Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tik tak... Tik tak... Tik tak...
Nerden geldiği belli olmayan tok ve düzensiz bir ses. Muhtemelen bir saat sesi... Dürüst olmak gerekirse düzensiz ve hızlı bir metronom sesine de benziyordu. Bir anlamı var mıydı emin değildim. Tek bildiğim şu an karanlık ve kırmızı bir odada olduğumdu. En son arkadaşlarımla sokakta yürürken şehrin ortasında büyük bir kırmızı oda görmüştüm. Bomboş bir kırmızı oda. Sonra adımlarım yavaş yavaş benim kontrolüm dışında oraya kaymıştı. Bakışlarımı da çekemiyordum. Şimdi o kırmızı odadaydım. Karanlığa rağmen anlamıştım. Ayrıca başımda keskin bir ağrı vardı.
Tek değildim. Tam karşımda bir kişi, solumda ve sağımda da birer kişi vardı. Karanlıktan dolayı yüzlerini seçemiyordum hatta cinsiyetlerine bile karar veremiyordum. O an farkettim, ellerim bağlıydı. Hatta ayaklarımda bağlıydı!
Bir sandalyede oturuyordum ve ellerim sandalyeye bağlıydı. Ayaklarımsa sadece bağlıydı, çapraz bir şekilde bağlıydı. Yani üstüste duruyorlardı ve hiçbir yerden bir destek almıyorlardı.
Tüm bu olayları nasıl anlamlandıracağım bilmiyordum.
Etrafı incelemeye başladım. Çok karanlık. Sadece odanın kırmızı olduğunu seçebiliyordum. Başımı usulca yukarı kaldırdım ve bir ışık gördüm. Parlak olmayan bir ışık. Evet, garip gelebilir ama gerçekten bu parlak olmayan bir ışıktı.
Işığın rengi beyazdı. Çevresi odaya uygun olmayan bir biçimde yeşil bir renkle sarılıydı. Yeşil bir çember -aslında çember değil, nasıl tanımlamam gerektiğini bilmiyorum- En iyi şekilde nasıl anlatsam..? Bir yılanın gözlerine benziyordu. çevresinde yer yer çıkıntılar vardı. Gözünüzü kısıp bir ışığa baktığınızda gördüğünüz ışık hüzmeleri gibiydi. Kısacası odanın bütünlüğünü bozuyordu.
Ona dikkatlice baktım. Ne kadar süredir ona baktığımı bilmiyorum ama bir anda ışıklar açıldı. Gözlerim ani ışık patlamasıyla yanıyordu. Işıklar açıldığında anlık olarak bir küfür savurmuştum. Parlak değil, loş ve titrek bir ışıktı. Bir süre gözlerimi kapattım. Sonra da yavaş yavaş gözlerimi kırpıştırarak açtım.
O an bir şeylerin ters olduğunu anladım çünkü benimle birlikte odada bulunan insanların hepsi ölmüştü. Ben öldürmüştüm...
Korkuyla ayağa kalktım. Ne? Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. Işıklar açılıca çözülmüş müydü? Nasıl?
"Sen, Günahkar!" Diye bir ses duydum. Bir kadın sesi mi bir erkek sesi mi bilmiyordum. Her ikisi birden sanırım. "Onları hatırladın mı?" Bu sesin nereden geldiğini anlayamıyordum. Etrafıma bakındım, kendi çevremde döndüm. Konuşan kimse yoktu.
...ve evet, onları hatırlamıştım.
"Evet, hatırlamışsın. Lakin şunu da belirteyim, Günahkar. Beni gerçek manada göremez ya da hissedemezsin." Yukarı baktım. Az önce odanın büyünlüğünü bozan o 'Yılan Gözü'ne. Orada değildi, onun yerine odayla bağlantılı bir tavan vardı.
Önüme döndüm ve etrafa baktım. Oda bomboştu. Az önce oturduğum sandalye bile yoktu. Sadece kırmızı. Lanet bir kırmızı.
"Günahlarının bedelini ödeme vakti," dedi bilinmeyen ses.
"Günahlarının bedelini ödeme vakti," dedi ilk kurbanım, Yaprak.
"Günahlarının bedelini ödeme vakti," dedi ikinci kurbanım, Samet.
"Günahlarının bedelini ödeme vakti," dedi son kurbanım... Annem.
Arkamı döndüm.
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tk tak... Tik tak... Tik tak...
Ses hızlandı. Şu an emindim, bu bir metronomun sesiydi. Çünkü az önce arkamı döndüğümde bir metronom görmüştüm. Normale kıyasla farklı bir metronom. Şeklini tanımlayamazdım. Tek anlatabileceğim onun bir metronom olduğuydu.
Tekrar arkamı döndüm. Kurbanlarım bana üç adım uzakta, karşımda, yan yana sırayla dizilmiş şekilde duruyorlardı.
Annem en ortada iki elinde metal bir haç tutuyordu. Tanıdık bir haç... "Beni bununla öldürdün, sonra da mezarıma gömdün." Dedi. Evet, yapmıştım. Kendimi ve zevklerimi tatmin etmek için. İnsan öldürmek benim için bir zevkti.
Annem bana iki adım daha yaklaştı ve durdu. Beyaz bir elbise giyiyordu. Hala onu en son gördüğüm gibiydi. Hafif ağarmış kısa saçları, parlak ve büyük kahve hareleri... Her şeyi aynıydı. Fakat yüzü gülmüyordu. Yüzündeki gülümsemeyi çalmıştım.
İki eliyle tuttuğu metal haçı sağ eline aldı ve havaya kaldırdı. O an fark ettim. Beyaz bir elbise giyiyordu, onu öldürdüğüm gün giydiği elbise... Kalbinin bulunduğu bölge başta olmak üzere bir çok yerden kan akıyordu. Haçı kullanarak onu bıçaklamıştım. Yutkundum. O gün bunu yaptığımda zevk duygusunu tatmıştım.
Şimdi bu şekilde karşımda görünce tek bir duygu bedenimdeydi: Korku.
"Anne..." Dedim ve tam o an keskin bir sızı hissettim. Benden çıkan bir çığlık ya da bir inleme duymadım. Haçı bana saplamıştı. Acı çok keskindi. Çok... Gerçekten çok...
Bu acı yetmezmiş gibi vücudumun çeşitli yerlerinde yine acı hissettim. Tekrar tekrar, durmadan. Bir süre sonra gözlerimi kapattım.
Son bu muydu?
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tik tak... Tik tak... Tik tak...
"Gözlerini aç!" Dedi o bilinmeyen ses. Dediğini yaptım. Düşünmeden yaptım. Zaten düşünecek durumda değildim. Neyi düşüneceğimi de bilmiyordum.
Gözlerimi açtım ve metronomu gördüm. Dejâ vu? Tekrar arkamı döndüm. Benden üç adım uzakta, yan yana tam karşımdaydılar. Bu sefer annem değil Samet vardı ortada.
Bu sefer beklemedim ve odanın soluna yöneldim. Kapı vardı! Yeni görüyordum ama o bir kapıydı, belki de kaçışım için ihtiyacım olan şeydi.
Kırmızı kapının önünde durdum ve top şeklindeki kulpunu çevirdim. Kapıyı açtım ve açtığım an az önce hissettiğim keskin acıyı hissettim. Dizlerimin üstüne çöktüm. Acı dolu bir nefes aldım. Acıyı umursamamaya çalışarak kapının ardına baktım.
Annem ve ben. Annemin odasındaydık. O gündü... Annemi öldürmüştüm. Elimde o metal haç, yüzümde hastalıklı zevk alan bir gülümseme. Annem yerde yatıyordu. Hareketsiz ve neredeyse paramparça. Her yerde kan...
Kırmızı...
Kan...
Arkamı döndüm. Kurbanlarım beni tepkisizce izliyordu. Odayı tekrar inceledim. Kırmızı oda... Kan kırmızısı, kan kızılı...
Günahlarımın bir bedeli olacaktı elbet. Sadece bu dünyada, bu şekilde olmasını hiç beklemiyordum. "Sen günahların için cezalandırılmayacağını düşünüyordun. Pervasızca yaşıyordun. Ödeyeceğin bedeller umurunda değildi." Haklıydı. "Şimdi en büyük günahlarının bedelini ödeme zamanı." Dedi ve Samet bana doğru yaklaştı. Dizinde, omzunda ve alnında olmak üzere üç kurşun. Boynunda da bir bıçak yarası.
Elinde bir tabanca vardı. Onuda bu şekilde öldürmüştüm. O dizlerinin üstündeydi, ben elimde silahla onun karşısında duruyordum.
İlk kurşun sol dizime. Yere düştüğümüzde, dizimizin üstüne, keskin bir acı hissederdik ya. Onun kat kat fazlasını hayal edin, ne hareket ettirebiliyodunuz ne de dokunabiliyordunuz.
Acıyla terlemeye başlamıştım. Ter yarama değiyor ve canımı daha da fazla yakıyordu. Dişlerimi sıktım. Tam şu an ikinci kurşun, sağ omzuma, sıyıracak şekilde. Geriye düştüm. Dizimin acısı daha da arttı ama hala ne çığlık atmıştım ne de inlemiştim.
Sırt üstü uzanırken Samet'e baktım, elindeki silaha. Vücudum titremeye başladı. Gözlerimi kapattım. Boğazımı bir bıçakla kesecek. Son olarak üçüncü kurşun...
Yaşattığım acıların her birini teker teker bende yaşayacaktım.
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tik tak... Tik tak... Tik tak...
Bilinmeyen sesi tekrar duydum. "Bu odanın gizemini ve olayını yavaş yavaş kavrıyorsun." Dedi. Gözlerimi açtım. Metronom önümdeydi tıpkı az önceki gibi.
Şimdi sıra Yaprak'ın intikamındaydı. İlk cinayetim. Anlık bir şeydi. Fakat onun acı dolu çığlıkları, inlemeleri ve vücudundan akan kan bana zevk vermişti.
Arkamı döndüm.
Üç adım ötemde.
Yanyana.
Bu sefer ortada, Yaprak.
Odanın sağ tarafına baktım. Bir kapı. "Git oraya!" Dediğini yaptım. Annemin çektiği acıyı hala çekiyordum. Kapıyı açtım. Depo. Ona sadece çok önemli bir şey olduğunu ve gelmesi gerektiğini söylemiştim. Sonra da olanlar olmuştu işte.
Zaten kimsenin umursamadığı, bağımlıların uğrak mekanı olan bir depoydu. Kimsesin ruhu duymamıştı.
Gördüğüm manzarada Samet yerdeydi. Bir elimde silh diğer elimde bıçak vardı. Ayaktaydım. Hastalıklı, zevk alan gülüşüm yüzümdeydi. Dizimde, omzumda, boynumda ve alnımda o keskin acıyı hissediyordum.
Arkamı dönmem, tökezlemem, karnımda keskin bir acı hissetmem ve çığlık atmam aniden olmuştu. Sırt üstü yere düşmüştüm. Karnımdan oluk oluk kan akıyordu, nefes alamıyordum. İnlemelerim ve çığlıklarım odayı dolduruyordu.
Evet, o günde böyle olmuştu. Elimde bir makas vardı ve o düşecekken tutmaya çalışmıştım. Sonra her şey çok hızlı gelişmişti. Makas ona saplanmıştı. Bir çığlıkla geri tökezlemiş ve sırt üstü düşmüştü. Bedeni titrerken nefes alamıyordu.
Ben... Ben bundan zevk alıyordum. İlk başta endişelenmiştin, ne yapacağımı bilememiştim. Sonra onu izlemye başlamıştım ve tabir edemeyeceğim bir duygu yaşamıştım. Zevk.
Günah işlemiş ve bundan zevk duymuştum. Şimdi vakit, bedel ödeme vaktiydi. Şu an bu olay yaşanmasa kim bilir kaç insanı daha öldürecek, onların acılarından zevk alacaktım.
Duvarlar ve yer titrmeye başladı. O 'Yılan Gözü'nü gördüm. Tavanda, tepemdeydi. Gözlerim usulca kapandı. Son buydu. Son bu muydu?
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tik tak... Tik tak... Tik tak...
"AÇ GÖZLERİNİ!" Açtım. O bilinmeyen sesi tekrar dinledim. Arkadaşlarımla birlikteydim. Şehrin ortasındaki kırmızı odaya gitmeden hemen önceki an. Bu bir rüya mıydı? Fakat vücudumda ki acı dinmiyordu.
Her bir zerremde keskin acılar hissediyordum. Arkadaşlarıma döndüm ve kırmızı odayı gösterdim. "Şunu görüyor musunuz?" Dedim. Bana delirmişim gibi baktılar.
"Trafiği mi? Evet, görüyoruz. Çok yoğun." Dedi, Merve. Odayı görmüyorlar mıydı?
Etrafıma bakındım ve bazı insanlar gördüm. Kadın-erkek, büyük-küçük farketmeksizin bazı insanlarda benim gibi etrafa şaşkınca bakıyordu.
Tam karşımızdan gelen adama baktım. Alnının tam ortasında 'Yılan Gözü' vardı. Ortada kırmızı hüzme ve onu çevrelyen yeşil çerçeve. Bir mühür mü? Damga mı?
Adam muhtemelen ellili yaşlarındaydı ve şişmandı. Oda bana aynı şaşkınlıkla bakıyordu. Yüz ifadesi dehşete düşmüş gibiydi. Bende öyleydim...
Etraftaki diğer insan kalabalığına baktım. Bazılarında damga -ya da mühür her neyse- vardı. Hepsinin yüzünde dehşete düşmüş gibi bir ifade vardı. Daha dikkatli bakınca acı çeken bir ifade de vardı.
Elim yavaşça alnıma dokundu. Mühür, oradaydı. Hissedebiliyordum. Kabartma gibiydi. Nefes alamadığımı hissettim.
Ben ve buradaki bazı insanların ortak noktası bu muydu?
İşlenen büyük günahlar.
İşlenen günahlardan alınan zevkler.
Bu zevki tekrar tatmak için tektar tekrar işlenen günahlar.
Büyük ya da küçük, hiç farketmez. Günah, günahtır.
...ve biz bunlardan zevk alan canilerdik.
O kırmızı oda... Kan kırmızısı oda... Karanlığın kırmızısı olan o oda...
Bir insanın eli değmemişti o odaya. Bir ilah mıydı? Tanrı mıydı? Ruhani bir varlık mıydı yoksa? Bilmiyorum.
O kırmızı oda biz günahkarlar içindi. İşlediğiniz günahların bedelini ödememiz içindi. Günahlarımızın bedelini bu dünyada ödememiz içindi. Hem fiziksel hem ruhsal.
Kırmızı oda... Kadın-erkek, büyük-küçük farketmeksizin, günahlardan zevk alanların bedel ödediği yer... Kan kırmızısı bir oda, karanlığın kırmızısı bir oda...
Ruhsaldı; çünkü size nasıl bir cani olduğunuz en çıplak haliyle sana sunuluyor, gösteriliyor hatta yaşatılıyor ve sonuç olarak da vicdan mahkemesine çıkmanız sağlanıyordu. Sonra ruhsal bir azap bekliyordu sizi. Nefes alamıyordumuz, pişmanlık duyuyor ama pişmanlığınız çare etmiyordu.
Bundan sonra gelen bir fiziksel acı. Yaşadığınız her şeyi size yaşatıyordu bu kırmızı oda. Siz kime ne yaptıysanız hepsini yaşıyordunuz. Bunu size yaşattıran sizin kurbanlarınızdı. Siz kime ne yaptıysanız onlar gelip size aynılarını yaşatıyordu.
Sonra da bu fiziksel acı sizin peşinizi bırakmıyordu. Ölüme kadar sizinleydi. Kim bilir? Belki ölümden sonra bile...
Ölümden sonra da ne olacağını az çok tahmin ediyordum. Biz bu bedelleri bir daha ödeyecektik. Daha uzun süre, daha acı bir şekilde.
Biz...
Biz ölümden sonraki cezalandırmayı umursamadan günah işleyenlerdik. Günahlardan pişmanlık, acı duymadan zevk alanlardık. Pervasızca tekrar tekrar günah işleyenlerdik. Günahların günah olduğunu unutan, umursamayan insanlardık.
Biz insan mıydık?
Biz insan değildik.
Biz, yedi büyük günahın sekizincisiydik. Evet, biz günahın ta kendiydik. İnsanların nefret besledikleriydik. Şeytanın maşlarıydık ama şeytan bile bize hayrandı. Şeytan bile bizim kadar acımasız değildi. Şeytan bile günahlardan bizim aldığımız zevki almıyordu. Şeytan bile bu kadar günah işlemenin sonucunda bu denli zevk almamıza şaşırıyordu.
Kırmızı oda buydu. Bizim günahlarımızın bize sunulduğu, zamanın normal akışında olmadığı o yerdi. "Doğru." Dedi o bilinmeyen ses. "Sizler deneklerdiniz." Biz denektik. "Günhların bedeli dünyada ödendiğinde daha iyi bir dünya elde ediebilir." Daha yaşanabilir bir dünya. "Siz, şeytanlar... Siz, sekizinci büyük günahlar... Siz, seçilmiş günahkarlarsınız." Biz seçilmiş şanslılardık. Şanslı mıydık?
"Siz bile günahlarınızın bedelinin bir kısmını ödediğinizde uysallaştınız, insanlığa bir adım daha yaklaştınız." Gizemli kırmızı odanın gizemi buydu. Bu muydu? "Buydu." Bilinmeyen ses susmayacaktı. "Susmayacağım." Fakat artık o bilinmeyen sesin kim olduğunu biliyordum.
Neden susmadığını, neden bir an bile beni rahat bırakmadığını biliyordum. Çünkü o ses benim vicdanımdı. Varlığını hatırlatmak için gelmişti. Kırmızı odaya beni o yönlendirmişti. O 'Yılan Gözü' benim vicdanımın temsili bir yansımasıydı.
Belki de...
Belki de o benim ruhumdu. Ruhumun acı çeken kısmıydı. Acıyı tüm zerrelerimde hissedeyim diye çıkmıştı ortaya belki. Ruhum beni kırmızı odaya çekmiş ve farkında olmasam da "Vicdanınla yüzleşmeye hazır mısın?" Demişti. Anlayamayacak kadar aptaldım. Günahlarımın esiri olmuştum.
"Anlıyorsun." Dedi bilinmeyen ses. Özür diliyorum, vicdanım. "Gizem aslında yoktu." Evet, yoktu. Aslında olan tek şey günahlardan uyanma ritüeliydi. "Ölümden sonrada bedel ödeyeceksin." Bedel ödeyecek kadar cesur değilim.
Bazıları günahlardan zevk alıyorlardı, benim gibi.
Cezalandırılmalıydılar, benim gibi.
Vicdanlarının sesini dinlemeliydiler, benim gibi.
Bedel ödemeliydiler, benim gibi.
"Günah hayat için vazgeçilmez." Hayatın her alanındaydı günah.
Farkında değildik ama hep bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen bir 'VİCDAN' vardı. Biz onu keşfedemediğimizde o karşımıza 'Kırmızı Oda' olarak çıkıyor ve yaptığımız her şeyi bir bir ödetiyordu.
Kırmızı oda: Bir vicdan mahkemesiydi.
Kırmızı oda: Bir yüzlemeşmeydi.
Kırmızı oda: Kanla boyanmıştı.
Kırmızı oda: Bir cezaydı.
Kırmızı oda: Ruhunuzla ve vicdanınızla başbaşa kaldığınız yerdi.
Kırmızı oda: Ruhunuzun azap çektiği yerdi.
Kırmızı oda: Değiştiğiniz yerdi.
Kırmızı oda: Araftı.
Kırmızı oda: Dünyada ödenen bedeldi.
Kırmızı odaya bir kere girmek zorunda kalırsanız bir daha asla çıkamazdınız. Vicdan mahkemesiyle yüzleşme gerçekleştirir sonra da yavaş yavaş acı çekerdiniz. Ruhunuzun en derinlerine işleyen bir acı her daim sizinle olurdu. Teninizin altında size acı veren bir ateş hep orda olduğunu size hatırlatırdı. Aklınız ve zikriniz 'Kırmızı Oda' olurdu.
Kırmızı oda... Kan kırmızısı oda... Karanlığın kırmızısı olan oda...
"DENİZ!" Arkadaşımın seslenmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım ve kendime geldim. Göz ucuyla oraya baktım, gitmişti... "İyi misin? Daldın gittin(?)" Bana gülümsyerek bakıyordu.
Bende ona gülümseyerek karşılık verdim. "Sorun yok, sanırım biraz yorgunum." Diyerek geçiştirdim.
Vicdanımla yüzleşmiştim.
Tik tak...
Tik tak... Tik tak...
Tik tak... Tik tak... Tik tak...
———————
2. Kitap olan 'KAÇIŞ MI?' ile devam edecek...
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları