Güneş, Fırat’ın ufkunda kızıl bir leke gibi yükseldiğinde, topraktan yayılan nemli sıcaklık insanın boğazını genzini yakacak kadar ağırlaştırıyordu. Kille, pişmiş kerpiç kokusuyla ve sığ suların üzerini kaplayan sazlıkların ekşi rayihasıyla demlenmiş bu kadim toprak, her sabah kendi hikâyesini yeniden doğururdu.
Akana, kerpiç evin düz çatısında, kamıştan örülmüş yatağından kalktı. Üzerinde, üvey anası Kutlu Ay’ın koyun yününden dokuyup kök boyalarla kırık beyaz renge boyadığı sade, katlı elbisesi —kaunakes— vardı. Omuzlarından dolanıp sol kolunu açıkta bırakan bu kumaş, Mezopotamya’nın kavurucu sıcağında tenine yapışmıyor, hafifçe esen nehir rüzgarıyla bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ayağındaki sertleşmiş deri sandaletleri bağlarken elini yüzüne götürdü; dokudukları ince keten peçeyi burnunun üzerinden bağlayıp gözlerinin altına kadar çekti.
Bu peçe sıradan bir örtü değil, katı bir zorunluluktu. Çünkü o dokumanın ardında, bu topraklarda kimsenin görmediği, fırtınalı gökyüzünü andıran parlak mavi gözler saklıydı. Sadece rengi de değildi mesele; Akana öfkelendiğinde veya heyecanlandığında o irislerden süzülen hafif mavi ışık, köylülerin fısıltıyla "Utukku’nun laneti" dediği cinsten tekinsiz bir kudretti.
Aşağıya, toprağı sıkıştırılmış avluya indiğinde, Kutlu Ay çoktan taş değirmenin başına geçmişti. Saçları ince örgülerle arkasında toplanmış, boynuna kilden ve nehir kabuklarından yaptığı boncuklar dizilmişti. Yüzü güneşten ve fırının ısısından kavrulmuştu ama bakışları bir ananın şefkatiyle ışıldıyordu.
"Uyandın mı kutlu kızım?" dedi Kutlu Ay, sesini adeta duvara sindirerek. "Baban nehirden döndü. Ağları boş değil bu sabah."
Avlu ortasındaki toprak fırından taze pişmiş arpa ekmeğinin kokusu yükseliyordu. Ağır, hafif ekşi ve doyurucu bir kokuydu bu. Yanındaki kilden yapılma geniş çanakta; zeytinyağı ve sarımsakla ezilmiş mercimek ezmesi, kurumuş hurmalar ve keçi sütünden kestirilmiş sert bir peynir duruyordu. Akana, peçesini hafifçe sıyırıp arpa ekmeğinden bir parça kopardı. Ekmeğin içindeki ince taş tozları dişlerinin arasında çıtırdadı; zira Mezopotamya’da taş değirmenden geçen her ekmek biraz toprak tadardı.
"Yemeğini çabuk ye Akana," diye gürledi avluya giren adamın sesi.
Bu Bilgehan’dı. Sırtında nehir balıklarının pullarıyla parıldayan ıslak bir deri önlük, elinde sazlıklardan kestiği taze kamışlar vardı. Yüzündeki derin çizgileri ve sakalındaki aklarıyla nehrin tüm kahrını sırtlanmış bir bilgeydi. Kızını sudan, yüzen bir kamış sepetin içinden çıkardığı o günü dün gibi hatırlıyordu.
"Sular huzursuz," dedi Bilgehan, taze balıkları kilden su küpünün yanına bırakırken. "Lugal’ın askerleri kuzeydeki kanalları tutmuş. Şehirdeki rahipler gümüş ve arpa vergisini artırmış. Bir de... senin hakkındaki fısıltılar kulaklarına kadar gitmiş."
Akana duraksadı. Elindeki hurma çekirdeğini farkında olmadan sıktı. "Sadece nehrin suyunu biraz durulttum baba. Balıklar ağa rahat girsin diye..."
"Senin için sadece bir dokunuş olan şey, o zalimler için ya bir büyü ya da bir tehlikedir!" dedi Bilgehan, sesindeki şefkati uyarısına harmanlayarak. Kızının yanına diz çöktü, nasırlı ellerini Akana’nın omuzlarına koydu. "Tunga denen o uğursuz adamın gözleri bu köye çevrildi. O, toprağın da insanın da canlılığını emen bir gölge gibidir. Yüzünü sakla. Gücünü sakla."
Fakat uyarı için vakit çoktan geçmişti.
Günün ortasına doğru, güneş tam tepede bir kor gibi dururken, köyün girişinden çığlıklar ve at kişnemeleri yükseldi. Toz bulutunun içinden fırlayan kırmızı pelerinli, bronz zırhlı askeri birlik, kerpiç evlerin arasına daldı. En önlerinde, atının üzerinde bir karabasan gibi duran Tunga vardı. Siyah kaban benzeri deri zırhının etrafındaki hava, güneşin sıcağına rağmen aniden buz kesmiş, geçtiği yerdeki otlar anında sararıp solmuştu.
Tunga, ilk çağlardan beri yaşayan, yaşlanmayan bir ruh emiciydi. Yirmi beş yaşın ötesine geçmeyen bedenini ve ölümsüzlüğünü sürdürebilmek için insan ruhlarının yaşama gücüne muhtaçtı; emdiği ruhların ardında bıraktığı bedenler simsiyah birer taş gibi kuruyup kalıyordu. Büyüsüyle askerleri birer kukla gibi oynatan bu karanlık varlık, Akana’nın nehirdeki kudretini hissetmiş ve onun ruhunu arzulamıştı. Yanında sürüklediği adı bilinmeyen iki rahip ise onun ardında bıraktığı kararmış cesetleri gizlemek, dünyadaki kaosun boyutlarını örtbas etmek ve belki de bu kadim yaratığı tekrar insana dönüştürmek için beyhude bir çabayla efendilerini takip ediyorlardı.
"Suyu bükebilen, gözleri gök gibi parlayan o kızı verin!" diye gürledi Tunga. Sesi, derin bir kuyu dibinden gelen gürültülü bir uğultuyu andırıyordu. "Aksi halde bu köyden nehir bile canlı akmayacak!"
Kutlu Ay anında Akana’nın önüne atıldı, onu göğsüne bastırdı. "Kaç kızım! Nehre koş!"
"Hayır!" diye bağırdı Akana.
Ama askerler çoktan avluya dalmıştı. Bilgehan balık bıçağını çekip ilk askerin üzerine atıldıysa da Tunga’nın yalnızca elini uzatması yetti. Tunga, Bilgehan’ın boğazına dokunduğu an, adamın yüzündeki canlılık, gözlerindeki o bilge ışık bir çırpıda çekildi. Bilgehan’ın bedeni, ruhu emilmiş kurumuş bir yaprak gibi cansızca yere devrildi.
"BABA!"
Kutlu Ay, kızını korumak için ileri atıldığında bir bronz mızrak göğsünü delip geçti. Kanı, avludaki arpa unlarının ve kilden çanakların üzerine sıçradı. Kutlu Ay son nefesinde gözlerini Akana’ya dikti: "Suda doğdun... suya dön Akana!"
Akana’nın göğsünden kopan feryat, nehrin akıntısını bile durduracak cinstendi. Peçesinin altından sızan mavi ışık, artık saklanamaz bir parıltıyla patladı. Avludaki su küpleri çatladı, testilerden fışkıran sular birer kamçı gibi askerlerin suratına çarptı. Ama düşman kalabalıktı ve Tunga, gözlerinde aç bir arzuyla ona doğru yürüyordu.
Akana, anasının son feryadını zihnine kazıdı. Arkasını döndü, kamış kulübeleri aşarak Fırat’ın dik kıyısına doğru koştu. Arkasından gelen ok seslerini, yakılan evlerin çıtırtısını ve ailesinin kanını taşıyan toprağın kokusunu ciğerlerine çekerek kıyının kenarına ulaştı. Hiç arkasına bakmadı. Gözlerinden saçılan parlak mavi ışıkla kendini nehrin coşkun sularına bıraktı.
Karanlık ve soğuk su onu kucaklarken Akana, bir gün geri dönüp ailesinin hesabını soracağına, Tunga’nın ve o zalim soyun canını bu sulara gömeceğine yemin etti. Sular onu dibe doğru çekerken kulaklarında çınlayan tek şey anasının son fısıltısı ve babasının ekmek kokan ellerinin sıcaklığıydı.
Tunga, zalim Lugal’ın askerleriyle köyümüzü hiç etmiş, soyumuzu katletmişti. Ben her şeyden habersizdim; nehir beni vaktiyle bir sepet içinde bu aileye emanet etmişti, şimdi ise geri alıyordu.
Boğulmuyordum. İstemsizce damarlarımda nehrin ritmini, suyun akışını hissettim. Ben kimdim? Neden o gün bir kamış sepetin içinde nehirde bulunmuştum? Hiçbir fikrim yoktu. Vücudumda kanayan yerlerin, suyun dokunuşuyla anında kapandığını, iyileştiğini gördüm. Ölümsüz müydüm ben?
Henüz on üç yaşındaydım. Fırat’ın beni yutup sürüklediği sular nihayetinde beni ıssız bir kıyıya fırlattığında, başımda dikilen silueti gördüm. Üzerinde kalın deri kıyafetler, elinde kadim sembollerle oyulmuş ağır bir asa tutan, iki metre boyunda devasa bir adamdı bu. Uzun gümüşi sakalları ve sırtına dökülen saçlarıyla sıradan bir ölümlüye benzemiyordu. O bir üstattı; adı Metehan’dı.
Beni kucağına aldığında kollarında küçücük kalmıştım. Ateşler içinde, bilincim kapalı vaziyette sayıklıyordum; zira damarlarımdaki o devasa gücü taşımak için bedenim henüz çok zayıftı. Beni ıssız bir dağ mağarasına taşıdı. O bana nehrin şifalı suyunu içirdikçe gücüm ve bilincim yerine geliyordu. Gözlerimi yavaşça açtığımda, babacan bir tebessümle bana bakıyordu.
"Sonunda uyandın evlat," dedi derin sesiyle.
"Ben neredeyim? Sen kimsin?" dedim korkuyla geri çekilmeye çalışarak.
Beni süzdü, asasına dayanarak doğruldu: "Beni nehir çağırdı... Bundan sonra senin ustan olacağım. Gücüne güç katacaksın ve vakti geldiğinde o özel yeteneklerini kullanacaksın. Ancak sakın unutma; eğer gücünü yanlış amaçlar için kullanmayı seçersen, nehir seni cezalandırır."
O yaşımda bu sözlerin ağırlığını anlayamamıştım.
Geçen yıllar boyunca o mağarada şifalı otların dilini, insanları sularla nasıl iyileştireceğimi öğrendim. Ardından dövüş eğitimi başladı. Üstadım, kaburgalarımın kırılmasına aldırmadan sırtıma ağır taşlar yükledi; ilk başlarda düştüm, canım yandı ama her seferinde yeniden kalktım. Sonunda kaslarım çelikleşti, direncim katlandı. Kiraz ağacından düşen yaprakları kılıçla havada kesmeye çalışırken tek bir yaprağı tam ortasından ikiye bölmeyi başardım; delikli bronz paranın ortasından oklar geçirdim. Üstadımın bana bahşettiği, rüzgar kadar hızlı beyaz atım Fırtına ile dağlarda geziniyor, yüzümde yine o ince peçemi taşıyordum.
Kudretim sınır tanımıyordu artık. Ufak bir su birikintisi görsem akışını yönünü değiştirebiliyor, yağan yağmuru yönetip suyun gücüyle beldeleri sel altında bırakabilecek bir yıkıma hükmedebiliyordum. Ama içimdeki tek bir duygu hiç sönmüyordu: İntikam. O Tunga’dan da, ona emir veren Lugal’dan da ailemin kanının hesabını soracaktım.
Zaman akıp gitti. Artık on sekiz yaşında, gücünün zirvesinde bir kadındım. Kumral saçlarım, fırtınalı mavi gözlerim ve bir metre yetmiş sekiz santimlik vakur duruşumla görenleri büyüleyecek bir heybete sahiptim. Tunga ise hâlâ o karanlık görüntüsü, dehşet saçan kehribar gözleri ve simsiyah uzun saçlarıyla rüyalarıma giriyordu.
Bir gün kılıcımı kuşanıp Fırtına’nın sırtına atladığımda üstadım yoluma çıktı. "Yollarımız burada ayrılıyor Akana..." dedi üzüntüyle. "Sana söylemiştim; eğer şifayı değil de intikamı seçersen, nehir seni cezalandıracak."
"Bırakayım da anamın, babamın kanı yerde mi kalsın üstadım?" diye bağırdım. "O yaratık boyumuzu yok etti, bunun hesabını canıyla verecek!"
"Ben seni uyardım evladım... Kaderini kendi ellerinle çizeceksin. Benim öğrencimsin, ne olursa olsun aklın ve yüreğin daima benimle kalacak. Şimdi git ve yolunu seç."
Üstadımın elini hürmetle öpüp gizli dağlardan ayrıldım. Sırtımda okum, belimde kılıcım ve içimde Tunga’yı yok etme arzusuyla Fırat Nehri’nin kenarına vardım. Atımı kıyıya sürüp coşkun sulara baktım.
"Nehir!" diye haykırdım. "Çekil yolumdan!"
Fakat nehir geçmeme izin vermiyordu; aksine akıntısı daha da hızlanıyor, sular kabarıyordu. Atımla kıyıda çaresizce kalakaldık. Tam o sırada nehrin karşı kıyısında Lugal’ın askerleri belirdi. Onları görür görmez sırtımdaki yaya ve oklara sarıldım. Yayımı gerip okları peş peşe fırlattım ama attığım her ok, sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi geri düşüyordu. Nehir, gazabıma aracı olmayı reddediyordu.
Aniden devasa sular bir tsunami gibi havaya kalktı. Gökyüzünü bir anda zifiri karabulutlar kapladı, bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı.
Bütün gücümle bağırdım: "Nehir... İzin ver! Onları yok edeceğim, ailemin ve boyumun intikamını alacağım!"
Ben bağırdıkça su daha da şiddetlendi. Yağmur damlalarıyla nehrin coşkun suları birleşti, etrafımda devasa bir su sütunu halinde dönmeye başladı. Fırtına savruldu, ben atın sırtından toprağa düştüm. Karşı kıyıdaki Lugal’ın adamları adeta sisli birer yansıma gibi duruyordu. Ve sonra o geldi... Vahşi, cani Tunga.
Öfkeyle ayağa kalkıp ona doğru koşmaya başladım. Bütün kudretimi kullanarak bizzat suyun kendiyle savaşıyordum. Gözlerimdeki mavilikler birer yıldırım gibi çakıyordu. "Seni öldüreceğim Tunga! Seni öldüreceğim vahşi yaratık!"
Suların içinde, girdabın tam ortasında ona doğru yürümeye çalıştım. Su etrafımda bir eksen gibi dönüyor, her hamlemde beni daha şiddetle savuruyordu. Yüzü, tıpkı benimki gibi kapalıydı; kehribar gözlerindeki o karanlık açlığı hissedebiliyordum.
Anlamıştım; intikamı seçtiğim için nehir beni kutsamıyor, beni cezalandırıyordu.
Gök ile nehir birleşti; devasa bir girdabın tam kalbinde kaybolmaya başladım. Dudaklarım son bir hırsla "İntikam..." diye sayıklarken, kulağımda nehrin o kadim, derin fısıltısı yankılandı:
* "Sen yok etmek için değil, yaşatmak için varsın..." *
Su beni derinliklerine çekti. Ama bu kez dipte sadece soğukluk yoktu; yıllar, asırlar, zamanın ve mekânın dokusu suyla beraber geleceğe doğru akıyordu. Mezopotamya’nın kerpiç evleri, arpa kokan avluları, bronz zırhlı askerleri kayboldu. Bütün bir insanlık tarihi gözlerimin önünden bir nehir gibi aktı geçti.
Gözlerimi yeniden açtığımda, 2026 yılının modern dünyasındaydım. Asırlar süren o su altı yolculuğunun sonunda, İstanbul’un betona ve denize kesmiş bir kıyısına, dalgaların koynunda vurmuştum.
KURGUMUN DEVAMI EYLÜL'DE GELECEK...
DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM .
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Bence mükemmel ötesi birşey olmuşş ne diyeceğimi bilemedimm yazmalısın abla emeğine sağlıkk 💖🌸✨
Yorum
Yorum bulunamadı.