Gökyüzü bugün her zamankinden daha sessizdi.
Aetheria'nın üzerinde uzanan sonsuz karanlığa baktım. Yıldızlar her zamanki yerlerindeydi. Bulutların arasından süzülen gümüş ışık, Astravelle Sarayı'nın kristal kulelerine vuruyor, bütün şehri olduğundan daha kusursuz gösteriyordu.
Belki de sorun gökyüzünde değildi.
Belki sorun bendeydi.
Yüzlerce yıldır ilk kez kendi evime bakıyor ve burada ne aradığımı bilmiyordum.
Ellerimi balkonun soğuk mermer korkuluğuna dayadım. Aşağıda, sonsuz bulutların arasında yüzen şehir ışıkları vardı. Birkaç yıl önce bu manzara bana huzur verirdi. Şimdi ise yalnızca üzerime kapanan bir kafesi hatırlatıyordu.
Ölümsüzdüm.
Bunu herkes bir lütuf olarak görüyordu.
Ben ise bazen bunun bir ceza olduğunu düşünüyordum.
Arkamdaki kapının açıldığını duyduğumda dönmedim.
"Burada olduğunu biliyordum."
Aven'in sesini duyar duymaz gözlerimi kapattım.
"Öyleyse beni bulmak için neden bu kadar zaman harcadın?"
Yanıma geldiğini adımlarından anladım. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra her zamanki gibi ciddi sesiyle konuştu.
"Kral seni arıyor."
"Şaşırmadım."
"Kael."
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
"Ne istiyor?"
Aven kısa bir süre sustu.
"Yarınki toplantıda nişan meselesini konuşacakmış."
İçimde bir şey koptu.
Yine aynı konu.
Evlilik...
Taht...
Görev...
Sorumluluk...
Sanki doğduğum andan beri bana ait olmayan bir hayatın içine itilmiştim.
"Ben evlenmeyeceğim."
Aven kaşlarını çattı.
"Bunu Kral'a söyle."
"Kaç kere söyledim?"
"Bu kez ciddi olduğunu anlamasını sağla."
Acı bir gülümseme yüzüme yayıldı.
"Benim ne istediğimi anlamak onun için hiçbir zaman önemli olmadı."
Aven cevap vermedi.
Çünkü ikimiz de bunun doğru olduğunu biliyorduk.
Ben Gökyüzü Krallığı'nın veliahtıydım.
Kael Vaelor.
Kral Aldren Vaelor'un tek oğlu.
Bir gün tahta geçecek olan ölümsüz prens.
Bütün bunlar benim kim olduğumu anlatıyordu.
Ama hiçbirisi kim olmak istediğimi anlatmıyordu.
Cebimden gümüş kolyeyi çıkardım.
Aven'in gözleri kolyeye takıldı.
"Hayır."
Sesi o kadar kesin çıktı ki ona baktım.
"Henüz ne yapacağımı söylemedim."
"Yüzündeki ifadeden anlıyorum."
Kolyeyi avucumda çevirdim.
Üzerindeki yıldız sembolüne baktım.
Yeryüzüne inmemizi sağlayan eski büyülerden biriydi. Gücümü gizleyecek, ölümsüzlüğümün izlerini bastıracaktı.
Bir süreliğine sıradan bir insan olabilecektim.
"Yeryüzüne ineceğim."
Aven'in yüzü gerildi.
"Bu yasak."
"Farkındayım."
"Kael, yeryüzündekiler ölümlü."
"Ben de bunu biliyorum."
"Oraya yalnız gidersen—"
"Ölmem."
Aven'in bakışları sertleşti.
"Onlardan bahsetmiyorum."
Bu kez sustum.
Çünkü ne demek istediğini anlamıştım.
Ölümlülerle fazla vakit geçirmek tehlikeliydi.
Onların hayatı bizimkinden çok farklıydı. Onlar için bir yıl uzun bir zamandı. Bizim için ise göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi.
Bir insanın ömrü bizim hayatımızın yanında yalnızca kısa bir an gibiydi.
Belki de bu yüzden gitmek istiyordum.
Ölümsüzlüğümün içinde boğulmadan önce, kısa da olsa başka bir hayat görmek istiyordum.
"Bir süreliğine sadece Kael olmak istiyorum."
Aven'in yüzündeki öfke yumuşadı.
"Ya geri dönmek istemezsen?"
Sorusu içimde beklemediğim bir boşluk açtı.
Cevap vermedim.
Çünkü bunun cevabını ben de bilmiyordum.
Kolyeyi boynuma taktım.
Bir anda bedenimin çevresindeki hava değişti.
Gökyüzünün içimde bıraktığı o tanıdık güç geri çekildi. Gözlerimdeki ışık söndü. Üzerimdeki kraliyet kıyafetleri yerini sade, koyu renkli kıyafetlere bıraktı.
Aynadaki yansımama baktım.
İlk kez kendime benzeyen birini gördüm.
Prens yoktu.
Veliaht yoktu.
Sadece Kael vardı.
"Kimseye söyleme."
Aven başını eğdi.
"Ne kadar kalacaksın?"
"Bir hafta."
Yalan söyledim.
Ne kadar kalacağımı bilmiyordum.
Belki birkaç gün.
Belki birkaç ay.
Belki de geri dönmeyecektim.
Balkonun kenarına yürüdüm.
Aşağıda bulutlar uzanıyordu.
Aven arkamdan seslendi.
"Kael."
Durdum.
"Ne?"
"Yeryüzünde kendini unutma."
Gülümsedim.
"Belki de ilk kez kendimi bulmak için gidiyorum."
Ve kendimi boşluğa bıraktım.
---
Yeryüzüne indiğimde ilk hissettiğim şey soğuktu.
Gerçek bir soğuk.
Gökyüzünde hava hiçbir zaman böyle değildi.
Ayaklarım toprağa bastığında bir süre hareket etmeden durdum. Eğilip elimle toprağa dokundum.
Gerçekti.
Aetheria'daki kusursuz kristal zeminlerden tamamen farklıydı.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Orada, çok uzakta, benim dünyam vardı.
Ama ilk defa ona geri dönmek istemedim.
Lunara'nın sokaklarına doğru yürümeye başladım.
İnsanlar yanımdan geçiyor, kimse bana dönüp bakmıyordu.
Bu tuhaf bir histi.
Özgürlük böyle bir şey miydi?
Kimsenin seni tanımaması...
Kimsenin senden bir şey beklememesi...
Kimsenin geleceğini senin yerine planlamaması...
Belki de ölümlüler hakkında yanılmıştım.
Belki kısa bir hayatın değeri, sonsuz bir hayattan daha fazlaydı.
Bunu düşünürken uzaktan gelen kalabalığın sesini duydum.
Meydana doğru yürüdüm.
Her yerde insanlar vardı.
Fenerler yakılmış, müzik çalmaya başlamıştı.
Bir adam yanımdan geçerken heyecanla konuşuyordu.
"Bu gece prenses seçimini yapacak."
Prenses?
Duraksadım.
Başka biri cevap verdi.
"Soylulardan birini seçecekmiş."
Gözlerimi kalabalığa çevirdim.
Umurumda değildi.
En azından öyle sanıyordum.
Tam o sırada müzik kesildi.
Kalabalık iki yana ayrıldı.
Ve onu gördüm.
Merdivenlerin başında duran genç kadın, ay ışığının altında herkesten farklı görünüyordu.
Üzerindeki elbisenin rengi gecenin içinde kayboluyor, saçlarının arasındaki taşlar yıldızları andırıyordu.
Ama beni asıl durduran güzelliği değildi.
Bakışlarıydı.
Kalabalığın içindeki yüzlerce insanın arasından gözleri bir anlığına benimkileri buldu.
Neden bana baktığını bilmiyordum.
Ama o anda içimde, uzun zamandır hissetmediğim bir şey oldu.
Kalbim hızlandı.
Bunun mümkün olduğunu düşünmemiştim.
Ben ölümsüzdüm.
Kalbim yüzyıllardır aynı ritimde atıyordu.
Ta ki o geceye kadar.
Prenses merdivenlerden inmeye başladı.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Kalabalık sessizleşmişti.
Ben ise hâlâ onun bana baktığını anlamaya çalışıyordum.
"Kael."
Yanımdaki yaşlı adamın sesini duyunca ona baktım.
"Efendim?"
"Sen öne geç."
"Ben mi?"
Adam gülümsedi.
"Prenses herkesi görebilmeli."
Başımı iki yana salladım.
"Ben sadece izliyorum."
Ama prenses artık bana doğru geliyordu.
Kalabalık onun için yol açıyordu.
Benim için değil.
Her adımında içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü.
Sonunda önümde durdu.
İlk kez bu kadar yakından gördüm onu.
Gözlerinde ay ışığından daha parlak bir şey vardı.
"Adın ne?"
Sesi beklediğimden daha sakindi.
Bir an gerçek adımı söylemek istedim.
Kael Vaelor.
Gökyüzü Prensi.
Ama sonra kolyeyi hatırladım.
Ben burada yalnızca Kael'dim.
"Kael."
Başını hafifçe eğdi.
"Kael..."
Adımı sanki zihninde tartıyormuş gibi tekrarladı.
Sonra elindeki Ay Tacı'na baktı.
Ben ise hâlâ ne yaptığını anlamıyordum.
"Bir sorun mu var?"
Başını kaldırdı.
Gözlerimiz yeniden buluştu.
"Hayır."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra elini kaldırdı.
Ay Tacı'nı başıma bıraktı.
Meydandaki Ay Taşı aynı anda parladı.
Gözlerim büyüdü.
Hayır.
Bu mümkün değildi.
Ay ışığı üzerimize dökülürken etrafımızdaki insanlar şaşkınlıkla geri çekildi.
Ben ise yalnızca önümde duran kıza bakıyordum.
Çünkü Ay Tacı'nın kimi seçtiğini biliyordum.
Ve daha da önemlisi...
Ay'ın neden beni seçtiğini de biliyordum.
O gece prenses, bir köylüyü seçtiğini sanıyordu.
Oysa başına tacı koyduğu adam, bendim Gökyüzü Krallığı'nın ölümsüz veliahtı...
Bölüm Yorumları