“Zan ile örülen her inanç, hakikatin duvarına çarptığında koca bir hiçliğe dönüşür.”
Hayat, bireyi kendi döngüsü içinde belirli bir noktaya sürüklediğinde, insan zihninde köklü bir yanılgı filizlenir: Her şeyin iyileşeceğine, bozulanın onarılacağına ve irademizle olayların akışını değiştirebileceğimize dair o naif inanç. Geçmişimizin gücüne ve köklerimizin direncine duyduğumuz güvenle, karşımızdaki insanın doğasını dahi kendi arzularımız doğrultusunda eğip bükebileceğimizi sanırız. Çoğu zaman sonuçlarını tartmadan, rasyonel bir sorgulama yapmaksızın eyleme geçeriz; fakat bu körü körüne atılımın nihayetinde elde kalan, koca bir hiçlikten ibarettir. İnsan tam da bu sıfır noktasında, varoluşsal bir çıkmazın eşiğinde o yakıcı soruyla yüzleşir: “Yukarı çıkmak mı, yoksa salt ileri gitmek mi?” Şayet yaşam, bireyi sürekli ya da belirli aralıklarla aynı kördüğüme hapsediyorsa, kişinin durup ardına bakması ve şu soruyu kendine yöneltmesi elzemdir: “Benim göremediğim, anlayamadığım hakikat nedir?”
Büyük düşünür Platon’un Anamnesis (hatırlama) kuramı, bu bağlamda sıradan bir felsefi söylemden çok daha fazlasına işaret eder. Evrendeki her dinamiğin kendi içinde işleyen bir mekanizması vardır; mühim olan, görünmezin ardındaki o çarkı fark edebilecek berrak bir bakış açısına sahip olmaktır. Bu algı düzeyi, zihinsel çerçevenin kirden arındırılmasını ve yüreğin her türlü önyargıdan uzak tutulmasını gerektirir. Gurur, bu aydınlanma sürecinin önündeki en büyük bariyerdir. Kibri bir kenara bırakıp gerçekleri olduğu gibi telaffuz edebilmek, mutlak sandığımız doğruların aslında birer zandan ibaret olabileceğini kabul etmekle başlar. İnsan doğası gereği çabuk şüpheye düşer ve kendi sanrılarına tutunur; oysa algıladığımızı ve bildiğimizi sandığımız şeyler, çoğunlukla hakikatin çarpıtılmış bir yansımasından öteye geçmez.
En nihayetinde varılması gereken sarsıcı gerçek şudur: Bir insanın özündeki karanlığı, yerleşik kötülüğü veya tahammül edilemeyen o kökleşmiş huylarını dışarıdan bir müdahaleyle değiştirmek imkânsızdır. İnsanın temel karakteristiği, o bilindik tabirle “yedisinde ne ise yetmişinde de o” olma eğilimindedir. Hatta bu psikolojik bütünlük, henüz bir ceninken şekillenmeye başlar; kişinin özü daha o vakit yoğrulur ve temel hatlarıyla sabitlenir. Dolayısıyla bireye düşen asıl vazife, başkalarının doğasını değiştirmeye yönelik o beyhude savaşa girmek değil; insan ruhunun mekanizmalarını doğru okumayı, araştırmayı ve varoluşun değişmez gerçekliklerini olduğu gibi idrak etmeyi öğrenmektir.
Bölüm Yorumları