Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Güneş, hastane odasının storlarından içeri bu kez karanlık gölgeleri değil, pırıl pırıl bir sabah aydınlığını taşırken pansumanı biten sargının son bandını yapıştırdım. Elleri hafifçe omzumdan kayıp bileğime indi. Parmak uçları nabzımın attığı yere dokunduğunda, içimdeki o tatlı telaşın hâlâ ilk günkü gibi taptaze olduğunu hissettim.
"Bitti," dedim fısıltıyla, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Ama bu sondu. Bir daha kendini böyle tehlikeye atıp karşıma yaralı gelirsen, bu kadar merhametli bir doktor bulamazsın."
Baran hafifçe kıkırdadı. O sert, komiserleri ve suç örgütlerini dize getiren adam gitmiş; yerine gözlerinin içi gülen, sığınacak limanını bulmuş bir çocuk gelmişti. Yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki gömleğin düğmelerini tek eliyle kapatmaya çalışırken araya girdim. Ellerini nazikçe kenara itip düğmelerini tek tek ben ilikledim. Son düğmeye geldiğimde elimi göğsünün üzerine koydu.
"O zaman bu doktorun tıp literatürüne geçecek bir reçete yazması lazım," dedi, sesi o tanıdık, pes tonuna bürünerek. "Çünkü ben bu şehirden, bu gürültüden ve o geçmişin üzerime yapışan tozundan uzaklaşmadan tam anlamıyla iyileşemeyeceğim. Benim tek ilacım sensin Deren."
Haklıydı. İkimizin de nefes almaya, geçmişin karanlığından arınmış taze bir havayı içimize çekmeye ihtiyacı vardı. Hastanedeki işlerimi hızlıca devredip birkaç günlük izin aldım. Baran’ın arabasına bindiğimizde, bu kez torpido gözünde bir tehdit ya da gizemli bir not yoktu; sadece gideceğimiz o küçük kıyı kasabasının yol haritası vardı.
İki saatlik yolculuğun ardından, deniz kokusunun çam ağaçlarının kokusuna karıştığı ahşap bir dağ evinin önünde durduk. Arabadan indiğimde rüzgar saçlarımı yüzüme savurdu. Baran arkamdan yaklaşıp kollarını belime doladı, çenesini omzuma yasladı.
"Burası..." dedim gözlerim parlayarak. "Burası harika."
"Burası sadece bizim," diye fısıldadı kulağıma. "Ne arkamızdan bakan bir çift göz var, ne de çözülmesi gereken bir sır."
Akşamüstü verandada, denizden yükselen dalga sesleri eşliğinde otururken Baran’ın yüzündeki o yılların yorgunluğunun yavaş yavaş silindiğini gördüm. Kahvelerimizi yudumlarken gözü uzaklara daldı.
"Korkuyordun benden, değil mi?" diye sordu aniden. "Seni o karanlığın içine çekeceğimden..."
Elindeki fincanı masaya bırakıp oturduğum sandalyeyi onunkiyle birleştirdim. Elini tutup parmaklarımı parmaklarına geçirdim.
"Senden değil Baran," dedim net bir sesle. "Seni kaybetmekten ve o karanlığın seni tamamen yutmasından korkuyordum. Ama sen o karanlığı yakıp içinden bembeyaz çıktın."
Baran elimi tutup dudaklarına götürdü, derin bir öpücük kondurdu. "Sen benim fenerimdin Deren. O dalgalı denizde kaybolmamamın tek sebebi, senin o bembeyaz duruşundu."
Tam o sırada masanın üzerindeki telefonum melodisiyle ortamın sessizliğini böldü. Ekranda "Gizem" yazısını görünce gülümsedim ve telefonu kulağıma götürdüm. Daha "Efendim Gizem" dememe kalmadan karşı taraftan çığlık çığlığa bir ses yükseldi:
"Deren! Kızım sen neresindesin bu ülkenin, ne yapıyorsun?! Çabuk bana her şeyi anlat yoksa çatlayacağım!"
Bu bölümün ilk 15 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Ayy mukemmel gınee
Yorum
Yorum bulunamadı.