Ankara’nın ayazı tenimi bir bıçak gibi kesiyordu ama ruhum hâlâ iki gün önce Hakkâri’nin o sarp, buz tutmuş dağlarındaydı. Üzerimdeki kamuflajı çıkarıp bu koyu renk, sivil montu giymiş olmam, içimdeki askeri susturmaya yetmiyordu. Benim dünyamda çizgiler netti: Vatanı, toprağı ve masumları tehdit eden birileri varsa, onlar temizlenmeliydi. Dağda kurşunla yapılan temizlik, bugün Ankara’nın göbeğinde, eski bir sanayi deposunun sokağında, istihbarat koordineli gizli bir operasyonla devam ediyordu.
Hedefimiz "Köstebek" lakaplı uluslararası bir silah kaçakçısıydı. Dağdaki terör odaklarına lojistik, finansman ve ağır silah sağlayan o pis ellerden biriydi. Günlerdir bu anı bekliyorduk.
Telsizden gelen cızırtılı ses, kulaklığımda patladı: "Asena Yüzbaşı, hedef depoya girdi. Yalnız değil. İçeride hareketlilik var, dikkatli olun."
"Anlaşıldı," diye fısıldadım.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan Ankara ayazını dışarı kirli bir buhar olarak üflerken, silahımın şarjörünü son kez kontrol edip montumun iç cebine yerleştirdim. Gözlerim deponun paslı demir kapısındaydı. Zamanı kendi nabzımdan takip ediyordum. Sakindim. Dağlar bana korkuyu unutmayı, sadece hedefe odaklanmayı öğretmişti.
Deponun yan kapısından içeri bir gölge gibi sızdım. İçerisi eski makine parçaları, paslı variller ve burnumu sızlatan keskin bir küf kokusuyla doluydu. Adımlarım bir kedininki kadar sessiz, gözlerim tetikteydi. Üst kattaki asma kattan gelen boğuk sesleri duyunca silahımı çektim, emniyeti indirdim. Hedef tam yukarıdaydı.
Merdivenlerin köşesini döndüğümde, yukarıdaki odanın kapısının açık olduğunu gördüm. Köstebek, masanın üzerindeki evrakları aceleyle yakmaya çalışıyordu. Tam içeri hamle yapıp onu enseleyeceğim sırada, odanın karşı penceresinden içeri bir karaltının süzüldüğünü fark ettim.
Refleksle silahımı o yöne çevirdim. Gördüğüm adam, beklediğim her şeyden çok uzaktı.
Karşımdaki adam pahalı, koyu renk bir takım elbise giymişti. Duruşunda, sivil kıyafetlerin bile gizleyemediği o sert, kuralsız ve tehlikeli bir otorite vardı.
Gözlerinde ise sadece saf bir ölüm arzusu okunuyordu. Onun bir asker olmadığını, devletin hiçbir resmi kademesine ait olmadığını anında anladım. O, bu şehrin karanlık dehlizlerine ait biri gibiydi.
Saniyeler içinde ikimiz de birbirimize kilitlendik. Namlumun bir ucu Köstebek’te, diğer ucu bu gizemli yabancıdaydı.
"Kimsin sen?" diye fısıldadım, sesimdeki askeri tektonik yapıyı bozmadan.
Adam, dudaklarının kenarına yerleşen buz gibi, alaycı bir gülümsemeyle bana baktı. Gözleri bir anlığına silahı tutuşuma, sarsılmaz duruşuma kaydı. Beni çözmeye çalıştığını hissettim.
"Asıl sen buraya ait değilsin, güzelim," dedi. Sesi pes, pürüzsüz ve ürkütücü derecede sakindi. "Evine dön. Bu şerefsizin defterini ben kapatacağım."
"Devlet adına buradayım. Teslim ol çağrısı yapacağım, operasyonu sabote etme!" dedim dişlerimin arasından. Karşımdaki her kimse, görevimi engellemesine izin veremezdim.
"Senin devletin yavaş işler," dedi, adımlarını hedefe doğru atarken. "Benimki anında."
İkimiz de o kadar birbirimize ve kendi amaçlarımıza odaklanmıştık ki, Köstebek’in masanın altındaki o kırmızı butona bastığını son anda fark ettim. Binanın taşıyıcı kolonlarından gelen o lanet olası dijital sesi çok iyi tanıyordum.
Dağda az bubi tuzağı imha etmemiştim.
Biiip. Biiip. Biiiip.
"Patlayıcı! Kaç!" diye bağırdım. Ama sesim, dünyayı başımıza yıkan o devasa gürültünün yanında fısıltı gibi kaldı.
GÜÜÜÜM!
İlk patlama binanın sol tarafını tamamen yuttu. Devasa bir alev fırtınası asma katı yalayıp geçerken, patlamanın şiddetiyle geriye doğru fırladım. Sırtım sert bir demir varile çarptı, ciğerlerimdeki tüm hava bir anda boşaldı. Yere düştüğümde gözlerimin önü karardı, kulaklarımda sağır edici bir çınlama vardı. Ağzıma dolan kan ve barut tadıyla öksürerek kendime gelmeye çalıştım.
Etraf duman altıydı. Tavan saniyeler içinde çökecek gibi çatırdıyordu. İkinci bir patlama dalgasının kapıda olduğunu biliyordum. Doğruldum, sarsılarak ayağa kalktım. İçgüdülerim bana hemen buradan çıkmamı, operasyon başarısız olduğu için güvenli bölgeye çekilmemi söylüyordu.
Tam arkamı dönmüştüm ki, dumanların arasından gelen o boğuk, acı dolu inlemeyi duydum.
Birkaç metre ötemde, az önce bana meydan okuyan o takım elbiseli adam duruyordu. Daha doğrusu, duramıyordu. Üzerine çöken devasa bir beton blok ve demir kirişlerin altında kalmıştı. Göğsünün sol tarafı ve bacağı tamamen sıkışmıştı. Üzerindeki o pahalı kumaş yırtılmış, yerini oluk gibi akan sıcak bir kana bırakmıştı. Bilinci kapanmak üzereydi, gözleri yarı açık bana bakıyordu.
Bu adamın bu depoda, o saatte ne aradığını bilmiyorum. Belki Köstebek’in iş birliği yaptığı adamlardan biriydi, belki yanlış zamanda yanlış yerde olan bir sivil, belki de tamamen kişisel bir davası olan biri... Ama şu an bunun hiçbir önemi yoktu. Karşımda ölmek üzere olan, yardıma muhtaç bir insan vardı.
Onu orada bırakıp gitmek kendi hayatım için en mantıklısıydı. Ama göğsümün altında taşıdığım o görünmez üniforma, aldığım askeri and bana arkamda yaralı birini bırakmayı yasaklıyordu. O kim olursa olsun, şu an sadece kurtarılması gereken bir candı.
"Kahretsin..." diye mırıldandım ve alevlerin içine doğru koştum.
Yanına diz çöktüğümde yüzündeki yoğun acıyı gördüm. Gözleri duman yüzünden kan çanağına dönmüştü.
"Hey! Beni duyuyor musun? Sakın o gözlerini kapatma, bana bak!" diye bağırdım.
Bacağının üzerindeki beton bloku kaldırmak için iki elimle kavradım. Dağda aldığım o ağır eğitimlerin, kaldırdığım mühimmat sandıklarının hakkını verme zamanıydı. Dişlerimi sıktım, tüm gücümü kollarıma verdim ve büyük bir çabayla betonu yana doğru fırlattım. Acıyla inledi. Onu hemen göçüğün altından çekip güvenli bir boşluğa sürükledim.
Durumu çok kötüydü. Göğsünün yan tarafındaki yaradan akan kan akıl almaz bir hızdaydı. Muhtemelen atardamar darbe almıştı. Dakikalar içinde kan kaybından ölecekti.
Hiç düşünmeden üzerimdeki montu fırlattım. Altımdaki askeri tişörtün eteklerini bıçağımla hızla kesip büyük bir bez parçası elde ettim. İki elimle yarasına bastırdım, tüm ağırlığımla tampon uyguluyordum. Kanı ellerime, parmaklarımın arasına doluyordu. Sıcaktı.
"Sana... gitmeni söylemiştim..." diye fısıldadı. Sesi o kadar zayıftı ki, ölmek üzere olduğunu biliyordum. Ama bu halde bile hâlâ inatçı bir tonda, bana diklenerek konuşuyordu.
"Kes sesini ve nefes al!" dedim, gözlerimi onun bulanıklaşan gözlerine dikerek.
"Benim olduğum yerde kimse kolay kolay ölemez. Hele ki ben izin vermeden, asla. Kim olduğunu bilmiyorum yabancı, ama seni burada ölüme bırakmayacağım."
Çantamdan elastik bandajı ve acil durum turnikesini çıkardım. Saniyeler içinde bacağına turnikeyi bağlayıp sıktım, göğsündeki yarayı sabitledim. Parmaklarım onun kanıyla kaplanmıştı, üstüm başım barut ve kan kokuyordu.
Bilinci tamamen kapanmadan önce, elini zayıfça kaldırdı ve bileğimi kavradı.
Parmaklarındaki kan tenime bulaştı. Gözlerinde acının ötesinde, anlam veremediğim bir hayranlık ve şaşkınlık vardı. Sanırım bir yabancının onun için hayatını tehlikeye atmasına mantıklı bir anlam yükleyemiyordu.
"Adın..." diye mırıldandı, sesi kesik kesikti.
"Yaşarsan öğrenirsin," dedim sertçe.
Tam o sırada deponun arka tarafında bir patlama daha oldu. Zamanımız bitmişti. Onun kalıplı ve ağır bedenini umursamadan kolunu boynuma doladı ardından ise askeri kolyemi avucunun içine aldı.İnanılmaz bir iradeyle onu sırtıma yükledim. Alevlerin ve üzerimize çöken tavan parçalarının arasından geçerek kendimi deponun arka kapısından dışarı attım.
Dışarı çıktığımızda Ankara’nın o dondurucu havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Uzaktan itfaiye ve polis sirenleri yükseliyordu. Çevrede kimse yoktu, burası terk edilmiş gibiydi. Bu ağır yaralı adamı ambulans bekleyerek riske atamazdım; çok kan kaybetmişti ve her saniye aleyhine işliyordu.
Onu kendi sivil aracımın arka koltuğuna yatırdım. Direksiyona geçip gaza bastım. Dikiz aynasından arkaya bakıyordum; yüzü kireç gibi beyazdı ama yaptığım turnike kanamayı yavaşlatmıştı. Nabzı zayıf da olsa atıyordu. "Dayan yabancı," diye geçirdim içimden. "Hastaneye az kaldı."
En yakın devlet hastanesinin acil servisinin önüne arabayı adeta yanlayarak durdurdum. Kapıyı açıp dışarı fırladım ve sedyecilere bağırdım: "Ağır yaralı var! Patlama ve göçük altında kalmış, acil müdahale!"
Sağlık görevlileri hızla arabaya koşup onu sedyeye aldılar. O acil servisin beyaz, çiğ ışıkları altında sedyeyle içeri taşınırken, gözlerini aralayıp son bir kez bana baktı. O bakışı hafızama kazıdım. Kim olduğunu, o depoda ne aradığını deli gibi merak etsem de orada daha fazla kalamamazdım.
Ellerime baktım. Onun kanı parmaklarımda kurumaya başlamıştı. Resmi olarak bu operasyonda adım geçmemeliydi, istihbarat kuralları gereği kimliğimi gizlemek zorundaydım. Hemen arabaya binip oradan uzaklaştım. Direksiyondaki kanı ıslak mendille silerken telefonumu çıkardım ve istihbarat amirimi aradım:
"Hedef kaçtı amirim. Depo havaya uçtu. İçeride yaralı bir sivil vardı, durumu ağırdı. Onu en yakın hastaneye bıraktım. Ben iyiyim, izimi temizleyip merkeze dönüyorum."
Yola koyuldum. Arkamda hayatını kurtardığım gizemli bir adam ve ellerimde onun kanını bırakmıştım.
O an bilmediğim şey; hastaneye sıradan "bir sivil" diye bıraktığım o adamın, bu şehrin yer altı dünyasını parmağında oynatan, polisin bile kolay kolay dokunamadığı en tehlikeli mafya lideri Vural Karahan olduğuydu. Ve o adam gözlerini açtığı an, hayatını kurtaran "gizemli askeri" bulmak için tüm şehri ateşe verecekti.
Ama ben dağların Asena’sıydım. Beni bulmak, o karanlık şehirde sandığı kadar kolay olmayacaktı.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
güzel olmuşş
Yorum
Yorum bulunamadı.