Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Yiğit’in o son cümlesi ve arkasını dönüp gidişi bahçedeki serin havada bir tokat gibi patladı. Gloss’lu dudaklarımı şaşkınlıkla kapatıp hırsla ayağımı yere vurdum. "Görürüz bakalım kim kimi çözüyor dağ ayısı!" diye fısıldadım arkasından, ama sesim bahçenin karanlığında eriyip gitti. Kalbim güm güm atıyordu; ne öfkeden ne de o sinir bozucu adamın yaz gecesine sinmiş o hafif odunsu ve dağ rüzgârı kokusunun havada kalan izinden... Tamamen hırstandı, valla bak!
Yatağa girdiğimde sabahın ilk ışıklarına kadar dönüp durdum. Bir yanda Cenk’in o gıcık sesi, diğer yanda Yiğit’in gözlerindeki o kapkaranlık, insanı dipsiz bir kuyuya çeken bakışlar... Ve tabii ki o meşhur "Hazal".
Sabah güneş Kadınhanı’nın üzerine neşeyle doğarken ben gözlerimin altındaki morlukları kapatıcımla amansız bir savaşa girerek örttüm. Aşağıya indiğimde evde hummalı bir hareketlilik vardı. Hatice Teyze mutfakta tepsi tepsi katmerleri pişiriyor, mis gibi kokular bütün evi sarıyordu.
Tam masaya oturduğum sırada Yiğit içeri girdi. Üzerindeki siyah tişörtü ve o umursamaz, sert duruşuyla yine karşımdaydı. Gözleri doğrudan beni buldu. Yüzünde o gıcık, alaycı tebessüm belirdi.
"Günaydın hemşire hanım," dedi tok sesiyle. "Gece uykunu alamadın herhalde? Telefon trafiği yoğundu tabii."
Elimdeki çatalı tabağa biraz sert bıraktım. "Sana da günaydın Yiğit Bey. Çok şükür iletişim kanallarım açık, yalnız kalmıyorum."
İsmail Amca gazetesinin üzerinden bize bakıp çayından bir yudum aldı. "Yiğit oğlum," dedi sesi tok bir edayla. "Madem bugün Konya merkeze ineceksin, şu un işini ve bizim dükkânın eksiklerini hallet. Lara’yı da al yanına, kızcağız günlerdir evde kapandı kaldı, bir şehir havası alsın, gezsin."
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu adamla baş başa Konya merkeze gitmek mi? Asla! Yanımdaki sandalyede oturan Zeynep’in koluna dertli dertli yapıştım hemen.
"Zeynep!" dedim, resmen fısıltıyla yalvararak. "Ne olur sen de gel! Valla bak beraber gezeriz, sana waffle alırım, ne istersen yaparım. Tek bırakma beni ne olur!"
Zeynep tam neşeyle "Ayy valla mı Lara abla? Gelirim tabii!" diye ayaklanıyordu ki Yiğit lafı ortadan kesti. Mutfak tezgâhına yaslanıp Zeynep’e baktı. Sesindeki o sert ton bir anda kardeşine karşı yumuşacık bir hal almıştı.
"Zeynep," dedi Yiğit, gözleriyle kardeşini durdurarak. "Sen gelmiyorsun abicim bu sefer. Annene yardım et, hem bir sürü iş var evde. Bir dahaki sefere seni ben öylesine götürürüm, tamam mı abim?"
Zeynep omuzlarını düşürüp dudak büktü. "Ama abi ya... Ben de gelseydim işte..."
"Söz dedim Zeynep. Bir dahaki sefere," dedi Yiğit, tartışmaya kapalı bir edayla. Sonra gözlerini bana çevirdi. "Hazırlan hemşire hanım, yolumuz uzun."
Çaresizce yukarı çıkıp üzerimi değiştirdim. On dakika sonra Yiğit’in arabasındaydım. Kadınhanı’ndan çıkıp Konya merkez yoluna bağlandığımızda arabanın içindeki sessizlik patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Rüzgâr camdan içeri vururken daha fazla dayanamadım. Bacak bacak üstüne atıp ona döndüm.
"Zeynep’i niye engelledin?" dedim hırsla. "Benimle baş başa kalmak için mi? Bıçak sırtı gibi durmandan bıktım Yiğit! Dün gece 'her şeyi çözeceğiz' derken neyi kastediyordun? Şimdi sen anlat bakalım, Hazal kim?"
Yiğit bakışlarını yoldan bir an bile ayırmadı. Direksiyonu tutan ellerinin eklem yerleri bembeyaz olmuştu. Çene kemikleri kasıldı.
"Önce şu telefondaki adamı anlatacaksın Lara. Kim o herif?"
"Cenk benim eski erkek arkadaşım!" dedim hırsla bağırmamak için kendimi tutarak. "Peşimi bırakmayan, sınır bilmeyen bir ukala! Oldu mu? Rahatladın mı? Şimdi sıra sende. Beni yedekte mi tutuyorsun? Kim bu Hazal?"
Yiğit arabayı aniden yolun kenarındaki güvenlik şeridine çekip sertçe frene bastı. Araba durduğunda emniyet kemeri göğsüme oturdu. Bana doğru döndüğünde yüzündeki o alaycı adam tamamen ölmüştü. Gözlerinde öyle çaresiz, öyle kapkaranlık ve darmadağın bir öfke vardı ki nefesim kesildi.
"Seni yedekte tutmak mı?" dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama içindeki o kırgınlık bıçak kadar keskindi. "Sen benim neyin içinde boğulduğumu sanıyorsun Lara?"
Gözlerinin içine baktım. O gururlu, dik duran adamın gözlerinde ilk defa böyle derin bir çaresizlik görüyordum. "Anlat o zaman!" dedim sesim titreyerek. "Anlat ki bileyim!"
Yiğit derin bir nefes verdi. Bakışlarını benden kaçırıp arabanın ön camına, dümdüz uzanan Konya yoluna sabitledi. Elini hırsla direksiyona vurdu.
"Eskişehir’de okurken..." dedi, kelimeler boğazına dizilerek. Devamını getiremedi. Yutkundu, göğsü şiddetle kalkıp indi. Yüzünü kapatmak ister gibi elini alnına götürdü.
"Eskişehir’de okurken ne oldu Yiğit?" dedim, içimdeki o çocuksu öfke bir anda eriyip yerini devasa bir endişeye bıraktı.
"Boş ver," dedi aniden. Sesi buz gibi çıkmıştı. Yüzündeki o acıyı bir zırhın arkasına saklamaya çalışarak başını salladı. "Boş ver ya... Senin bileceğin, senin anlayacağın işler değil bu Lara."
'Senin anlayacağın işler değil' lafı kulağımdan içeri girip doğrudan beynimin ortasında kurşun gibi patladı.
İnsana en çok dokunan şey, birinin canını yakmak için kurduğu koca koca cümleler değildir bazen. İnsanı asıl yıkan; seni bir çırpıda yok sayan, kapının ardında bırakan o tek bir küçümseyici ifadedir. 'Senin anlayacağın işler değil...' Bu cümle benim canımı öyle bir yaktı ki, sanki göğsümün tam ortasına, kalbimin en hassas yerine paslı bir bıçak sapladılar da içimde ne var ne yoksa acımasızca deşip eşeliyorlar gibi hissettim. O an soluğum kesildi; yüreğimde derin, sızlatan bir cız etme duygusu yayıldı bedenime. Göğsümün içinde bir şeyler darmadağın oldu.
Ne demek benim anlayacağım işler değil ya? diye bağırdı zihnimdeki o gururlu ve kırgın ses. Ben küçük bir kız çocuğu muyum? Aklı ermeyen, başını okşayıp kenara iteceğin, dünyadan habersiz bir çocuk mumyım ben? Ben sana daha birkaç dakika önce en savunmasız anımı anlatmışım; sen gelmiş bana 'senin aklın ermez' muamelesi yapıyorsun!
İçimdeki o devasa kırgınlık, gururumun ayaklar altına alınmasıyla birleşip kontrolsüz bir ateşe dönüştü. Göğsüm hiddetle kalkıp inerken elime geçen ilk şey kapının mandalı oldu. Hırsla mekanizmaya yapıştım. Hareket halindeki arabanın kapısını açmaya yeltendiğimi gören Yiğit’in gözleri dehşetle açıldı.
"Lara! Ne yapıyorsun, çıldırdın mı sen?!"
Kendimi arabadan aşağı atacağımdan korkan Yiğit, panik içinde direksiyonu kırıp arabayı aniden otobanın kenarındaki güvenlik şeridine çekti. Lastiklerin acı çığlığı boşlukta yankılandı, fren sesiyle birlikte araba sarsılarak durdu.
Yiğit daha emniyet kemerini çözemeden ben kapıyı hırsla açıp kendimi dışarı attım. Rüzgâr yüzüme buz gibi çarptı. Konya yolunun kenarındaki o ıssız asfaltın üzerinde, içimdeki yangınla yürümeye başladım.
"Lara! Dur dedim sana!"
Arabanın kapısının sertçe kapanma sesini ve arkamdan gelen o aceleci, ağır adım seslerini duydum. Yiğit peşimden geliyordu. Ama durmaya hiç niyetim yoktu. Adımlarımı daha da hızlandırdım, fakat boğazıma oturan o devasa yumru yüzünden nefes almakta zorlanıyordum. Bakışlarım bulanıklaşmaya başladı; gözyaşlarım artık tutamadığım bir baraj gibi yanaklarımdan aşağı süzülüyordu.
"Gelme Yiğit! Gelme peşimden!" diye bağırdım, arkama bile dönmeden. Sesim hıçkırıkların arasında titriyordu. "Gitmene bak sen! Kendi gizemli, yüksek dünyanda takıl!"
"Lara, saçmalama yolun ortasındayız! İki dakika dinle diyorum sana!" Yiğit birkaç büyük adımla aradaki mesafeyi kapatıp kolumdan yakaladı, beni kendine doğru çevirdi.
"Bırak!" diyerek kolumu hırsla çektim, gözlerimden akan yaşlar çeneme doğru süzülürken yolun ortasında durup ona doğru avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. "Bırak diyorum sana! Niye geliyorsun hâlâ peşimden? Ne istiyorsun benden ya, ne?!"
Yiğit, yüzümdeki o darmadağın olmuş ifadeyi, gözlerimden boşalan o çaresiz yaşları görünce donakaldı. Yüzündeki o sert, ulaşılmaz adam bir anda yok oldu; yerini derin bir suçluluk ve panik aldı.
"Lara... Ben öyle demek istemedim..." dedi, sesi ilk defa bu kadar kısık ve kırık çıkıyordu. Bana doğru bir adım attı ama elleri havadayken duraksadı.
"Tam olarak öyle demek istedin!" dedim, göğsüm hıçkırıklarla sarsılırken parmağımı ona doğru salladım. "Sen beni hep kenarda tutuyorsun! Bir şey anlatacakmış gibi yapıp sonra 'sen anlamazsın' diyerek kapıları yüzüme kapatıyorsun! Ben senin o tepeden bakan tavırlarını, beni küçümsemeni çekmek zorunda değilim! Ben sana içimi açtım Yiğit! Sırf sana güvendiğim için geçmişimi döktüm önüne! Ama sen benim kalbimi deştin, anladın mı? Parmaklarının ucuyla bile dokunmadın ama un ufak ettin beni!"
Gözlerimi silmeye bile tenezzül etmedim. Kalbimdeki o bıçak yarası her nefes alışımda daha da derinleşiyordu. Yiğit karşımda öylece durmuş, gözlerindeki o karmaşık ve karanlık ifadeyle bana bakıyordu. Konuşmak için dudaklarını araladı ama tek bir kelime bile çıkaramadı. Lara’nın her bir kelimesi, onun o sert ve ulaşılmaz zırhını tek hamlede delip geçmişti. Bütün o lafları, o haklı sitemleri sessizce yutmak, sineye çekmekten başka çaresi kalmamıştı.
"Konuşsanıza..." dedim, sesim pürüzlü ve kırık bir fısıltıya dönüştü. "Bağırsana yüzüme! 'Haksızsın' desene! Yine o gıcık alaycı tavrınla dalga geçsene benimle! Niye susuyorsun Yiğit?"
Yiğit derin bir nefes aldı. Göğsü şiddetle kalkıp indi, ellerini cebine sokup bakışlarını asfaltın üzerindeki küçük bir taşa sabitledi. Şakaklarındaki damarlar zonkluyordu. Yüzündeki o kasvetli, ağır ifade, içindeki fırtınanın ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu ama tek bir kelime bile edip kendini savunmadı.
"Hafife aldın beni," dedim, hıçkırığımı içime hapsetmeye çalışırken. "Ben senin yanına bir yabancı gibi gelmedim ki... Ben buraya, bu köye geldiğimden beri sanki tek sığınağım senmişsin gibi davrandım. Bütün o gıcıklıklarına, odunluklarına rağmen arkanda başka bir şey var sanıp sana adım attım. Ama sen beni kapının dışında tuttun. 'Sen anlamazsın' dedin. Meğer ben senin gözünde sadece vakit geçireceğin, başını okşayıp kenara atacağın bir çocukmuşum."
"Lara..." dedi, sesi adeta bir kuyu dibinden geliyormuş gibi boğuktu. "Lara, yapma..."
"Ne yapmayayım?" dedim, gözlerimi silip arkamı dönmeye çalışarak. "Artık neyi yapmayayım Yiğit? Kalbimi paramparça ettin zaten. Daha ne kadar kırabilirsin ki?"
Arkamı dönüp Konya yolunda rastgele ileriye doğru adım atmaya başladım. Adımlarım titriyordu, dizlerimin bağı çözülmüştü. Yiğit arabayı adımlarıma göre yavaşça yanımda sürdü. En sonunda dayanamadı, arabayı önüme kırıp sertçe durdurdu ve kapıyı açıp aşağı indi. Yüzü sapsarıydı, gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar net bir çaresizlik vardı.
"Lara, lütfen..." dedi, sesi adeta yalvarır gibiydi. "Bana istediğin kadar kız, bağır, yüzüme bakma... Ama bu sıcakta, yolun ortasında yürümene izin veremem. Yalvarırım bin şu arabaya. Seni sadece eve götüreceğim, söz veriyorum tek kelime etmeyeceğim."
Gözlerimi ondan kaçırdım. Bedenimdeki o öfke ve kırgınlık yorgunluğu öyle bir boyuta ulaşmıştı ki artık direnecek gücüm kalmamıştı. Tek bir kelime bile etmeden, yüzüne dahi bakmadan yolcu koltuğuna geçip oturdum. Kapıyı örttüğümde arabanın içine ağır, boğucu bir sessizlik çöktü.
Çantamı kucağımda sıkıca tutup dizlerimin üzerine bastırdım. İki elimle çantanın kulpunu öyle bir sıkıyordum ki, parmak boğumlarım bembeyaz olmuştu. İçimdeki o dinmeyen öfke ve kalbimdeki o deşilen yara yüzünden ellerim tir tir titriyordu. Göğsüm hâlâ düzensiz hıçkırıkların etkisiyle kalkıp iniyordu. Bakışlarımı sadece dışarıdaki akıp giden yola sabitlemiştim.
Yiğit arabayı çalıştırdı ama bir gözü sürekli bendeydi. Ellerimin titrediğini, çantamı dizlerimin üzerinde nasıl hırsla ve çaresizce sıktığımı fark ettiğinde yüzü daha da düştü. Direksiyonu tutan eli kararsızca havada kaldı, bana doğru uzatmak istedi ama cesaret edemedi. Yüzündeki o soğuk, dik duruş tamamen yıkılmış, yerini katıksız bir paniğe bırakmıştı.
"Lara..." dedi, sesi titreyerek. "İyi misin? Bak ellerin titriyor... Ne olur yapma böyle, korkutma beni."
Bakışlarımı camdan ayırmadan, sesime çelikten bir soğukluk katmaya çalışarak konuştum. "Yiğit, sanki çok umurundaymış gibi bir de böyle konuşma istersen," dedim. Her bir kelimem aramızdaki mesafeyi fersah fersah açıyordu. "Beni eve bırak."
Söylediğim her kelime Yiğit’in yüzüne bir tokat gibi çarptı. Yutkundu. Gözlerini yoldan ayırmadan çenesi kasıldı, o devasa gururu ve alaycı adam tamamen ezilip yok olmuştu.
"Peki," dedi sadece, sesi kısılarak. "Tamam."
Yol boyunca aramızda kaskatı, buz gibi bir sessizlik hakim oldu. Kadınhanı’na girip evin önüne yanaştığımızda araba daha tam durmadan emniyet kemerimi açtım. Yiğit hemen arabadan inip benimle birlikte kapıya doğru yürüdü.
Eve adım attığımızda Hatice Teyze mutfaktan çıkıp şaşkınlıkla bize baktı. "Aaa, geldiniz mi çocuklar? Hani merkeze gidecektiniz, ne oldu?"
Ben tek kelime edecek durumda değildim; boğazımdaki o yumru hâlâ oradaydı ve konuşursam yine ağlamaya başlayacağımı biliyordum. Yiğit hemen araya girip duruma açıklama getirdi. Sesi oldukça mahcup ve durgundu.
"Gidiyorduk Hatice Teyze ama... Lara biraz hastalandı," dedi Yiğit, göz ucuyla bana bakarak. "Yolda başı falan ağrıdı, midesi bulandı. Ben de zorlamayayım dedim, geri döndük."
Hatice Teyze telaşla bana doğru hamle yaparken ben kimseyle göz teması kurmadan, arkama bile bakmadan merdivenlere yöneldim.
"Ben odamdayım," diye fısıldayıp hızlı adımlarla yukarı çıktım.
Odama girer girmez kapıyı arkamdan kilitledim. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi yatağa bıraktım. Yüzümü yastığa gömdüğüm an, yol boyunca içimde zorla tuttuğum o gözyaşları sicim gibi boşalmaya başladı. Yastık gözyaşlarımla ıslanırken göğsüm hıçkırıklarla sarsılıyordu. Kalbimdeki o paslı bıçak yarası hâlâ taptaze, hâlâ yakıcıydı.
Ağladıkça içimdeki o öfke devasa bir sorgulamaya dönüştü. Tavanı izlerken gözlerimden akan yaşlar kulaklarıma doğru süzülüyordu.
Ben ne yapıyorum burada? diye düşündüm, kendi kendime kahrolarak. Ben niye sevgiyi, aşkı, değeri bu dağ başında, bu duygusuz adamın yanında arıyorum ki? Ne işim var benim Kadınhanı’nda?
İstanbul’daki hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Orada etrafımda pervane olan, tek bir sözümle modumu düzeltmek için çabalayan, beni el üstünde tutan onlarca insan varken... sırf biraz olsun huzur bulurum, belki gerçek bir duygu yaşarım diye geldiğim bu yerde düştüğüm hâle bak! Beni çocuk gibi kenara iten, küçümseyen, 'sen anlamazsın' diyerek kapıları yüzüme çarpan bir adam için mi gözyaşı döküyordum ben?
İstanbul’da beni o kadar çok seven, peşimde koşan insan vardı... diye fısıldadı içimdeki o kırgın ses. Neden burası ya? Neden geldim ki ben buraya? Niye kendimi bu kadar değersiz hissettirmesine izin veriyorum?
Kendi kendimi yiyip bitirirken gözümdeki yaşlar bir an bile durmadı. Ayna karşısına geçip baktığımda gördüğüm manzara içimi daha da acıttı. Ağlamaktan kızarmış gözlerim, dağılmış saçlarım ve o kırgın ifadem... İstanbul’daki o kendinden emin, neşeli, ışıl ışıl Lara’dan eser kalmamıştı. Yiğit benim bütün enerjimi, bütün o yaşama sevincimi bir iki cümleyle çekip almıştı sanki.
Yatağa geri uzanıp dizlerimi göğsüme doğru çektim. Küçücük kaldım o kocaman yatakta. İstanbul’u, eski hayatımı, orada bana değer veren insanları düşündükçe gözyaşlarım daha da hızlandı.
"Bir daha asla," diye fısıldadım geceye doğru, sesim hıçkırıkların arasında boğulurken. "Bir daha asla seni içeri almayacağım Yiğit. Duvarlarını sen ördün ama o duvarların arkasında kalan ben olmayacağım artık."
Bu bölümün ilk 1 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Çok güzel olmuş emeğine sağlık 🤍🤍umarım Lara İstanbul'a geri dönmeyi düşünmez 😊
Yorum
Yorum bulunamadı.