişti. İki sıvıyı karıştırmıştı. Renkleri değişmiş, buhar çıkmış, bir an oda sarsılmıştı. Lalin korkmuştu. Babası ise gülümsemişti. "Bak Lalin," diye söylemişti. "Her şeyin bir formülü vardır. İnsanlar, duygular, olaylar... Hepsi birer kimyasal reaksiyon. Doğru elementleri bulursan, her şeyi kontrol edebilirsin. Her şeyi... değiştirebilirsin."
Lalin, o gün babasının gözlerinde bir şey görmüştü. Bir tutku. Bir açgözlülük. Ve bir korku.
Bir hafta sonra babası kayboldu.
Polis geldi. Sorguladı. Dosyayı kapattı. "İş adamıydı. Borçları vardı. Kaçtı." dediler. Ama Lalin biliyordu ki babası kaçmamıştı. Babası, "değiştirilmişti."
O günden sonra Lalin değişti. Oyun oynamayı bıraktı. Gülmeyi unuttu. Ve formülleri öğrenmeye başladı. İnsanların formülünü. Olayların formülünü. Ve bir gün babasının formülünü bulacak, onu "değiştiren" elementleri bulacaktı. Ve o elementleri, birer birer iptal edecekti.
"Lalin? Sen orada mısın?"
Bir ses onu gerçeğe geri çağırdı. Laboratuvar asistanıydı. Genç bir kız, gözlüklü, titrek.
"Evet," dedi Lalin, sesi dümdüzdü. "Buradayım."
Asistan bir tüp verdi. "Bunu karıştır. Ama yavaşça. Aksi halde patlar."
Lalin tüpü aldı. İçinde mavi bir sıvı vardı. Titremedi. Elini sallamadı. Yavaşça karıştırdı. Sıvının rengi mora döndü. Sonra pembe. Sonra şeffaf. Asistan hayranlıkla izledi.
"Vay canına. Sen bunu ilk defa mı yapıyorsun?"
Lalin tüpü masaya bıraktı.
"Bazı şeyler, ilk defa yapılmaz," dedi. "Sadece hatırlanır."
Asistan ne diyeceğini şaşırdı. Lalin ise laboratuvarı taradı. Laboratuvarın sonunda bir kapı vardı. Paslı, demir bir kapı. Üstünde kırmızı bir işaret: "Giriş Yasak." Ama kilit eskiydi. Çelik takozlu değildi. Sadece basit bir sürgü vardı. Lalin'in zihninde, o kapıyı açmak gereken saniyeler belirdi: üç.
Sınıftaki öğrenciler deneylerle meşguldü. Kimisi güldü, kimisi bağırdı. Öğretmen, yaşlı bir kimyagerdi, masasında kitap okuyordu. Kimse Lalin'e bakmıyordu. Hiçbiri.
Ama Rüzgâr bakıyordu.
Laboratuvarın köşesinde, bir bankın arkasında duruyordu. Telefonuna bakıyormuş gibi yapıyordu. Ama ekranına bakmıyordu. Lalin'e bakıyordu. Onun hareketlerini, bakışlarını, o küçük duraksamalarını. O kimyasal kokusu, Lalin'in üzerinde bir etki yaratmıştı.
Gözleri bir anlık olarak uzaklaşmış, yüzündeki o buzul incelmişti. Ve bu, Rüzgâr'ın aradığı bir şeydi. Bir zayıflık. Bir insanlık.
Lalin laboratuvarı terk ettiğinde, Rüzgâr peşine düştü. Takip etmek için takip etmiyordu. Sadece aynı yönde gidiyordu. Merdivenlerden çıktılar. Koridor uzadı. Lalin sola döndü. Rüzgâr da sola döndü.
Lalin durdu.
Başını yavaşça çevirdi. Rüzgâr, bir anlık olarak panikledi. Ama yüzünde belli etmedi. Sadece durdu. Elindeki telefonu bir an daha sıkı tuttu.
"Sen de mi kimya dersi var?" diye sordu Lalin. Sesinde alay vardı.
Rüzgar gülümsedi. "Hayır. Seni izliyordum."
Lalin'in kaşları kalktı. Bu kadar dürüst bir cevap beklemiyordu.
"Neden?"
"Çünkü merak ediyorum," dedi Rüzgâr.
"Yeni gelen bir kız, okula siyah bir araba ile gelir, birinci dersin tahtaya çıkar ve ikinci dereceden denklemi saniyeler içinde çözer. Üçüncü dersin, kimyasal bir reaksiyonu kontrol eder ve laboratuvardaki gizli bir kapıya bakar. Bir keresinde de 'Yankı' diye bir kelime yazan bir not bulur. Bu, sıradan bir öğrencinin günlüğü değil. Bu... başka bir şey."
Lalin adım attı. Rüzgâr'a yaklaştı. Mesafe, bir nefes kadardı.
"Sen kimsin Rüzgâr Yalçın?" diye sordu
Lalin. Sesleri birbirine karışmıştı. İkisi de birbirini sınıyordu. İkisi de birbirinin sırrını arıyordu.
Rüzgâr bir an sessiz kaldı. Sonra cevap verdi. "Ben de senin olabileceğin her şey," dedi. "Ve senin asla olamayacağın her şey."
Bölüm Yorumları