Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Bölüm şarkısı- Dedüblüman~ Sakladığın Bir Şeyler Var
Klinik çıkışında Eskişehir’in ayazı Yiğit’in yüzünü donduruyordu ama içindeki yangın çok daha yakıcıydı. Arabanın içinde dakikalarca direksiyona basılı kalan alnıyla öylece bekledi. Telefonu elinde bir taş gibi ağırdı. Lara’ya attığı o iddialı mesaj ekranın sönmesiyle karanlığa gömüldü. Aklanıp dönecekti; oysa şimdi kendi elleriyle mahkûm ettiği bir hayatın enkazı altında kalmıştı.
Kontağı çevirdi. Arabanın motoru inlerken gaza yüklenip aracı otobana kırdı. Yol, Kadınhanı’na doğru uzuyordu ama bu kez gidişi bir kavuşma için değil, bir cenazeyi kaldırmak içindi.
Aynı saatlerde Kadınhanı’ndaki evde zaman durmuş gibiydi.
Gözlerimi tavandaki ahşap kirişlere dikmiş, güneşin odaya süzülüşünü izliyordum. Hatice Teyze’nin mutfaktan gelen hafif tıkırtıları dışında bahçe sessizdi. Cenk’in arabasından inip bu odaya sığındığımdan beri içimdeki o huzursuzluk bir an bile dinmemişti. Telefonum komodinin üzerinde sessizce duruyordu. Yiğit’in Eskişehir’den attığı o mesaj zihnimde yankılanıp duruyordu: “Ya tamamen seninle, ya da tamamen yok olarak.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Gerçeğin ne çıkacağını bilmemek, hayal edebileceğim en büyük işkenceydi.
Bahçe kapısının gürültüyle açılması ve toprağı döven hızlı adımlar sesleriyle yerimden fırladım. Pencereye koşup perdeyi hafifçe araladım.
Gelen Yiğit’ti.
Ama Eskişehir’e giderken arkasında bıraktığı o öfkeli, dik durmaya çalışan adamdan eser yoktu. Üstü başı dağılmış, adımları sendeleyen, omuzları tamamen çökmüş bir adam yürüyordu verandaya doğru. Hatice Teyze sesleri duyup mutfaktan çıktı, Yiğit’in yüzünü görünce bir an duraksadı. "Oğlum... Ne oldu?" diye fısıldadı.
Yiğit Hatice Teyze’ye cevap veremedi. Başını yavaşça yukarı, benim durduğum pencereye doğru kaldırdı. Göz göze geldik.
O an, içimden bir şeylerin kopup gittiğini hissettim. Yiğit’in gözlerinde ne bir umut vardı ne de aklanmış bir adamın zaferi. Gözleri kan çanağıydı; içinde sadece devasa bir mahcubiyet, bir yıkım ve tamamıyla kabullenilmiş bir çaresizlik taşıyordu.
Hiçbir şey söylemesine gerek yoktu. O gözler, bana her şeyi anlattı. Eskişehir’den beklediğim o mucize hiç gerçekleşmemişti.
Perdeyi yavaşça kapattım. Göğsüme çöken o ağır taşla odanın ortasında kalakaldım. Merdivenlerden yukarı çıkan ağır adımlarını duydum. Adımları kapımın önünde durdu. Aramızda sadece ahşap bir kapı vardı ama ikimiz de biliyorduk: Aramızdaki o mesafe artık ömrümüz boyunca kapanmayacak kadar açılmıştı.
Kapıyı çalmadı. Sadece alçak, pürüzlü ve tamamen bitmiş bir sesle fısıldadı:
"Gelemedim Lara... Karşına bir adam olarak gelemedim."
Kapının arkasındaki o boğuk fısıltıdan sonra dışarıda derin bir sessizlik oldu. Yiğit’in adımları gıcırdayan ahşap koridorda geriye doğru sürüklendi. Merdivenleri inişini, bahçe kapısının kapanışını ve ardından verandadaki o ağır, kimsesiz sessizliği dinledim. Dizlerimi göğsüme çekip başımı ellerimin arasına aldım. Ağlayamıyordum bile; içimdeki fırtına yerini tam bir hissizliğe bırakmıştı.
Birkaç dakika sonra kapım yavaşça çalındı. Hatice Teyze’ydi.
"Kızım..." dedi, sesi titriyordu. "İyi misin?"
Kapıyı açtım. Hatice Teyze’nin yüzündeki o kederli ifade, içeride yaşanan felaketin özeti gibiydi.
"Nereye gitti?" diye sordum, sesim bana bile yabancı gelecek kadar pürüzlüydü.
"Çardağa oturdu," dedi Hatice Teyze gözlerini kaçırarak. "Elinde bir zarf var... Öylece yere bakıyor. Tek bir laf ettiremedim. Ağzından tek bir kelime çıkmıyor kızım. Ne oldu Eskişehir’de?"
Cevap vermedim. Yanından geçip yavaş adımlarla merdivenlerden indim. Verandaya çıktığımda sıcak Konya rüzgârı yüzüme çarptı. Çardakta, tahta masanın kenarında oturan Yiğit’i gördüm. Sırtı bana dönüktü. Omuzları içeri çökmüş, ellerinin arasında buruşturduğu o beyaz kâğıt parçasına bakıyordu.
Yanına kadar yürüdüm. Gölgem masanın üzerine düştüğünde başını kaldırmadı. Kaldıramadı.
"Yiğit," dedim. Bu kez adının arkasına o soğuk 'bey' takısını eklemedim. Çünkü karşımdaki adam zaten alabileceği en ağır darbeyi almıştı.
Derin bir nefes aldı, omuzları sarsıldı. Yavaşça başını kaldırdığında gözlerindeki o katı, sarsılmaz adam tamamen yok olmuştu.
"Hakkını helal et Lara," dedi, sesi adeta boğazında parçalanarak çıkıyordu. "Ben... Sana tutamayacağım bir söz verdim. Karşına temiz çıkacağım dedim. Ama olamadı. O çocuk... O çocuk benimmiş."
Masadaki buruşuk kâğıdı bana doğru biraz itti. Bakmadım bile. O kâğıtta yazanların bir önemi kalmamıştı artık. Gerçek, Yiğit’in bakışlarında mühürlenmişti zaten.
"Şimdi ne yapacaksın?" diye sordum. Sesimdeki mesafeyi korumaya çalışıyordum ama içimdeki o devasa sızı her saniye daha da büyüyordu.
"Bilmiyorum," dedi Yiğit, gözlerini tekrar masaya dikerek. "Bir çocuğun babasız büyümesine izin veremem. Hazal’la bir aile olmam imkânsız ama... O sorumluluk artık benim boynumun borcu. Buradan gideceğim Lara. Seni bu belanın, bu enkazın ortasında daha fazla yakmaya hakkım yok."
Yiğit ayağa kalktı. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı ama sanki iki farklı dünyadaydık. Arkasını dönüp bahçe kapısına doğru bir adım attığı an içimdeki o düğüm kopuverdi.
"Saçmalama Yiğit!"
Sesim bahçedeki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesti. Yiğit adımlarını dondurdu ama arkasını dönmeye cesaret edemedi. Yanına doğru birkaç hızlı adım attım.
"Saçmalama!" dedim yeniden, bu kez sesimdeki kırgınlığın yerini öfkeli bir itiraz almıştı. "Nereye gidiyorsun? Yine kaçarak mı çözeceksin her şeyi? Eskişehir’e giderken 'Karşına bir adam gibi çıkacağım' diyen sen değil miydin? Şimdi eline bir kağıt parçası tutuşturdukları gibi arkana bakmadan kaçacak mısın?"
Yiğit yavaşça bana döndü. Yüzündeki o mahcup, bitik ifade canımı yakıyordu ama geri adım atmadım.
"Ben kaçmıyorum Lara..." dedi pürüzlü bir sesle. "Ben senin yüzüne bakacak yüzü bulamıyorum. İçindeki o son güveni de yıktım ben."
"Kaçıyorsun!" dedim tam karşısında durarak. "Tek bir testle, tek bir kâğıt parçasıyla bütün gardını düşürdün! Hazal’ın ne olduğunu, nelerin peşinde olduğunu en iyi sen biliyordun. Şimdi sırf bir kağıt Pozitif çıktı diye her şey bitti mi yani? Beni burada, bu cevapsız sorularla tek başıma bırakıp gitmek kolayına geliyor çünkü!"
Yiğit yutkundu. Gözlerindeki o kabullenmiş çaresizlik ilk defa hafifçe bocaladı.
"Peki ben ne yapayım Lara?" dedi sesi ilk kez titreyerek. "Doktor orada, test orada! İçimdeki o yangınla nasıl durayım senin karşında?"
"Duracaksın!" dedim, gözlerimin dolmasına izin vermeden. "Kaçarak değil, gerçeğin sonuna kadar giderek duracaksın. Sorumluluğunu alacaksan yine al ama bu şekilde boynunu büküp 'Ben gidiyorum' diyemezsin. Beni bu hikayede tek başıma bırakıp o kapıdan çıkıp gidemezsin!"
Yiğit başını ellerinin arasından çıkarıp yüzüme baktı. Gözlerindeki o mahkûm kabulleniş, yerini ilk defa bir bocalama ve şüpheye bırakıyordu.
"Lara... Ben doktora gittiğimde 'Başka test istemem, burada yeniden yapılacak' dedim," dedi sesi kısılarak. "Gözlerimin önünde kan alındı, iki saat o koridorda bekledim. Zarf benim yanımda açıldı. Hazal değil, koskoca doktor duruyordu karşımda."
"Doktor duruyordu ama o doktoru sana öneren de, 'Takipli hastasıyım' diye seni oraya götüren de Hazal’dı!" dedim bir adım daha yaklaşarak. "Yiğit, sen öfkene ve vicdanına o kadar yenildin ki hiçbir şeyi sorgulamadın. Hazal seni tanıdığı için bu kadar rahattı. Senin o dürüst, vicdanlı tarafını kullandı. Senin o kliniğe girip tek sözle geri adım atmayacağını, resmi bir kâğıt görünce boyun eğeceğini çok iyi biliyordu!"
Yiğit’in çene kemikleri yeniden kasıldı. Zihnindeki o kilitli kapılar tek tek zorlanıyordu sanki.
"Ne diyorsun yani?" dedi, sesi fısıltı ile gürleme arasında gidip geliyordu. "Bir doktor... Koskoca tıp merkezi böyle bir şeye risk mi atar?"
"Para için, tehdit için ya da Hazal’ın kurduğu o karanlık ilişkiler için nelerin riske atıldığını sen benden iyi biliyorsun," dedim gözlerinin içine bakarak. "Senin tek yaptığın, önüne konan ilk engele çarpıp pes etmek oldu. Bana verdiğin söz bu kadar mıydı? İlk darbede arkana bakmadan kaçmak mıydı?"
Yiğit derin bir nefes aldı. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki şakaklarındaki damarlar tekrar belirginleşti. Elindeki o buruşuk test kâğıdına baktı, ardından bana... İçindeki o dik, pes etmeyen adamın kıvılcımı yeniden gözlerinde belirdi.
"Testi tarafsız bir yerde yaptıracağız," dedi aniden, sesi buz gibi ve kararlı çıkarak. "Bu kez benim seçtiğim, Hazal’ın adını bile bilmediği tam teşekküllü bir hastanede. Hazal’ı da alıp o laboratuvara kendim sokacağım."
"Şimdi kendin gibi konuşmaya başladın işte," dedim, nefesimi dışarı vererek.
Yiğit cebinden arabanın anahtarını çıkardı. Yüzündeki o yıkılmış ifade tamamen silinmiş, yerini o bildiğim gözü kara adama bırakmıştı.
"Ben Eskişehir’e dönüyorum Lara," dedi, gözlerinde zerre kadar bocalama kalmamıştı. "Hazal’ı alıp gerçeğin tam ortasına oturtacağım. Eğer o çocuk benden değilse..."
"Ben de geliyorum!"
Lara’nın bu aniden söze atılışı Yiğit’in adımlarını bahçe kapısının önünde dondurdu. Yiğit kaşlarını çatarak hızla geriye döndü.
"Saçmalama Lara! Sen hiçbir yere gelmiyorsun," dedi sert bir tonla. "Benim neyle karşılaşacağım, işlerin nereye varacağı belli değil. Sen burada kalacaksın."
"Asıl sen saçmalama Yiğit!" diyerek tam karşısına dikildi Lara. Gözlerinde en ufak bir geri adım atma niyeti yoktu. "Beni burada bırakıp yine kendi kafana göre bir bilinmeze gidemezsin. Bu mesele sadece senin değil, ikimizin meselesi artık. O arabaya ben de biniyorum! Sen arabayı çalıştırana kadar ben de yukarıdan çantamı ve telefonumu alıp geliyorum."
Lara arkasını dönüp hızlı adımlarla eve koştu. Yiğit arkasından bir an itiraz edecek gibi oldu ama Lara’nın o kararlı duruşu karşısında pes edip derin bir nefes aldı. Lara birkaç dakika içinde çantasını omzuna takmış, telefonunu cebine atmış şekilde aşağı indi.
"Bin arabaya binmesine de... Babana sordun mu?" dedi Yiğit, arabanın kapısını tutarken. "Bir şey demesin sonra? Kafamıza göre Eskişehir'e yola çıkıyoruz."
Hafifçe gülümsedim. İçimdeki o gerginliğin ortasında bile Yiğit'in bu hali içimi ısıtmıştı.
"Babam bana karışmaz Yiğit," dedim kendinden emin bir sesle. "O benim kararlarıma her zaman saygı duyar. Doğru bildiğim şeyin peşinden gittiğimi bildiği sürece de arkamda durur. Sen babamı dert etme."
Yiğit söylediğimi duyunca başını yavaşça salladı. Yüzündeki o sert çizgi bir anlığına yumuşadı. "Tamam o zaman," dedi ve sürücü koltuğuna geçti.
Ben de vakit kaybetmeden yan koltuğa oturdum. Kapıyı kapatır kapatmaz Yiğit kontağı çevirdi. Motorun güçlü sesi bahçeyi doldururken araba hızla yola koyuldu. Bu kez Eskişehir'e korkuyla ya da çaresizlikle değil, gerçeğin üzerine birlikte yürümek için gidiyorduk.
Eskişehir yolculuğu, gelirkenki o karanlık ve çaresiz havadan çok farklıydı. Arabanın içindeki sessizlik bu kez bir teslimiyet değil, fırtına öncesi bir sessizlikti. Yiğit direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Gözleri sadece önümüzdeki uzayıp giden şeritlerdeydi.
"Bana doktorun adını, klinik hakkındaki ayrıntıları tam olarak anlat," dedim sessizliği bölerek.
Yiğit bakışlarını yoldan ayırmadan derin bir nefes aldı. "Erdem adında bir adam. Hazal binaya girer girmez doğrudan adamın odasına yöneldi. Sanki kırk yıllık ahbabı gibiydi. Adamın tavırları da fazla rahattı Lara... Ben 'Yeniden kan alınacak' dediğimde bir saniye bile tereddüt etmedi. Özgüveni beni çileden çıkardı zaten."
"Çünkü senin orada resmi bir kâğıt görünce geri adım atacağını biliyorlardı," dedim, dışarıda hızla akan bozkır manzarasına bakarak. "Hazal seni çok iyi analiz etmiş Yiğit. Senin vicdanını, gururunu ve bana mahcup olmama isteğini kullandı. Sen 'Aklanıp döneceğim' hırsıyla o tuzağa kendi ayaklarınla düştün."
Yiğit’in dişlerini gıcırdattığını duydum. "Eğer o kan sonuçlarıyla oynadılarsa... Eğer bu işte bir sahtekarlık varsa, ikisini de o kliniğe gömerim Lara."
"Şiddetle hiçbir şeyi çözemezsin," dedim sakin ama net bir sesle. "Bu kez onların oyun alanında oynamayacağız. Kendi seçtiğimiz bir hastanede, bizim kontrolümüzde olacak her şey."
Eskişehir tabelasını gördüğümüzde havanın gri tonu şehre çökmüştü. Yiğit arabayı Hazal'ın kaldığı evin sokağına soktu. Aracın motorunu kapatıp bana döndü.
"Sen arabada kal," dedi, sesi sert bir tonla.
"Hayır," dedim emniyet kemerini çözerken. "Aşağıya da, o hastaneye de seninle geleceğim."
İkimiz de arabadan inip binaya doğru yürüdük. Yiğit zili çaldığında kapı birkaç saniye sonra açıldı.
Kapıyı açan kadın, duruşuyla da tarzıyla da hemen dikkat çekiyordu. Su gibi duru, ilk bakışta insanı etkileyen son derece güzel bir kadındı Hazal. Yüzündeki o masum hava, insanı ilk anda yanıltacak kadar çabasız görünüyordu. Ama bu kadar güzel ve masum durması, dürüst olduğu ya da yalan söylemediği anlamına gelmiyordu elbette. Bazen en büyük yalanlar, en kusursuz paketlerde sunulurdu.
Hazal kapıda Yiğit’i gördüğünde önce rahat bir nefes alacak gibi oldu ama gözleri Yiğit’in hemen arkasında dimdik duran, daha önce hiç görmediği bana kayınca yüzündeki o masum ifade anında buz kesti.
"Yiğit?" dedi Hazal, şaşkınlıkla bir adım gerileyerek. Gözleri şüpheyle üzerimde gezindi. "Ne işin var yine burada? Bu... bu hanımefendi kim?"
Yiğit tek bir kelime bile etmeden kapıyı itince Hazal gerilemek zorunda kaldı. Yiğit içeri adım atıp Hazal’ın tam karşısında durdu. Yüzündeki o soğuk, tehlikeli tebessümle konuştu:
"Montunu al Hazal. Gidiyoruz."
Hazal’ın gözlerindeki o şaşkınlık anında yerini derin bir paniğe bıraktı. Bakışları sürekli Yiğit’in arkasında duran bana kayıyordu. Kim olduğumu, bu hikâyede nereye oturduğumu çözmeye çalışıyor ama Yiğit’in o alev alev yanan öfkesinden soru sormaya bile fırsat bulamıyordu.
"Yiğit, sen kafayı mı yedin?" dedi Hazal, sesine yeniden o mağdur tonu vermeye çalışarak. "Sabah hastanedeydik diyorum! Doktor rapordan bahsetti, kan testini verdik. Beni daha ne kadar aşağılayacaksın? Yanındaki bu kadın kim ayrıca?"
"Yanımdaki kadının kim olduğu seni hiç ilgilendirmez!" diye kestirip attı Yiğit. Sesindeki o tehlikeli ton koridoru çınlatıyordu. "Sana montunu al dedim Hazal. İkinci kez söylemeyeceğim. O arabaya kendi ayaklarınla mı biniyorsun, yoksa ben mi bindireyim?"
Hazal, Yiğit’in şakalarının ya da geri adım atacak halinin olmadığını anladı. Yüzündeki o sahte masumiyet yerini huzursuz bir öfkeye bıraktı. Portmantodan kabanını alıp hırsla üzerine geçirdi.
"Yazıklar olsun sana," diye fısıldadı Yiğit’in yanından geçerken. "Beni rezil etmekten başka bir şey yapmıyorsun."
Binadan çıktığımızda soğuk Eskişehir havası tekrar yüzümüze çarptı. Hazal önde, Yiğit ve ben arkasında arabaya doğru yürüdük. Hazal tam ön koltuğun kapısına yönelmişti ki ben ondan önce davranıp ön kapıyı açtım ve binerken gözlerinin içine baktım. Hazal dişlerini sıkıp arka koltuğa geçmek zorunda kaldı. Kapıyı hırsla çarptı.
Yiğit direksiyona geçti, kontağı hırsla çevirdi. Arabanın içi buz gibi bir gerginlikle doluydu.
"Nereye gidiyoruz?" dedi Hazal arkadan, sesi titriyordu. "Yine o kliniğe mi?"
"Hayır," dedi Yiğit, dikiz aynasından Hazal’ın gözlerinin içine bakarak. "Devlet hastanesine gidiyoruz. Tanıdık doktorların, özel klinikteki ahbaplarının olmadığı bir yere. Başhekimlikten doğrudan müdahaleyle, sonucu benim elimle alacağım bir laboratuvara."
Arka koltuktan derin bir nefes sesi geldi. Aynadan Hazal’a baktığımda, ellerini kucağında nasıl kenetlediğini ve tırnaklarını etine nasıl geçirdiğini gördüm. O sarsılmaz, emin duruşundan eser kalmamıştı.
"Yiğit... Saçmalıyorsun," dedi Hazal, sesindeki panik artık saklanamayacak kadar netti. "Beni hastane hastane sürükleyemezsin. Ben hamileyim, stres bana zarar veriyor bilerek mi yapıyorsun?"
Yiğit cevap vermedi. Sadece gaza biraz daha yüklendi. Araba şehrin en büyük hastanesinin acil servis kapısına doğru kayarken içimdeki o düğüm yavaş yavaş çözülmeye başlıyordu. Gerçek, birkaç saat içinde tamamen gün yüzüne çıkacaktı.
Bu bölümün ilk 3 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları