Dışarıdan bakınca ne de iyi hayatlar vardı değil mi? Zenginlik, bolca para, kulüpler, partiler, eğlenceler ve daha nicesi. Ama bu mükemmel ötesi hayatların bir de iç yüzü vardı. En karanlık tarafları. Bu yönleri hep gizleyip kameralara oynuyorlardı. Ve bu çok can sıkıcı bir durumdu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranabilmek bizlerin en kolay yaptığı şeydi. Ama ben bunu istemiyordum. Gerçeğim neyse onu görmeliydiler. O çok imrendikleri zengin hayatına, insanların zengin olabilme umuduyla bahis oynamalarına katlanamıyordum. Karşılarına geçip zenginlikten daha önemli şeylerin olduğunu haykırmak istiyordum.
Her şeyden daha önemli olan şey sağlıktı. İnsanların göremediği şey de tam olarak buydu. Zenginler parasıyla sağlık sorununu da çözerler sanıyorlardı. Ne büyük yanılgı. Bazı hastalıklar vardı ki çözülemiyordu. Ya da çözmemize izin verilmiyordu. Zenginlikten daha önemli bir şey daha vardı: Aile! Çoğu zengin ne kadar iyi görünse de aile kavramı neredeyse hiçbirinde yoktu. Ben de bunlara dahildim.
Sen kimsin diyecek olursanız, ben Helin Atalar. Atalar Holding’in patronu olan Fırat Atalar’ın kızıyım. Henüz yirmi üç yaşında, hayatının baharında olan genç bir kızım. Bu cümleyi her duyduğumda kahkaha atma isteği oluşsa da yutmayı tercih ediyordum. Çünkü ben hiçbir zaman hayatının baharını yaşayan bir kız olamamıştım. Bir de annem vardı işte. Hülya Atalar. Beni her ne kadar sevmese de ben onu sevmeye devam edecektim.
Babam gününü şirkette veya iş yemeklerinde geçirirdi. Bazen haftalarca ya da aylarca yurtdışına giderdi, iş için. Annem ise sabahtan akşama kadar diğer zengin ailelerle birlikte vakıfa gider, yardıma muhtaç çocuklar hakkında konuşurlardı. Kendi kızı burada ölürken o hep başkalarını düşünürdü.
Bana birkaç ay önce kalp yetmezliği tanısı konulmuştu. İleri seviye olduğu için acil tedavi edilmesi gerekiyordu. Kalp nakli yapılabileceğini söylemişti doktorum. Benim tedavimle ilgilenen bir anne ve babam olmadığı için ben de durumu salmıştım açıkçası. Alışmıştım artık her şeye. Sadece ölmek istiyordum. Ne de olsa bir kurtuluşum yok gibi görünüyordu. Her hâlükârda öleceğim kesindi zaten. Buradan dönüşü yoktu sanırım.
Kalbim her geçen gün daha da ağrıyor, nefesim daralıyor ve ara sıra bayılıyordum. Bu kalp yetmezliğinin gösterdiği tepkilerdi. Korkulacak bir şey var mıydı? Evet vardı. Ölecektim. Ben ne kadar bu durumdan korkmasam da temizlikçimiz Asuman abla her zaman endişelenmişti benim için. Bir anne gibiydi o bana. Benimle sık sık vakit geçirip hiçbir şeyimi eksik etmiyordu. Annemden daha çok annelik yapması üzüyordu sadece. Onun da bir çocuğu olmuş daha yıllar önce. Ama onun da çocuğu benim gibi kalp yetmezliği varmış. Asuman abla ve eşi Caner abi masrafları karşılayamadığı için çocuğunun ölümüne göz yummuşlar. Ne acı… Çocuğun için her şeyi yapmaya hazırsın ama maddi durumun olmadığı için elinden bir şey gelmiyor… Keşke o zamanlar tanısaydım Asuman ablayı. O zaman gerekenden fazlasını verir yaşatırdım çocuğunu.
Boğazıma takılan kuru öksürükle öksürmeye başladım. Acı içinde öksürürken bir elim kalbime gitti. Bir de bu öksürük vardı canımı sıkan. Sanki öksürdükçe kalbim düşecekmiş gibi hissediyordum. Yatağımın yanındaki komodine uzanıp üzerinde su şişemi aldım. Bakışlarım el bileğime kayınca buruk bir şekilde gülümsedim. Bu hastalık yüzünden o kadar çok kilo kaybetmiştim ki, kemiklerim sayılıyordu. Suyumun kapağını açıp küçük bir yudum aldım. Kurumuş olan boğazımdan yağ gibi akıp giderken suyun içime kattığı serinliği hissettim. Odamın kapısı tıklatılınca usulca şişemi geri yerine koyup kapıya doğru “Gel.” Dedim.
Gelen beni hiç şaşırtmadı. Asuman ablaydı gelen kişi. Beni görünce her zamanki sıcaklıkla tebessüm etti. “Helin, nasılsın bugün yavrum.” Henüz ellili yaşlarının başında olan Asuman abla yanıma oturdu. Gülümsemeye çalışıp “İyiyim Asuman abla, sen nasılsın?” diye sordum. O sıra Asuman abla çekmecemin içinden ateş ölçeri çıkarıp alnıma götürdü. Ateşimi ölçtükten sonra ekrana bakıp “Ben de iyiyim güzel kızım. Ateşin bugün çok güzel. Dışarı çıkmak ister misin? Biraz hava alırız.” Deyince bakışlarım pencereye kaydı. Parçalı bulutluydu. Hafif rüzgâr esiyordu dışarıda. Asuman ablaya dönüp “Olur, çıkalım.” Dedim.
Asuman abla elindeki ateş ölçeri çekmeceye koyup kolumdan tuttu. “Gel bakalım böyle, yavaş yavaş.” O kadar halsiz hissediyordum ki, birinin desteği olmadan adım bile atamıyordum. İkimiz birlikte ağır adımlarla aşağı indik. Neyse ki evin içinde asansör vardı. Yukarı kattan aşağıya asansör yardımıyla indik. Bahçeye adım attığımızda beyaz ışık gözlerimi aldı. Bir süre gözlerimi kapalı tuttuktan sonra ela harelerimi açtım. Asuman abla ile yürüyüş yapmaya başladık. “Daha iyi misin kızım?” diye sordu. “Temiz hava iyi geldi biraz.” Diye cevap verdim.
“Baban bugün yine yurtdışı seyahatine gitti. Annen ise vakıfta. Yani baş başayız küçük hanım.” Dedi ve koyu kestane saçlarımın tepesine öpücük kondurdu. “Seninle olduğum için çok mutluyum Asuman abla.” Dedim ve ilerideki kamelyayı gösterdim. “Şurada dinlenebilir miyiz?” Asuman abla kafasını aşağı yukarı sallayıp “Tabii ki güzelim, gel dikkat et.” Dedi ve yavaş adımlarla kamelyaya doğru ilerledik.
Oturduğumda derin bir nefes aldım. Bacaklarımın ne kadar yorulduğunu daha şimdiden anlamıştım. Asuman abla da yanımdaki yerini alınca ona dönüp ilerideki boş toprağı gösterdim. “Buraya siyah gül diksek güzel olmaz mı?” diye sordum. Asuman abla elimle gösterdiğim yere baktı. “Siyah gül mü? Öyle bir çiçek var mı?” diye sordu. Kafamı onaylar nitelikte salladım. “Gerçek siyah gül nadir bulunan bir çiçektir. Ölümü, karanlık aşkı ve hüznü simgeler.” Asuman abla bana kızgın bakışlarından birini yolladı. “Neden böyle kara kara düşünüyorsun kızım? Biraz pozitif olmalıyız.” Buruk bir şekilde gülümseyip “Bir umut var mı ki Asuman abla?” diye sordum. Asuman abla bir şey diyecek gibi oldu ama sonra vazgeçip dudaklarını kapattı. Gözleri dolduğunda önüne dönüp “Ben sana taze meyve sıkayım mı? İyi gelir hem.” Dedi. Gülümseyip “Olur, senin meyve suların hep hoşuma gitmiştir.” Dedim ve ayaklanan Asuman ablayı izledim.
Eve doğru yürürken ağladığına emindim. Ne de olsa beni evladı gibi görmüş, çocuğuyla aynı kaderi yaşayan bir kız ile tanışmıştı. Bana bir şey olacak düşüncesi eminim ki onu mahvediyordu. Ama ben buydum işte. Bu kadardım. Hastalıklı bir kızdan başka bir şey değildim. Ben de isterdim yaşıtlarım gibi gezip eğlenmeyi. Ama bunlar bana lükstü. Nefes almak istiyordum sadece. Artık kalbimin ağrımadığı bir güne uyanmak istiyordum. Buydum işte. Benim hayallerim de bu kadardı. Ben Helin Atalar, sadece yaşamak istiyordu.
Derin bir iç çekip gökyüzüne baktım. Gri gökyüzü yağmurun habercisiydi. Belki de İstanbul bugün benim için ağlayacaktı. Kalbimin sızladığını hissettim. Doktorumun üzülmemi veya ani duygulardan kesinlikle korunmamı söylediğini hatırlıyorum. Ama elimde değildi işte. Ben en çok yalnızlığıma üzülüyordum ama kimse bilmiyordu. Bahçe kapısından içeri giren kişiyle bakışlarım ona döndü. Her zamanki güzelliğiyle, albenisiyle annem karşımda durmuştu.
“Bugün magazinciler evimize gelecek. Bizden röportaj vermemizi istediler. Kendine çekidüzen ver. Onların yanında Atalar soyadını kirletme.” Oturduğum yerde dikleştim. “Ne konu hakkında röportaj istiyorlar?” diye sordum. Annem siyah saçlarını omzunun arkasına attı ve bana üstten üstten bakmaya başladı. “Mutlu aile tablomuz hakkında. Baban da yoldadır şimdi, gelir birazdan.”
“Sırf magazinciler gelecek diye yurtdışı seyahatini iptal mi etti?” annem omuz silkti. “Bizim başka ne işimiz olur? Geziler, röportajlar, magazin, şirket…” kafamı olumlu anlamda sallarken evin kapısından dışarı çıkan Asuman ablayı gördüm. Elinde tepsiyle yanıma geliyordu. Annemi gören kadın adımlarını yavaşlatıp kafasını eğdi ve selam verdi. Annem güneş gözlüğünü takarken ikimize de küçümseyici bir bakış atmaktan geri durmadı.
“Anneniz erken dönmüş?” diye sorar gibi konuştu Asuman abla. Omuz silkip elinde tepsiyle getirdiği içeceği aldım. “Magazinciler gelecekmiş. Mutlu aile tablomuz hakkında bir röportaj istiyorlar. Çok mutluyuz ya.” Asuman abla derin bir iç çekip saçlarımı örmeye başladı. “Bu hayatın kuralı bu. Hayatın pislik içinde de olsa kamera gördüğün an gülümsemeyi bilmelisin.” Dedi. Haklıydı. Zenginler kadar iyi oyuncu yoktu. Herkes mutlu olduğumuzu ve hayatımızda her şeyin elimizin altında olduğunu sanıyorlardı. Ne acınası. “Saçların çok güzel oldu.” Asuman ablanın sesiyle iç çekip “Sen sevdiğin için güzeller.” Dedim. Asuman abla saçlarıma öpücük kondurduğunda “Ben seni her zaman seveceğim bir tanem.” Diyerek saçlarımı okşadı. “Sen de olmasan yapayalnız olurdum.” Diye fısıldadım.
O an kalbimin üstüne serçenin konmasıyla yerimde sıçradım. Tam kalbimin üstünde duran kuş korkmuş ve sığınacak bir yer aramış gibiydi. Yorgun gözüküyordu bir de. Serçeyi ürkütmemek için nefes alış verişimi yavaşlatmıştım. Bir hayvan olsaydım kesinlikle serçe olurdum. Dünyanın en masum hayvanlarıydı serçeler. Masum, en ufak bir şeyde zarar gören, fazla da değer görmeyen bir kuş. Serçeler ağladığında ölürlermiş. Ben de ağlarsam ölürmüşüm. Doktorum böyle demese de dolaylı olarak bunu kastetmişti.
Parmağımı usulca serçeye uzattım. Bunu gören minik kuş kaçmak yerine parmağıma doğru yaklaşmaya başladı. Kalbime konup tişörtümün üzerinde minik ayaklarıyla hareket ediyordu. Parmağım ona değdiğinde yumuşak tüylerini okşamaya başladım. Asuman abla sessizce “Serçeler korkak hayvanlardır. İlk defa bir insana konduklarını görüyorum.” Dedi. “Galiba yalnız olmadığını söylemek istiyor.” Diye ekledi ardından. Minik kuş usulca öttüğünde tebessüm ettim. “Senin adın ne serçe?” diye sordum. Kuş şefkatimin altında uyuklarken düşünmeye başladım. “Adın ne olsa… Mango’ya ne dersin?” beni anlamışçasına kanatlarını açan kuşla birlikte kıkırdadım. “Tamam senin adın Mango olsun.” Mango neşeli bir şekilde ötünce gülümsedim.
O sıra bakışlarım bahçe kapısına kaydı. Babam Fırat Atalar gelmişti. Çoğu kadının âşık olacağı türden bir adamdı. Bakışları kısa bir süre bana kayınca geri önüne dönüp eve doğru ilerlemeye başladı.
Kalbimin üstündeki minik serçe, sanki onun dinlenme noktasıymışım ve işi bitmiş gibi kanatlarını çırpıp benden uzaklaştı. Arkasından bakarken içimden Allah’a onu hep koruması için dua ettim. Aradan birkaç dakika sonra annem ve babam evin kapısından çıkıp yanımıza ilerlemeye başladı. Babam bana bakıp “Helin, hadi kızım toparlan. Magazinciler birazdan gelirler.” Dedi. Bense hiçbir şey demeyip kıyafetimi düzelttim. Annem, Asuman ablaya bakıp “Sen buralarda dolanma. İhtiyacımız olduğunda seni çağırırız.” Dedi. Asuman abla ise kısa bir süre bana bakıp tekrar anneme döndü. “Tabii ki Hülya Hanım.” Ağır adımlarla eve doğru ilerlemeye başladı.
Annem yanıma oturup eliyle saçlarımı okşamaya başladı. “Bugün mutlu bir aile olacağız. Hastalığından sakın söz etme onlara. Bu utanç verici.” Kırgın bakışlarımı anneme çevirdim. O kadar sahte görünüyordu ki hayret etmiştim. “Utanç verici, öyle mi? Nedir utanç verici olan? Benim hasta olmam mı?” annem sıkıntılı bir nefes verip saçlarımı okşamaya devam etti. “Ben kimseye Hülya Atalar’ın kızı hastaymış, dedirtmem. Hastalıklı bir kız olarak anılmak mı istiyorsun? Senin de diğer genç kızlardan farkının olmadığını bilmeliler.” Usulca annemin saçını okşayan elini ittim ve “Asıl utanç verici olan ne biliyor musun anne? Sizin sırf adım çıkmasın diye benim tedavi olmama karşı çıkmanız. Nasıl bir zihniyete sahipsiniz siz. Asıl utanç verici olan senin diğer annelerden farklı olman!”
Annem benden biraz uzaklaşıp yüzüme baktı. “Ama insan içinde daha iyi biriyiz değil mi? Bunu başaramayan çok kişi var sosyete hayatında.”
“Kameralar önünde yaptığınız oyunculuk mu?” diye lafımı söylediğimde annem derin bir iç çekti. “Biz senin geleceğin için çalışıyoruz burada. Para kazanıyoruz, iyi bir geleceğin olsun diye.” Kahkaha atınca annem ve babam bana delirmişim gibi bakmaya başladı. Ama şu an sinirden güldüğüm aşikârdı. “Hangi gelecek anne? Benim bir geleceğim mi var? Öleceğim ben.” O sıra kapıdan içeri giren kameramanlar dikkatimizi çekmişti. “Tamam kes bu zırvalıkları şimdi.” Diye fısıldadı annem öfkeyle. Zırvalıkmış. Benim ölecek olmam onlar için bir saçmalıktan ibaretti zaten. Ölmem umurlarında bile değildi.
Annem ve babam ayakta gülümseyerek magazincilerin yaklaşmasını beklediler. Ben de yavaşça ayağa kalkıp onlara bakmaya başladım. “Hoş geldiniz.” Diyen annem sevecen bir şekilde gazeteci kadının elini sıktı. “Hülya Hanım, bu ne güzellik böyle.” Gazeteci kadın ve annem sarılıp yanaklarını yanaklarına değdirdiler. Geri çekildiğinde babama baktı. “Siz de çok şık olmuşsunuz Fırat Bey. Helin,” diyerek bana dönünce gülümsemeye çalıştım. “Ne kadar güzel olmuşsun. Seni en son gördüğümde bahçede koşturup oynuyordun.” Gazetecinin bu söylemiyle üçü de sahte kahkaha attı. “Evet, doğrudur.” Diyebildim sadece. “Asuman!” annem içeriye doğru bağırınca Asuman abla koşarak yanımıza geldi. “Buyurun Hülya Hanım?” annem gelenleri gösterip “Bize ve arkadaşlara soğuk bir şeyler getir lütfen.” Lütfen kelimesi asla annemin kullanacağı bir kelime değildi. O genellikle emirler verirdi. “Tabii efendim.” Diye onaylayan Hülya Hanım koştura koştura eve girdi.
“Buyurun şöyle oturun.” Annemin komutuyla gelen kadın gazeteci oturdu ve hepimizin yüzüne tek tek baktı. “Bugün hayranlarınızın çok merak ettiği soruları size soracağız. En az biz de onlar kadar heyecanlıyız aslında.” Annem kafasıyla onaylayarak kadını süzmeye devam etti. “Tabii ki, isminizi öğrenebilir miyim? Hitap edebilmek için.” Kadın anlayışla karşılayarak ismini takdim etti. “Cansu diyebilirsiniz Hülya Hanım.” Annem memnuniyetle başını salladı. Mutluydu tabii. Birileri ona ‘hanım’ diye hitap edince egosu tatmin oluyordu. “Memnun oldum Cansu, hazırsanız röportaja geçelim. Fazla vakit kaybetmek istemiyorum çünkü yetişmem gereken bir vakıf var. Kocamın da yurtdışı seyahatine gitmesi gerekiyor.” Dedi babamın elini tutarak. Evin içinde bile birbirinin yüzüne bakmazlarken şimdi gözde çift gibilerdi.
“Tabii ki Hülya Hanım. Sizlerin boş bir vakti olmuyor maalesef.” Diye gülen kadın arkasındaki kameramana işaret etti. “Hasancığım lütfen kaydı başlatır mısın?” adını öğrendiğim kameraman Hasan, onaylayıp kaydı açtı. Eliyle ‘tamam’ işareti yaptığında Cansu Hanım konuşmaya başladı. “Evet sevgili izleyenler, bugün Atalar çiftinin evindeyiz. Söz verdiğimiz gibi sizlerin iletmiş olduğu ‘çok merak edilenler’ adlı içeriğimizin ilk bölümünü çekiyoruz.” Annem babama biraz daha yaklaşıp kameraya karşı gülümsediğinde ben de mecburiyetten tebessüm etmek zorunda kalmıştım. “Öncelikle bizi bu harika ötesi evinizde ağırladığınız için sizlere çok teşekkür ederiz.” Dedi Cansu Hanım. “Ne demek, sizlerle her zaman sohbet etmek isterim. Asıl geldiğiniz için ben teşekkür ederim.” İşte başlıyoruz. Kameralara oynama vakti.
“Uzun zamandır örnek gösterilen bir ailesiniz. Bu kadar yoğun iş temposuna rağmen aile bağlarınızı nasıl güçlü tutuyorsunuz?” Annem babama kısa bir bakış atıp konuşmayı önce o devraldı. “Bence her şey sevgi ve anlayışla başlıyor. Yoğun hayatlarımız olsa da ailemize zaman ayırmayı ihmal etmemeye çalışıyoruz. Birbirimizin yanında olmak bizim için çok önemli.” Birazdan kusacaktım sanırım. Her şeyi bilerek bu yalan anlatımları dinlemek gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Sıra babama geldiğinde “Aile, insanın sahip olduğu en değerli şeydir, Cansu Hanım. İş hayatım ne kadar yoğun olursa olsun ailemin güvenliği ve mutluluğu her zaman önceliğimdir.” Kesin öyledir baba. Kızın yataklarda çürüsün, sen de sadece işine odaklan.
Cansu Hanım gülümsediğinde kameraya dönüp “Gördünüz mü… İstanbul’un en profesyonel ve en tatlı ailesiyle karşı karşıyayız.” İçimden gelen göz devirme isteğimi bastırıp gülümsemeyi tercih ettim. O sıra yanımıza gelen Asuman abla içeceklerimizi masaya koydu ve gitti. İçeceğimizden bir yudum aldık hepimiz. Daha sonra Cansu Hanım röportajına devam etti. “Helin Hanım’ın sizin için ne kadar önemli olduğunu her röportajınızda söylüyorsunuz. Onunla vakit geçirmek için özel olarak yaptığınız şeyler var mı?” sevgisizliklerini hissettirmek, ölmemi beklemeleri… Bunlar sayılıyor mu? “Elbette. Helin bizim biricik kızımız. Onunla geçirdiğimiz her an bizim için çok kıymetli. Bir anne olarak onun her zaman mutlu olmasını isterim.” Annemin bu ‘iyi anne’ rolleri kaşlarımı çatmama neden oldu. Herkes bu gerçeği öğrense ne düşünürdü acaba? Koskoca Atalar soyadının üstünü kırmızıyla çizerlerdi sanırım. Konuşmaya babam devam etti. “Helin benim için çok değerli. Onun güçlü, başarılı ve mutlu bir kadın olması en büyük dileğim. Onun için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Ayrıca kızımla evde birlikte sürekli resim çizer, onunla buz patenine gideriz.” Dediği her şey yalandı. Babamla ne resim yapmıştık ne de buz patenine gitmiştik. Babam bana bu hayatta “seni seviyorum” bile dememişti.
“Bunlar çok güzel şeyler. Sizin aile bağlarınız herkesi imrendiriyor açıkçası. Peki, Atalar ailesi her zaman güçlü ve mutlu bir aile tablosuyla karşımıza çıkıyor. Bu görüntünün sırrı nedir?” Annem timsah gözyaşlarını göz pınarlarını doldurarak gazeteci kadına baktı. “Birbirimize saygı duymamız. Her ailenin zorlukları vardır ama önemli olan bunları birlikte aşabilmektir.” Babam bu soruya sessiz kalma hakkını kullanmıştı. Tabii, diyecek bir şeyi yoktu adamın. Cansu Hanım gülümseyerek ‘gözde’ çifte baktı. “Peki Hülya Hanım, eşinizle yıllardır iş ve özel hayatı birlikte yürütüyorsunuz. Birbirinizi hâlâ ilk günkü gibi desteklediğinizi söyleyebilir miyiz?” annem ve babam kısa bir süre birbirine baktılar. Bakışlarında ne bir sevgi vardı ne de bir anlayış. “Fırat her zaman güçlü bir insan oldu. Onun başarılarıyla gurur duyuyorum ve ilk günkü gibi seviyorum.” Dedi annem sahte aşkıyla. Babam ise ardından “Hülya benim kariyerimde en büyük destekçim, umut ışığım oldu. O olmasaydı ben buralara gelebileceğimi düşünmüyorum açıkçası.”
Cansu Hanım içeceğinden son yudumu alıp tekrar bizlere döndü. “Son sorumuza geldik Sayın Atalar, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir aile görüntünüz var. Peki kameralar kapandığında da aynı mutluluğu yaşıyor musunuz?” işte bomba gibi bir soru diye buna derim. Bize bunlarla gelin Cansu Hanım. Annem gülümseyerek karşısındaki kadına baktı. “Her aile gibi bizim de özelimiz elbet var. Ama birbirimize olan saygımız her zaman devam ediyor.” Babam kısa bir süre afalladı ama kendini çabucak toparladı. “Ben ailemin mutluluğuna kamera önünde de, arkasında da değer veririm. Onlar benim her şeyim.” Cansu Hanım bana dönüp “Peki sen Helin, sen ne demek istersin?” annem ve babamın bakışları bana döndü. Annem bakışlarını kısıp ama hâlâ gülümsemeye devam ederken cevapladım. “Annemi ve babamı çok seviyorum. Onlar iyi ki varlar. Psikolojik ve fiziksel olarak sürekli yanımdalar. Kılıma zarar gelsin istemezler. Böyle bir ailede doğduğum için çok şanslıyım.” Cansu Hanım’ın gözleri dolarken annem ve babam rahatlamış gibi arkasına yaslandı. “Sayın izleyenler, röportajımızın sonuna geldik. Umarım bu gözde hayatın gerçeğini sevmişsinizdir. Hoş, böyle güzeller güzeli bir aileyi sevmeyen olduğunu düşünmüyorum zaten.” Eliyle kestik işareti yapınca ayağa kalktılar. Kameraman da kaydı kapatıp ilerlemeye başladı. “Bizi ağırladığınız için gerçekten çok teşekkür ederiz Hülya Hanım.” Cansu Hanım, annem ve babamın elini sıktıktan sonra hızlı adımlarla bahçe kapısından dışarı çıktılar.
Annem sahte gülümsemesinin ardından yine ciddiyetini takındığında bana döndü. “Aferin, böyle uslu bir kız ol. Yoksa yapacaklarımı biliyorsun.” Hiçbir şey dememi beklemeden arabasına ilerledi. Hoş, diyecek bir şeyim de yoktu zaten.
***
Elimdeki viski bardağımı yavaşça dudaklarıma yaklaştırdım. Bakışlarım camdan dışarı, kasvetli gökyüzündeydi. Bugün yıllardır beklediğim o intikam vaktiydi. Fırat Atalar’ın benden çekeceği çok şey vardı. Sadece tek bir telefon bekliyordum. Sağ kolum olan Burak’tan gelecek o telefonu. O adam benim sayemde zenginliğin cefasını sürüyordu. Benim babam sayesinde. Şimdi ise hiçbir şey yokmuş gibi davranamazdı.
Sıkıntılı bir şekilde nefesimi verdim ve kolumdaki saate baktım. Saat beş olmuştu. Gömleğimin kollarını katlayıp ayağa kalktım. Çalışma odamda bulunan alkol raflarına ilerledim. Viski şişesi alıp bardağıma biraz daha doldurdum. Bugün içmek istiyordum. İntikamımın şerefine ve geçmişimin acılarına. Ben Araf Kayalar, bugün ilk adımını atacaktı.
Viski dolu bardağı dudaklarıma götürüp tek seferde içtim. Boğazımı yakan o saf alkol, kendime gelmemi sağlamıştı. Telefonumun çalmasıyla cebimdeki telefonu çıkardım ve ekrana baktım. Arayanın Burak olduğunu görünce kafamı sola yatırdım. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Araf Bey, kız şu an bahçede yalnız. Harekete geçiyoruz.” İşte duymak istediğim bilgi buydu. “Tamamdır. Elinizi çabuk tutun.”
“Emredersiniz.” Ve serçe, kafesine girmeye hazırdı.
Sandalyeme oturup arkama yaslandım. Sigara paketimden bir dal alıp dudaklarıma yerleştirdim. İçime uzun bir nefes çekip odaya yayılan dumanı izlemeye başladım. O sıra kapımın çalmasıyla bakışlarım kapıya döndü. “Gir.” İçeri giren hizmetçim Lisa’ydı. “Efendim, odanızı istediğiniz şekilde hazırladık.” Dudağımın köşesi tehlikeli biçimde kıvrılınca “Tamam, gidebilirsin.” Dedim. Ne de olsa misafirimiz düzgün bir oda da kalmalıydı, değil mi? Minik serçenin kafesini düzgün tutalım ki ölmesin. Ve sen Fırat Atalar. Ayaklarımın önüne kapanıp bana yalvaracağın günü dört gözle bekliyorum. Bize yaşattığın acıyı sana misliyle geri yaşatacağım. Emin olabilirsin.
Bölüm Yorumları