Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Kan, yaşadığınız süre boyunca hayatınızda yer alır. Kandan iğrenir birçok insanoğlu fakat kan onlara, damarlarında yer alacak kadar yakındır. Lakin bir damla kan damlar yere, kimse kendisini suçlamaz. Bizim evrenimizin mantığı buydu. Bir gül düştü sessizce toprağa, kimse rüzgârı suçlamadı. Şehir ölümlere alışmıştı. Çünkü bir buzu çıplak tenine değdirirsen, büyük ihtimalle başta canın yanardı, sonra donmaya başlardın ve en sonunda soğuğa alışırdın. Şehre örnek olarak bunu verebilirdik. Aynı şekilde ilk ölümde yakınlarının canları yanar sonra bir iki konuşurlar birkaç yıl sonra ise alışırlardı. Gazeteler kısa haberler geçiriyor, insanlar birkaç gün konuşup unutuyordu. Ama kimsenin fark etmediği bir şey vardı. Ölen insanların bedenlerinde iz kalıyordu. Kırmızı bir kuru gül yaprağı. Ne kanla açıklanabiliyordu ne de mantıkla. Polis raporlarında buna dair cümle yoktu. Sadece sokaklarda fısıldanan bir isim vardı; Kandan Güller ... Kimse onların kim olduğunu bilmiyordu ama herkes var olduklarını biliyordu. En kötüsü de buydu çünkü bazı insanlar, bir gün uyanıp o gülün kendi hayatlarında açacağını düşünmeye başlamıştı
Bana gelirsek ... Yirmi iki yaşındayım.
Hayat, üzerime gelmeye devam ediyor. Annemin ölümüne alışamamışken ablamı da kaybettim. Geriye sadece babam ve hiçbir zaman anne diyemediğim üvey annem kalmıştı.
Küçükken büyümek isterdim. Şimdi ise bunun yaptığım en aptalca şey olduğunu düşünüyorum. Üvey annemin gelişinden sonra en yakın arkadaşlarımla aynı eve çıkmıştım. Evimiz dağınık değildi. Kirliydi. Birikimlerimizi bir araya getirip ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz. Kolay değil ama birlikte olduğumuz sürece her şeye dayanabiliriz bence. Benim ailem artık onlardı.
Ece Karaca, Asya Aybars ve Nisa Yalçın... Her biri benim kız kardeşimden farksızdı.
Asya evin neşesiydi. Aramızdaki en samimi insan oydu. Gülümsemesi her yeri aydınlatırdı. Kahverengi küt saçları, açık kahverengi gözleri ve buğday teniyle dikkat çeken bir güzelliği vardı. Utangaçtı ama sıcakkanlıydı. Bazen keşke bende onun kadar iyi bir arkadaş olabilseydim diye düşünüyorum. En uzun zamandır tanıştığım arkadaşımdır kendisi. Asla kavga etmezdik, birbirimize yaptığımız hiçbir şakaya alınmazdık, anlardık birbirimizi.
Ece benim ikiz kardeşim gibiydi. Aynı anda aynı şeyleri söyler, aynı şeylere güler, bazen de hiçbir şey demeden birbirimizi anlardık. En ufak utanç verici olayda göz göze gelir ve nedensiz bir mutlulukla kahkahaya boğulurduk. Dışarıdan gören bizi deli sanırdı. Bal rengi gözleri ve açık kumral saçları vardı. İkimiz bir araya geldiğimizde yapmadığımız çılgınlık kalmazdı.
Nisa ise hepimizin aklıydı. Biz düşünmeden hareket eder, o önce düşünür sonra konuşurdu. En zor zamanlarda bile sakin kalmayı başarır, paniklediğimiz anlarda bizi tek cümlesiyle kendimize getirirdi. Bazen gerçekten bizden sadece birkaç yaş büyükmüş gibi davranırdı ancak hepimiz yaşıttık. Aslında bu iyiye işaretti çünkü eğer birimizin başı bela da olursa o bizi beladan çekerdi. Kızıl saçları, kahverengi gözleri ve bembeyaz teniyle ilk bakış hep ona denk düşüyordu. Sert görünse bile onu tanıyan herkes aynı şeyi söylerdi; " Kalbi dışarıdan göründüğünden çok daha yumuşak". Aramızdaki en mantıklı kişi oydu ama ne zaman bizim saçmalıklarımıza ortak olsa, işte o zaman ortaya unutulmayacak anılar çıkardı. Yani anlayacağınız bizim dörtlüyle uğraşamazsınız. Nisa’yı saçmalıklara sokan insanlar size neler yapmaz...
Gerçi ben o kadar da saçmalıklara ortak olmuyordum. Çünkü bazen fazla abartıyorlardı. Mesela Asya geçen gün IKEA’ya girip örnek bir koltukta oturup “Burada yaşanır” demişti. Evde de Nisa tarafından güzel bir sille yemişti. Hayat çılgınlık olmazsa çekilmez diye savunmaları olurdu. Bence de öyleydi. Yaşadığım iç çatışma, gün içinde gülmemem için bir sebep değildi.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları