Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
KÜL RENGİ/ BEŞİNCİ BÖLÜM
Diliyle dudaklarını ıslatmış, bir eli cebinde bana bakıyordu.
Göz kırpmış, sırıtıyordu.
Tam bir şerefsizdi.
Ama hâlâ çok yakışıklıydı.
“Ah başım, vah başım, talihsiz başım,” diye sızlanarak başımı öne eğmiş, onu da arkamda bırakıp ilerliyor ve her şeye rağmen sırıtıyordum.
Bir yanım “Aranma Nilo, kaşınma Nilo.” diye beni uyarırken diğer yanım Avlu'daki Kudret misali “Kaşınıyorum, gel de kaşı.” diyordu.
Şu an kendimi bir tokatla yere sermekle, kalbimdeki yaraların acısının dinmesi için avucumu şefkatle öpüp kalbimin üstüne götürmek arasında kalmıştım.
Her ikisi de içinde bulunduğum kalabalık ortamdakilerin “Napıyor bu mal?” misali üç numaralı bakışlarına maruz bırakabilirdi.
Bu yüzdendir normalce yürüyerek samanlık alandaki en ücra yere giriş yapmış, yüzümde sigaranın vermiş olduğu mutlulukla çantama uzanıyordum ki...
Arkamda hissettiğim silüet ve daha dönmeme dahi fırsat kalmadan ağzıma uzanmış elle neye uğradığımı şaşırmıştım.
Elin sahibi diğer eliyle de kolumu bir hışımla kavramış, bedenimi bedenine yaslayıp yan yukarımdan gözlerime dikmişti bakışlarını.
Yüzü kan revan içindeydi.
Sağ gözü morarmış ve şişikti.
Onu tanıyan biri olsaydım da bu yüzü görseydim yine irkilirdim ki tanımıyordum üstelik.
Bu yüzün sahibinin elleri şu an üstümdeydi.
Altıma sıçacaktım.
“Ya Ali, ya Muhammed... Artık hanginiz müsaitseniz olurdu şu an. Sizlerden gelen bir yardım eline ihtiyacım var.”
Ellerin sahibi, ultra mega korkunç bir ses tonuyla:
“Kimsin sen?”
diyordu.
Asıl sen kimsin be adam?
Baskıcı aileden kaynaklı sigara içmek için uğradığım samanlıkta namusuma el mi uzatılacaktı?
Kimdi bu ve bunu niye dövmüşlerdi?
Derken aklıma dağdaki adamlar geldi.
Bu, yalpalayan olmalıydı.
Bunu müsait bir zamanım olursa şayet avucumdan öperek başıma kondurduğum öpücükle kutlayacaktım.
Komplo teorilerim haklıydı.
Adam yineledi:
“Kimsin sen?”
Mal gerizekalı, şu an elinle ağzımı tutuyor, benden cevap bekliyordu.
Döverken kafasına çok vurdular zaar ki başından aşağı akan kanlar bu fikrimi doğruluyordu.
Neydim ben, Mrs. Smith falan mı?
Ağzımın üstündeki, baştan beri çekmeye çalıştığım ama bir milim bile oynatamadığım elini işaret parmağımla göstermiştim.
Aynı anda:
“Ağzımı tutuyon ya.”
diyordum.
Ama dilimden çıkanlar dışarıdan anlamsız mırıltılardı.
Dediğimi bir ben, bir Allah biliyordu.
Ama sorun bu değildi.
Karşımda ki heybetli adam elini ağzımdan çekmiş, aynı saniyelerde elini boğazıma götürmüş, bedenimi kendine doğru çevirmişti.
Tehdit ediyordu:
“Eğer bağırırsan, buraya seni kurtarabileceğini düşündüklerin adım dahi atmaya başlamadan seni öldürür, buradan tüyerim. Olan sana olur.”
Kekeleyerek:
“Tamam.”
diyebilmiştim.
İçinde bulunduğum durum ataklı kalp krizi geçirmelikti ama ben konuşabiliyordum.
Enteresandı.
“Kimsin sen?” diyen sesi bu sefer sakindi ve boğazımdaki elleri sıkmıyor, yalnızca tutuyordu.
Gözlerimdeki korkuyu görmüş olmalıydı.
Bu iyi bir şeydi.
“Cevap ver.”
diye kükredi.
Bu sefer kekelemeden, oldukça sakin bir şekilde:
“Sigara içmeye geldim.”
demiştim.
“Buraya mı?”
Sesi alaycıydı.
“Kimse görmesin diye geldim buraya. Asıl sen kimsin?”
Artık karşımdakinin birilerinden saklandığını, hırpalanmış bedeni ve yaralarından anladığım kadarıyla alelade biri olmadığını anlamıştım.
“Seni ilgilendirmez kim olduğum. Al çantanı, git buradan.”
diyerek başıyla da az önce korkudan yere fırlattığım çantamı işaret ediyordu.
Sorgulamaya gerek yoktu.
Dediğini yapmış, sigaranın anasını avradını demek suretiyle toprakta topuklularımla koşmaya çalışıyordum.
Düğün evinden buraya müzik sesleri gelmeye başlamıştı.
“Seni gidi topal,” diyordu şarkı da.
İçinde bulunduğum durumda kulağımın işittiği çok manidar sözlerdi bunlar.
Toprağın üzerinde topuklularla koşmam uzayda maskesiz durmakla eşdeğerdi çünkü, az önce buraya nasıl gelebilmiştim?
Sigaranın şevki beni parmak uçlarımda süzülerek getirmiş olamazdı herhâlde.
N'olursun canım topuklum, goldluğuna ömür verdiğim kaçmamız lazım, "biraz daha durursak seni bir daha giyebilecek bir ayak bulamayabilirsin" diye dıştan konuşmaya başlamıştım. İkna olmuş olacak ki saplandığı topraktan çıkmıştı.
Tam heybetlinin yanından ayrılmıştım ki üzerimize yağan kurşunlar buna izin vermemişti.
Ben ne olduğunu anlayamadan arkamdaki heybet kolumdan kavramış, ikimizi de kurşunların gelemeyeceği tarafa çekmişti.
Artık çok geçti.
“Artık çok geç.”
diyordu.
Sesi duygusuz, bakışları ifadesizdi.
Bu durum ona yabancı değildi anlaşılan.
Ama şu an karnımda oluşan ağrı, stres altında olduğumun kanıtıydı.
Dehşete düşmüş bakışlarımla ona dönmüş, sakinliğiyle bakışmaya başlamıştım.
Bu bölümün ilk 1 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları