Yağmurun sesi bazen kurşundan daha ağır gelir.
O gece bunu öğrendim.
Miğferimin kenarından süzülen damlalar boynumdan içeri akarken elim tüfeğimin kabzasına daha da sıkı yapışmıştı. Gece görüş gözlüğünün yeşil ışığında dünya ölü gibiydi. Ağaçlar hareketsizdi. Rüzgâr bile sanki nefesini tutmuştu.
Telsiz cızırdadı.
> "Kurt-7, hedefe iki dakika."
Kalbim hızlandı.
Bu, Özel Kuvvetler'e katıldıktan sonraki ilk gerçek görevimdi. Aylarca eğitim görmüştük. Dağlarda sürünmüş, uykusuz kalmış, buz gibi sularda saatlerce beklemiştik. Eğitmenler tek bir cümleyi kafamıza kazımıştı.
> "Silah seni asker yapmaz. Kararın yapar."
O gece karar vermek zorunda kalacağımı bilmiyordum.
Önümde yürüyen Yüzbaşı Eren bir anda yumruğunu havaya kaldırdı.
Dur.
Altı kişi aynı anda donduk.
Bora diz çöktü.
Mina dürbününü kaldırdı.
Cem kulaklığını düzeltti.
Ben nefesimi tuttum.
Karşımızdaki köy haritalarda terk edilmiş görünüyordu. Yıllardır kimsenin yaşamadığı yazıyordu.
Ama karanlık bize yalan söylüyordu.
Mina fısıldadı.
"Sağ pencere."
Hepimiz aynı yere baktık.
Perdenin arkasında bir gölge vardı.
Sonra kayboldu.
Yüzbaşı Eren el işareti verdi.
İkiye ayrıldık.
Bora'yla ben sol taraftan ilerledik. Çamur botlarımızın altında sessizce eziliyordu. Burnuma pas kokusu geldi.
Köy garipti.
Kapılar açıktı.
Masalarda tabaklar vardı.
Sanki insanlar yemek yerken bir anda yok olmuştu.
El fenerimi kullanmıyordum.
Karanlığa alışmış gözlerime güvenmek zorundaydım.
Derken...
Tak.
Ayağımın altında ince bir metal sesi çıktı.
Donup kaldım.
Mayın mı?
Yavaşça aşağı baktım.
Paslanmış bir çocuk oyuncağıydı.
Bora nefesini verdi.
"Az daha kalpten gidiyordum."
İlk defa gülümsedim.
Son kezmiş.
Tam o anda...
Pat!
Uzakta gökyüzünü kırmızı bir ışık yardı.
İşaret fişeği.
Ama tuhaf olan buydu.
Bu fişek bize ateş edilerek atılmamıştı.
Bize gösterilerek atılmıştı.
Telsiz patladı.
> "Temas!"
İlk kurşun sağımızdaki duvara saplandı.
Taş parçaları yüzüme sıçradı.
Yere kapandım.
"Nişancı!"
Mina ateş etti.
Tek kurşun.
Sessizlik.
"Hedef düştü."
Eğitimlerde bunu yüzlerce kez duymuştum.
Gerçekte duyunca insanın kanı donuyor.
Koşmaya başladık.
Kurşunlar duvarlara çarpıyordu.
Cem bağırdı.
"Telsiz karışıyor!"
Parazit vardı.
Sanki biri frekansımıza giriyordu.
Tam köy meydanına ulaştığımızda her şey sustu.
Aniden.
Hiçbir ses kalmadı.
Yüzbaşı Eren eliyle çevreyi taramamızı işaret etti.
Meydandaki eski çeşmenin yanında biri yatıyordu.
Asker.
Üniforması bizimkine benziyordu.
Ama çok eskiydi.
Çamura diz çöküp nabzını kontrol ettim.
Yoktu.
Boynundaki künyeyi çıkardım.
Üzerindeki yazıyı görünce nefesim kesildi.
Üsteğmen Selim Aksoy.
Tarih...
On iki yıl önce.
"Komutan..."
Sesim titriyordu.
"Evet?"
"Bunun olması imkânsız."
Eren künyeye baktı.
Yüzü ilk kez değişti.
Çünkü Selim Aksoy resmî kayıtlarda yıllar önce şehit olmuştu.
O sırada cesedin elinde buruşturulmuş bir kâğıt fark ettim.
Parmaklarını tek tek açtım.
İçinden küçük, yanmış bir harita çıktı.
Haritanın ortasında siyah bir damga vardı.
Tek kelime.
KÜL.
O anda köyün hoparlöründen bozuk bir ses yükseldi.
> "Geç kaldınız."
Hepimiz silahlarımızı aynı anda doğrulttuk.
Ses devam etti.
> "Kül hâlâ yaşıyor."
Sonra elektrik tamamen kesildi.
Köy yeniden karanlığa gömüldü.
Ve ben ilk görevimin bir operasyon olmadığını anladım.
Bu...
Harika, hikâyeyi roman temposunda devam ettirelim.
Köyün üzerini kaplayan sessizlik, biraz önceki çatışmadan daha korkutucuydu.
Yüzbaşı Eren, haritayı elime almama izin vermedi. Siyah damgalı kâğıdı eldiveniyle dikkatlice katlayıp cebine koydu. Yüzündeki ifade değişmişti. Bir komutanın şaşırdığını ilk kez görüyordum.
"Kimse tek başına hareket etmeyecek."
Sesi her zamankinden daha sertti.
"Cesedi de alıyoruz."
Bora kaşlarını çattı.
"Komutanım, bu adam on iki yıl önce şehit olmuş görünmüyor muydu?"
Eren cevap vermedi.
Cem telsizi kurcalıyordu.
"Hâlâ parazit var. Sanki biri bizi dinliyor."
O cümle mideme yumruk gibi oturdu.
Bizi izleyen biri vardı.
Cesedi zırhlı araca taşıdıktan sonra üsse dönüş yoluna çıktık. Dağ yolları çamur içindeydi. Aracın içinde kimse konuşmuyordu.
Mina karşıma oturmuştu.
Gece görüş gözlüğünü çıkarmıştı.
İlk kez yüzünü net görüyordum.
Soğuk görünüyordu.
Ama gözlerinde yorgunluk vardı.
Bir an künyeye baktı.
Sonra başını çevirdi.
Sanki o ismi tanıyordu.
Üs kapısı açıldığında sabaha karşı dört olmuştu.
Daha araçtan iner inmez bizi doğrudan brifing odasına götürdüler.
Normal değildi.
Kapıda rütbesini tanımadığım sivil giyimli üç kişi bekliyordu.
Hiçbiri kendini tanıtmadı.
Masaya cesedin künyesi bırakıldı.
Siyah damgalı harita da yanına kondu.
İçlerinden yaşlı olan dosyayı açtı.
"Üsteğmen Selim Aksoy."
Sayfayı çevirdi.
"Şehit tarihi: On iki yıl önce."
Bir fotoğraf gösterdi.
Cesetteki adamın aynısıydı.
Odadaki hava ağırlaştı.
Yaşlı adam gözlerini bize çevirdi.
"Bu dosyayı bu geceden itibaren hiç görmediniz."
Kimse konuşmadı.
"Bu odadan çıkınca 'Kül' kelimesini ağzınıza almayacaksınız."
Eren ilk kez itiraz etti.
"Komutanım, adamın cesedini biz bulduk."
Sivil adam masaya eğildi.
"Hayır."
Sesi buz gibiydi.
"Siz hiçbir şey bulmadınız."
Toplantı bittiğinde güneş doğmuştu.
Koğuşa yürürken başım zonkluyordu.
Tam kapıyı açacakken arkamdan biri seslendi.
"Kağan."
Döndüm.
Mina'ydı.
Elinde küçük bir kâğıt vardı.
Kimse görmeden avucuma sıkıştırdı.
"Kimseye gösterme."
Hiç beklemeden uzaklaştı.
Koğuşa girer girmez kapıyı kilitledim.
Kâğıdı açtım.
Üzerinde sadece iki satır yazıyordu.
> Selim Aksoy şehit olmadı.Kül, içeriden başladı.
Altında ise tek bir tarih vardı.
Yarın. 22.30. Eski atış poligonu.
Kâğıda bakarken dışarıdan siren sesi yükseldi.
Üs alarma geçmişti.
Ve bunun bizim yüzümüzden olduğunu hissediyordum.
Bir avın başlangıcıydı.
Bölüm Yorumları