Benim adım Meryem.
Hayatımın tamamen değişeceği o sabahın diğer günlerden farklı olduğunu ilk başta anlamamıştım
Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Hafif bir rüzgâr saçlarımı savuruyor, yağmurdan sonra toprağın o tanıdık kokusu etrafı sarıyordu. Eski tren istasyonuna doğru yürürken ayaklarımın altında küçük su birikintileri oluşuyordu. Her adımımda içimde tarif edemediğim bir his vardı.
Sanki beni görünmeyen bir şey çağırıyordu.
Boynumdaki mavi taşlı kolyeye dokundum. Bu kolye annemden bana kalan tek hatıraydı. Onu kaybetmekten hep korkardım.
Çocukluğumdan beri ne zaman üzülsem kolyeyi avucumun içine alır, annemin beni izlediğini düşünürdüm. İstasyonda insanlar günlük telaşlarıyla meşguldü. Kimisi treni bekliyor, kimisi bavulunu taşıyor, kimisi de elindeki gazeteye dalmıştı
Ama nedense bana hepsi çok uzaktaymış gibi geliyordu. Sanki ben onların bulunduğu dünyaya ait değildim.
Tam raylara bakarken kolyem birden ısınmaya başladı. Önce bunun hayal olduğunu düşündüm. Fakat birkaç saniye sonra mavi taş hafifçe parladı.
Kalbim hızlandı. Avucumun içindeki sıcaklık giderek arttı. O sırada arkamdan bir ses duydum.
“Affedersiniz...
Yavaşça arkamı döndüm. Karşımda benden biraz daha uzun, siyah saçlı genç bir adam duruyordu. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de merak vardı.
“Boynunuzdaki kolye...”
dedi. Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
“E-evet?”
Adam cebinden küçük bir mavi taş çıkardı.
“Benim adım Deniz. Bu taş... seninkine benziyor.”
İki taşı birbirine yaklaştırdığımız anda etrafımızdaki dünya değişmeye başladı. Rüzgâr durdu.
İstasyondaki sesler kayboldu, saatler çalışmayı bıraktı ve rayların arasından ince, mavi bir ışık yükseldi. Kulaklarımda yankılanan tek bir cümle vardı.
“Zaman seni bekliyor, Meryem.”
O an bunun sıradan bir gün olmadığını anladım. Hayatım sonsuza kadar değişmek üzereydi.
Ne ben ne de Deniz konuşabiliyorduk. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Az önce yaşananları ikimiz de anlamaya çalışıyorduk.
Tam o sırada eski bir tren ağır ağır istasyona girdi. Bu tren diğerlerinden farklıydı. Üzerinde hiçbir numara, hiçbir hat ismi yoktu. Metal gövdesi yılların izini taşıyor, camları dışarıyı göstermeyecek kadar koyu görünüyordu.
Kapılar sessizce açıldı ve içeriye baktığımda boş koltuklar ve loş sarı ışıklar gördüm. İçimde güçlü bir his vardı.
Sanki bu trene binmezsem hayatım boyunca cevabını arayacağım soruların hiçbirini öğrenemeyecektim. Deniz bana baktı.
“Sanırım gitmemiz gerekiyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Korkuyorum.”
Deniz hafifçe gülümsedi.
“Ben de.”
Birlikte trene bindik. Kapılar arkamızdan kendiliğinden kapandı. Tren hareket etmeye başladı. Camdan dışarı baktığımda istasyon yavaş yavaş yoğun bir sisin içinde kayboldu.
Birkaç dakika sonra dışarıda hiçbir şey görünmüyordu. Sonra aniden şiddetli bir sarsıntı oldu.
Işıklar söndü. Kolyem yeniden parladı. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum.
Bir süre sonra tren yavaşladı.
Kapılar açıldı. Dışarı çıktığımızda gördüğüm ilk şey eski bir istasyon tabelasıydı. Üzerinde tek bir tarih yazıyordu.
1958. Donup kaldım.
“Bu... mümkün olamaz.”
Deniz sessizce etrafına baktı.
“Sanırım zamanın içinde yolculuk yaptık.”
Kolyeme sıkıca sarıldım. İçimde garip bir melodi çalmaya başlamıştı. Ve o anda gerçek yolculuğun daha yeni başladığını hissettim.
Bölüm Yorumları