Kurmalı tüfeğimin dürbününden aşağıdaki adamı izliyordum.
Gece, şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Gökdelenlerin arasından yükselen soğuk rüzgâr yüzüme çarpıyor, uzun kızıl saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru savuruyordu. Saç tellerim görüşümü engellemeye çalışsa da gözlerimi bir an bile hedeften ayırmıyordum.
Ay, gökyüzünde tüm ihtişamıyla duruyordu. Dolunayın soluk ışığı, arada geçen ince bulutların arasından süzülerek bulunduğum çatıyı aydınlatıyordu.
Altımda uzanan şehir ise bambaşka bir dünyaydı.
Milyonlarca ışık...
Milyonlarca insan...
Milyonlarca hayat...
Ama benim için o an sadece tek bir insan vardı.
Dürbünün içindeki adam.
Nefesim sakindi.
Parmaklarım titremiyordu.
Kalbim bile olması gerektiğinden daha sessiz atıyordu.
Sanki yıllardır beklediğim an sonunda karşıma çıkmıştı.
Aslında öyleydi.
Bu anın provasını defalarca yapmıştım.
Çocukluğumdan beri.
Bana oyun oynamayı değil, hedef belirlemeyi öğretmişlerdi.
Bana arkadaş edinmeyi değil, insanları okumayı öğretmişlerdi.
Bana hayal kurmayı değil, görevimi tamamlamayı öğretmişlerdi.
Tek bir amaç uğruna yetiştirilmiştim.
Tek bir hedef uğruna nefes almıştım.
Onu öldürmek.Şimdi ise hedef tam karşımdaydı.
Yıllarca zihnimde canlandırdığım, yüzlerce kez üzerinde çalıştığım o an...
Gerçek olmuştu.
Yine de bedenim kıpırdamıyordu.
Sanki görünmez bir güç bütün kaslarımı kilitlemişti.
Tuhaf bir histi.
Çünkü korkmuyordum.
En azından korktuğumu düşünmüyordum.
Ama içimde, adını koyamadığım küçük bir ses vardı.
Fısıldayan...
Sorgulayan...
"Bundan sonra ne olacak?"
Bu soruyu yıllardır kendime sormamıştım.
Çünkü cevap belliydi.
Görev tamamlanacaktı.
Sonra sıradaki görev gelecekti.
Benim hayatım hiçbir zaman bundan ibaret olmamıştı.
Ben sadece bir silahtım.
Bana verilen hedefe yöneltilen, zamanı geldiğinde ateşlenen bir silahtım.
Silahlar düşünmezdi.
Silahlar hissetmezdi.
Silahlar tereddüt etmezdi.
Ben de etmemeliydim.
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Rüzgârın sesini dinledim.
Şehrin uğultusunu...
Uzaklardan gelen korna seslerini...
Ve kendi nefesimi.
Son kez.
Çünkü birazdan her şey değişecekti.
"Üç..."
Fısıltım rüzgârın arasında kayboldu.
İşaret parmağımı tetiğin üzerine yerleştirdim.
Soğuk metal parmağımın altında hiç yabancı gelmiyordu.
Bu hareketi çok kez yapmıştım.
Nişan almak.
Beklemek.
Ateş etmek.
Bana öğretilen buydu.
"İki..."
Parmağım yavaşça tetiğe baskı uygulamaya başladı.
Kalbim hâlâ sakindi.
Belki de fazla sakindi.
"Bir..."
Kelime dudaklarımdan tamamlanamadan silah ateş aldı.
Pat!
Sessizliği yaran kurşun sesi, gecenin içinde yankılandı.
Bir anlığına şehir bile sustu sanki.
Ardından birkaç saniyelik sessizliğin yerini insanların çığlıkları aldı.
"Bir." demeyi bekleyememiştim.
Ama buna gerek yoktu.
Kurşun çoktan hedefini bulmuştu.
Hızla dürbünden uzaklaştım.
Tüfeği yan tarafa bırakarak gökdelenin kenarına doğru yürüdüm.
Ayak seslerim beton zeminde yankılanırken rüzgâr daha da sertleşti.
Sanki gece bile ne yaptığımı biliyordu.
Demir korkuluğun önünde durdum.
Aşağı baktığımda şehirdeki düzenin birkaç saniye içinde nasıl kaosa dönüştüğünü gördüm.
İnsanlar koşuyor...
Birbirlerine bağırıyor...
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Ben ise sadece izliyordum.
Dudaklarım farkında olmadan hafifçe yukarı kıvrıldı.
Başarmıştım.
Kurşun tam hedefini bulmuştu.
Tek atış.
Tek ölüm.
Yıllardır beklenen son.
Yere bıraktığım kristal kadehe doğru ilerledim.
Kadeh, çatının soğuk zemininde ay ışığının altında parlıyordu. İçindeki koyu kırmızı şarap, şehir ışıklarıyla birleştiğinde neredeyse gerçek kanı andırıyordu.
Bir an durup ona baktım.
İlginçti.
İnsanlar genelde zaferlerini kutlamak için gülümserdi.
Benim zaferim ise sessizlikle gelmişti.
Çünkü benim için başarı...
Birinin hayatının sona ermesiydi.
Kadehi elime aldım.
Parmaklarım kristalin soğuk yüzeyine değdi.
Hafifçe çevirdim.
İçindeki sıvı, küçük dalgalar oluşturarak camın kenarlarına vurdu.
Sonra dudaklarıma götürüp küçük bir yudum aldım.
Acı bir tat vardı.
Ama şaraptan değildi.
Belki de yıllardır hissetmediğim bir şeyin tadıydı.
Boşluk.
Zaferin tadı...
Şaraptan bile güzeldi.
En azından bana böyle öğretmişlerdi.
Başarı hissedilirdi.
Başarısızlık ise cezalandırılırdı.
Başka bir seçeneğim yoktu.
Hiç olmamıştı.
Kadehi tekrar yere bıraktım.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savururken yan tarafta duran mikrofona uzandım.
Bu gece sadece hedefimi ortadan kaldırmakla kalmayacaktım.
Bıraktığım izi herkes görecekti.
Mikrofonu elime alıp doğruldum.
Başparmağımla açma tuşuna bastım.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı.
Sonra...
Sesim şehrin anons sistemlerinden yankılanmaya başladı.
"Selam!"
Tek kelime.
Ama yeterliydi.
Aşağıdaki insanlar başlarını kaldırmaya başladı.
Binlerce göz aynı anda bana çevrildi.
Gökdelenin tepesinde duran, rüzgârın içinde kaybolan bir siluet...
Kimse kim olduğumu bilmiyordu.
Ama herkes beni görebiliyordu.
"Biraz geri çekilin."
Sesim sakindi.
Fazlasıyla sakindi.
"Kendinize dikkat edin."
Kısa bir duraksama oldu.
Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.
"Kan üstünüze sıçramasın..."
Bir saniye bekledim.
"Ya da sıçrasın."
Yanımda duran kan dolu kovaya baktım.
Bu görüntü bana garip bir şekilde tanıdık geliyordu.
Sanki daha önce defalarca yaşamıştım.
Sanki bu anın her saniyesi zihnime kazınmıştı.
Ama neden?
Bu düşünce bir anlığına zihnimden geçti.
Sonra hemen bastırdım.
Düşünmek yoktu.
Sadece görev.
Kovayı iki elimle kavradım.
Ve aşağı doğru çevirdim.
Kıpkırmızı sıvı, gecenin karanlığında gökyüzünden aşağı doğru süzülmeye başladı.
Şehir ışıklarının arasında kırmızı damlalar kaybolurken aşağıdaki kalabalık dehşet içinde kaçıştı.
Çığlıklar...
Koşuşturmalar...
Panik...
Hepsi birbirine karıştı.
İnsanların korkusu, gecenin sessizliğini parçalıyordu.
Ve ben...
Sadece izliyordum.
Tuhaf olan şuydu.
Bunu yaparken hiçbir şey hissetmiyordum.
Mutluluk değildi.
Heyecan değildi.
Sadece...
Boşluktu.
Belki de beni asıl korkutan şey buydu.
Yaptığım şey değil.
Bunu yaparken hiçbir şey hissetmememdi.
"Cehennemde görüşürüz!"
Sesim bütün şehirde yankılanırken korkuluğa doğru yürüdüm.
Demir korkuluk ay ışığında soğuk bir şekilde parlıyordu.
Elimi üzerine koyduğumda metalin soğuğu avucuma geçti.
Bir adım daha attım.
Sonra tek bir hareketle korkuluğun diğer tarafına geçtim.
Ayağımın altında yalnızca birkaç santimetrelik dar bir zemin vardı.
Altımda...
Yüzlerce metre boyunca uzanan boşluk.
Rüzgâr bu yükseklikte daha sertti.
Saçlarımı savuruyor, üzerimdeki kıyafetleri titretiyordu.
Ama korkmuyordum.
Çünkü korku, kaybedecek bir şeyi olan insanlar içindi.
Benim neyim vardı ki?
İsmimden bile emin değildim.
Bir geçmişim yoktu.
Bir hayalim yoktu.
Sadece görevim vardı.
Ve artık o da bitmişti.
Bir elimle korkuluğa sıkıca tutundum.
Aşağı baktığımda şehir, sanki benden çok uzakta başka bir dünyaya aitmiş gibi görünüyordu.
İnsanlar...
Arabalar...
Işıklar...
Hepsi küçülmüştü.
Bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm her şey, şu an ayaklarımın altında anlamsız birer noktadan ibaretti.
Diğer elim yavaşça sweatimin cebine uzandı.
Parmaklarım soğuk metale dokunduğu anda gözlerimi kapattım.
Garipti.
Bu kadar çok kez ölümle karşılaşmıştım.
Ama ilk defa kendi sonumu kendim seçiyordum.
Belki de hayatımda aldığım ilk gerçek karardı bu.
Çünkü şimdiye kadar yaptığım hiçbir şeyi ben seçmemiştim.
Nerede duracağımı...
Kimi hedef alacağımı...
Ne zaman ateş edeceğimi...
Hepsi bana söylenmişti.
Ama bu...
Bu benim kararımdı.
Silahı cebimden çıkardım.
Ay ışığı metal yüzeyinde kısa bir an parladı.
Yüzlerce insan aşağıdan bana bakıyordu.
Ama ilk defa onların ne düşündüğü umurumda değildi.
Çünkü kimse beni gerçekten tanımıyordu.
Belki ben bile kendimi tanımıyordum.
Silahın soğuk namlusunu çenemin altına yerleştirdim.
Derin bir nefes aldım.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu.
Bir anlığına...
Sadece bir anlığına...
"Yaşamak istiyor muyum?" diye düşündüm.
Ama bu sorunun cevabını bilmiyordum.
Çünkü ben hiç yaşamamıştım ki.
Sadece görev yapmıştım.
Sadece hayatta kalmıştım.
Belki de ikisi aynı şey değildi.
Gözlerimi kapattım.
Aklımdan tek bir düşünce geçti.
Bitti.
Ve hiç tereddüt etmeden tetiğe bastım.
Her şey sessizleşti.
Ne şehrin sesi kaldı...
Ne rüzgâr...
Ne de insanların çığlıkları.
Sadece boşluk vardı.
Bedenim artık bana ait değilmiş gibi hissettiriyordu.
Ayaklarım zeminden ayrıldı.
Bir anlığına havada asılı kaldım.
Sonra...
Düşmeye başladım.
Rüzgâr yüzüme sertçe çarpıyordu.
Ama bu sefer farklıydı.
Az önce korkulukta dururken hissetmediğim şeyi şimdi hissediyordum.
Bir boşluk.
Bir eksiklik.
Sanki zihnim, bedenimden önce düşüyordu.
Gözlerimi açtım.
Gökyüzü yukarıda kalmıştı.
Dolunay gittikçe uzaklaşıyordu.
Şehir ışıkları ise hızla yaklaşıyordu.
Ama garip olan...
Hiçbir pişmanlık hissetmememdi.
Çünkü geride bırakacağım bir hayatım yoktu.
Bir geçmişim yoktu.
Hatırladığım güzel anılar yoktu.
Belki de en acısı buydu.
Bir insan ölürken hayatı gözlerinin önünden geçerdi.
Benimse aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
Çünkü hiçbir şey yaşamamıştım.
Başarmıştım.
Onu öldürmüştüm.
Görev tamamlanmıştı.
...
Fakat yalnızca birkaç saniye sonra fark ettiğim şey, bütün düşüncelerimi paramparça etti.
Bir şey yanlıştı.
Çok yanlıştı.
Çünkü ölüm böyle hissettirmezdi.
Ben bunu biliyordum.
Ama neden?
Neden hâlâ düşüyordum?
Neden hâlâ düşünüyordum?
Neden...
Neden ölmemiştim?
Göz kapaklarım ağır ağır aralandı.
Bir anda ciğerlerime dolan hava ile doğruldum.
Boğazımdan istemsiz bir ses çıktı.
Panikle etrafıma baktım.
Duvarlar...
Dolap...
Yatak...
Tanıdık eşyalar.
Hayır.
Bu mümkün değildi.
Evimdeydim.
Odamdaydım.
Yatağımdaydım.
Titreyen ellerime baktım.
Sonra göğsüme...
Çeneme...
Başımın arkasına...
Hiçbir şey yoktu.
Ne yara...
Ne kan...
Ne acı.
Sanki birkaç dakika önce yaşadığım ölüm hiç olmamıştı.
Ama olmuştu.
Bundan emindim.
Çünkü o anı bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum.
Tetiğin sertliği...
Silahın geri tepmesi...
Boşluğa düşerken yüzüme çarpan rüzgâr...
Hepsi gerçekti.
Bedenim bana aksini söylese bile...
Zihnim gerçeği biliyordu.
Fısıltı gibi tek bir kelime dudaklarımdan döküldü.
"Rüya mıydı?"
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra başımı yavaşça iki yana salladım.
Hayır.
Bu bir rüya değildi.
Çünkü bazı kâbuslar...
Uyanınca bitmezdi.
Bazıları...
Yeni başlardı.
🍷🍷🍷
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Çok güzel olmuş. ✨🌸 yeni bölümü heyecanla bekliyorummmmm
Yorum
Yorum bulunamadı.