Yorulmak.
Ne kadar da basit bir kelimeydi, değil mi? Bir iş yaparsın, yorulursun sonra da dinlenirsin ve yorgunluğun uçup gider. Bu kadar basit bir şey miydi yorgunluk? Ya da şöyle sorayım: Yorulmak sadece fiziksel yorgunluktan mı ibaretti?
Asla!
Bana sorarsanız yorgunluk fiziksel ve psikolojik olarak ikiye ayrılırdı. Fiziksel yorgunluktan kurtulmak çok basitti. Hatta o kadar basitti ki fark etmezdiniz bile. Psikolojik yorgunluk… İşte o çok tehlikeliydi.
Kurtulmak imkansıza yakın. Doğru ve yanlışı ayırt edebildiğiniz ilk andan itibaren başlardı bu psikolojik yorgunluğunuz. Önce hayatı sorgulardınız, sonra yaptıklarınızı. Yeri gelir başka insanlar için hayatı sorgulardınız ve bu da sizi daha fazla yorardı. Çünkü artık bir yük olurdu. Zaten bir tanrıya ihtiyaç duymanızın sebebi de budur, yükü azaltma ihtiyacı.
Bu yük travmalarla ağırlaşır büyür büyür ve artık dayanılmaz hâle gelir. Nefes alamaz gibi hissedersiniz. Sessizleşir, insanlara yabancılaşırdınız. Bu sizi daha da yorardı.
Bunları öylesine konuşan biri olarak değil, gerçekten yaşamış biri olarak söylüyorum. Artık dayanılmaz bir yükün altındayım ve çok yorgunum. Yazarak kendimi ifade edebileceğime inanıyorum.
Fakat ellerimin titrediği gerçeğini saklayamayacağım sizden. Ellerim titriyor, bunları yazmak benim için zor. Aslında bu kadar şeyi nasıl yazdığıma bile şaşıyorum! Kendimi ifade etmek konusunda biraz beceriksiz olduğumu söylemem gerekiyor.
Şimdi size neden yorgun olduğumu anlatacağım. Benim yorgunluğum çocukluğuma dayanıyor. Aileme. Evet, biraz uzun olacak. Yani, bu yolculukta beni dinlemek istemezseniz sizi anlarım. Ben anlatırım, belki birileri beni dinler.
Eğer, buraya kadar okuduysan ve okumaya da devam edeceksen sana büyük bir minnet ve saygı duyduğumu bilmeni isterim. Evet, artık siz-biz yok. Sen ve ben var.
Bak, bazı yerlerde kendimi ifade edemeyeceğim. Uzun ve süslü cümlelerim olacak ama buna rağmen kendimi ifade edemeyeceğim.
Artık anlatmaya başlamalıyım, değil mi? Sen de sıkıldın artık.
Önce kedimi tanıtayım sana, izin ver.
Ben Kayra, Kayra Çetin. Yaşımı boş verin. Yaşım size hiçbir şey kazandırmayacak ya da kaybettirmeyecek. İsmimi bilmeniz size yeter.
Hâlâ uzatıyorum. Tanrım! Bunları düşünmek bile benim için zor iken ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Daha başlamadan baz mı geçsem? Off..! Tamam, lütfen bana biraz izin verin. Olur mu? Yaşadıklarımı okuduktan sonra bana hak vereceksiniz ama şu an sizi sıkmak dışında bir şey yapmıyorum, farkındayım.
Oldukça disiplinli bir ailede doğdum. Disiplin o kadar ön plandaydı ki, aile kavramı yoktu. Ben aile kavramını okulda öğrendim. Okula başlayana kadar bildiğim tek şey bana söylenileni yapmaktı.
Çocukların ister istemez bir şeyleri, hatta her şeyi, oyuna çevirme dürtüsü mevcuttur. Benimde vardı. Ama oyun oynamak baa neredeyse yasaktı. Oyun oynamam gereken yaşlarda çeşitli diller öğrenmiştim. Tabii, yabancı dil öğrenmek iyi bir şeydi. Fakat daha Türkçe’yi bile doğru düzgün konuşamıyorken benden yedi dil öğrenmem istendi.
İlkokula giderken zaten okuma yazmayı ve dört işlemi biliyordum. Diploma için gidiyordum. Ve sosyalleşmek için. Ama bu ‘sosyalleşme’ annemin ve babamın istediği gibi olmak zorundaydı. Onlara göre bir insanı tanımak sosyalleşmekti.
Sana bir anımı anlatayım: İlkokula gittiğim zaman -muhtemelen 3. Sınıftı ve ben 10 yaşındaydım- sıra arkadaşım gitar çalıyordu. Yani ders alıyordu. Çok hoşuma gitmişti, bana bu gibi hobilerim olabileceği öğretilmemişti. Asla. Akademik alanda bir başarı elde etmeyeceksem bir hobi edinmem mantıksızdı. Her şey onların mantık çerçevesine uyumlu olmalıydı.
Ben arkadaşımın gitar çaldığını öğrendiğimde ve anneme böyle bir hobi edinmek istediğimi söylediğimde bana fazlaca kızmıştı. Hep melek olarak gördüğüm o kadın bir hobi edinmek istediğim için yeri göğü inletmişti. Bana o arkadaşımla arkadaşlığımı bitirmemi söylemişti. Sonra vazgeçip okulumu değiştirmişti.
Daha sonra yanıma gelip. “Özür dilerim, ben bu kadar sert çıkmak istememiştim.” Demişti. Yalandı. Bana uzunca nutuk çekmişti. Böyle insanların beni olumsuz etkileyeceğini, aileleri tarafından iyi eğitilmediğini söylemişti. Sonra odamdan çıkmış ve son kez dönüp “Onlara özenme!” Demişti. Özenmek? Ben sadece hoşuma giden bir şeyi yapmak istemiştim.
O gün anlamıştım, annemin gözünde benim onun öğrettikleri dışında kendi isteklerim olamazdı. Hayatımdaki baskı, o gün suratıma çarpan şiddetli bir tokat gibi karşıma çıkmıştı.
Doğru ve yanlışı yavaş yavaş öğrendiğim zamanlar. Hayatı sorguladığım ilk zamanlar. Zaten diğer yaşıtlarıma göre sessiz bir çocukken daha da sessizleşmiştim. Merak duyguma yenilip hayatı gizlice keşfetmeye başladım.
Aslında buna yenilmek denmez. Özgürlüğü öğrenmek denir. Hayatı her anlamıyla keşfetmek benim için çok şey anlam ifade ediyordu. Ailemin, özellikle de annemin bana koyduğu sınırları daha da iyi fark ediyordum.
Ailemden sır saklayabileceğimi fark ettikten sonra hayatım tamamen değişti. Yendiğim yemeğe, izlediğim filme, oynadığım oyuna, konuştuğum arkadaşlara… her şeyime müdahale eden ve beni ‘yetiştiren’ bu insanlara gerçekten koşulsuz güvenebilir miydim? Beni dinlerler miydi? Yoksa hemen yargılarlar mıydı? Masum düşüncelerim beni terk edip gitmişti bile.
Notlarım hep en iyisi olmak zorundaydı. Sporla ilgili yaptığım tek şey yüzme öğrenmekten ibaretti. Evet, spor konusunda da keskin kurallar vardı. Neden mi? Dedim ya, akademik alanda hiçbir artısı yoksa her şey zaman kaybı olarak sayılıyordu. Spor da onlardan biriydi.
Düşünsene; bir spor dalında uzun süre eğitim aldığını ve başarılı bir sporcu olduğunu. Harika, değil miydi? Öyleydi. Ama dediğim gibi, bu ailem için zaman kaybından öte değildi.
Matematik benim en nefret ettiğim ders. Asla tam anlayamaz ve yapamazdım. Ortaokula kadar, ortaokulun son sınıfına kadar, bir şekilde idare edebiliyordum. Anlamasam bile derslerimi bir şekilde olumlu yönde yapabiliyordum. Onun dışında benim için eziyetti.
Anneme bunu söyledim mi? Hayır. Söylersem muhtemelen alacağım cevap şu şekilde olurdu; “İstemediğin için yapamıyorsun,” anlamama gibi bir lüksüm asla yoktu. Her dersi en iyi şekilde anlamalı, sıkı çalışmalı ve başarılı olmak zorundaydım. Galiba şu an iş hayatında başarılı olmamın sebebi akademik alanda gördüğüm baskıydı, bilemiyorum.
Bu beni yavaş yavaş ailemden uzaklaştırdı. Arkadaşlarıma, ailemin karşı çıktığı arkadaşlarıma -ki hepsi mükemmel insanlardı- yaşadığım sorunları anlatıyordum. Sessiz bir yakarıştı benimki. Hepsi bana destek olmak istemiş ben de onlara boş vermelerini söylemiştim.
Aptaldım.
Bana yardım edebilecek insanları elimin tersiyle itmiştim. Bu kadar yükü taşımak zorunda değildim ama bir aptal olduğum için bunu fark edememiştim. Ne güzel değil mi? Şimdi de buradayız.
Derslerimin kötüye gittiğini görünce bana, “Yapmayacaksan bizi yorma,” dediler. Ben onları mı yoruyordum? Aksine. Ben onlar için zaten bir yüktüm. Yük insanı yorardı, değil mi?
Sabahlara kadar çalışıyordum. Buna rağmen başarılı olamıyor, yine de suçlu oluyordum. Sahi… Neyin suçlusu oluyordum ben?
Yaptığım tek aktivite olan alışverişin bana yasaklanmasının suçlusu mu? Bir süre sonra dışarı çıkmamın yasaklanmasının? Ya da televizyon izlememin yasaklanmasının? Evin bahçesine gelen kedileri -Evet, sadece bir kedi- sevmemin yasaklanmasının? Kitap okumamın yasaklanmasının? Bana edilen hakaretlerin mi suçlusuydum yoksa? Ya da… Boş versene. Bunu onlara sorsam onlar bile bana cevap veremeyecekti. Şimdi düşünerek neden kendime daha fazla yük yüklüyorum?
Lisede öğretmenlerim tarafından hep örnek gösterilen öğrenci olmuştum. Sürekli yarışmalara katılır, sınavlardan derece alırdım. Alt sınıftaki öğrenciler bile kendi kariyerleri için benden yardım isterlerdi.
…ve en sevdiğim şey de buydu. Onların hayatlarına dokunmak ve yardımcı olmak sevdiğim bir şeydi. Fakat o sevdiğim şey konusunda mesafeleri iyi ayarlayamadım ve hayat yüzüme bir tokat daha attı.
Sanırım 16 yaşındaydım. Tarih dersi için benden not istemeye gelen alt sınıftan bir kız… Ah, onu nasıl unutabilirim ki? Siyah saçlarına tezat beyaz teni, büyük yeşil gözleri, kalp şeklindeki küçük dudağı ve okka gibi olan burnu…
En çok ona yardım etmeyi sevmiştim. Her gün benden bir konuda yardım isterdi. Kimi zaman soru kimi zaman not… ya da başka bir şey. Onu gördüğümde kalbime laf geçiremezdim. Göğüs kafesimi yıkıp geçmek istercesine atıyor, sakinliğimi korumamı zorlaştırıyordu. Takdir edersiniz ki bu benim için normal değil. Herkesin tanıdığı Kayra sakin ve ağırbaşlıydı.
O kız hariç herkese.
Bunun lanet bir ergenlik belirtisi olduğunu düşünebilirsiniz ama erken olgunlaşmış biri olduğumu göz ardı etmiş olursunuz. Anne ve babama nasıl sessiz kaldığımı düşünüyorsunuz? Bazen tartışmalar yaşanırdı. Ama hep sessizdim. Cevapsızdım. Onlar konuşur, azarlardı bende durup beklerdim. Öfkemi sinirimi kendime atardım.
Ama o kızın -adını söylemediğimin farkındayım, söylemeyeceğim- gözleri gözlerimle her buluştuğunda damarlarımda adrenalin akardı, heyecandan. Zaten görmek bile beni deli edercesine heyecanlandırıyordu. Onunla konuştuğumda ve göz göze geldiğimde ki durumunu siz düşünün. Buna rağmen bir şekilde sakin kalabiliyordum.
Ona ona karşı hislerim olduğunu açıklamış mıydım? Hayır. Açıkçası o benim gibi geniş düşünceli değildi. Benim ona karşı hislerimi açmam kariyeri için iyi değildi, ki kariyerini ailesinden ziyade kendisi şekillendiriyordu. Ben onun ‘Kayra abi’si olmaktan bile mutluydum. Bana yetiyordu.
Fakat sürekli olarak benim yanıma gelmesi, bir konuda yardımımı istemesi okula boş boş gelen o tayfanın zoruna gitmiş olacak ki benimle bir anda yakın olmaya başlamışlardı. Arkadaş gibi davranmışlardı. Aptallığımdan mıdır bilinmez onların bu iyi huyları hoşuma bile gitmişti.
Ta ki o güne kadar. Annem ve babamın iki ay boyunca şehir dışına gittiği zamana kadar…
Okul çıkışında yanıma gelip beni tanınmaz hâle getirmişlerdi. Gözümün altı morarmıştı ve açamıyordum. Elmacık kemiğim kızarmıştı ve muhtemelen çürümüştü. Burnumdan oluk oluk kan akarken dudağım patlamıştı. Karnıma yendiğim darbelerin de haddi hesabı yoktu.
Hastaneye gitmemiş evde kendi kendime pansuman yapmıştım. Ah, biliyorum. Aileme haber vermeliydim ama bilmiyorum. Onlara bir şey söyleyemem gibi gelmişti. İki ay sonra geldiklerinde aynı evin içinde karşılaşmamıştık bile. Beni umursamıyorlardı zaten.
Neyse, boş verin. O günden sonra okulda tek başıma takıldım. Sınıftan dışarıya adımımı atmadım. Arkadaşım yoktu, insanlar beni umursamıyordu, artık dersler konusunda benden yardım isteyen de yoktu. Merak etmeyin, bunu pek sorun ettiğim söylenemez zaten.
Üniversite zamanlarıma geçelim mi? Çok hızlı anlatıyorum her şeyi, biliyorum. Ama ne bileyim. Hayatımı detaylarıyla anlatacak güç bende yok. Tamam, en başta söylediklerimin tam tersini söylüyoe gibiyim. Fakat bu çok zor. Kalemi tutmak kolay ama mürekkebi kağıdın üzerinde dans ettirmek zor geliyor. Her kelime için onlarca kez düşünüyorum.
Ah, boş verin. Sonra devam edelim. Şimdişik bu kadar yeter, daha fazla yazabileceğimi zannetmiyorum.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Ellerine sağlık canım
Psikoloji kitabı mi
Yorum
Yorum bulunamadı.