Eldoria ile Warlax’ı ayıran o devasa taş köprüye adımımı attığımda, sisin buz gibi nemi yüzüme çarptı. Aşınmış taşların altında çağlayan hırçın dalgaların sesi kulaklarımda uğulduyor, havadaki o yoğun büyü kokusu genzimi yakıyordu. Burası Oxinoxis'ti; ne ışığın ne de karanlığın hüküm sürdüğü, dokuz ırkın bir araya geldiği tek yer.
Elim istemsizce göğsüme gitti. Kıyafetlerimin arasında gizlediğim eski lonca kolyemin soğuk metalini parmaklarımın arasında hissediyordum.
Gerçekten buradaydım ve bugünden itibaren beni neyin karşılayacağını bilmiyordum.
“Sence bu yıl canlı yem olmadan ilk dersi bitirmemiz mümkün mü?”
Yanımdan gelen sesle irkildim. Wixie, sırtındaki ağır çantayı biraz daha yukarı çekmeye çalışırken esen rüzgâr zaten dağınık olan kısa kızıl saçlarını daha da dağıtıyordu. Kehribar rengi gözlerinden enerji fışkırıyordu resmen! Elakt ırkının o dinamik ve ele avuca sığmaz havası duruşuna yansımıştı. Cadılar daha doğrusu Elakt olarak biliniyorlardı. Cana yakınlardılar ve biz Geltlerle iyi geçiniyorlardı; diğer ırkların aksine tabii...
“Zlaxlar ve Mitzalar aynı çatı altındayken bizi yem yapmalarına gerek kalmaz Wixie,” dedim gözlerimi köprünün sonundaki demir kapıdan ayırmadan. Oraya doğru yürürken bir yandan da etrafı inceliyordum. “Birbirlerini yerler.”
“Ya da ikisi de birleşip bizi çiğnerler,” diye fısıldadı Seth arkamızdan. Demir kapılardaki sarmaşık işlemenin ortasında duran beyaz tüy amblemiyle bakıştık. Kalın surların ve bekçi kulelerinin tepelerindeki taştan oyulmuş yaratık figürleri bizi selamlıyordu. En son buraya geldiğim gün bir an gözlerimin önünden geçti sanki.
Gün batmak üzereydi, büyük eli başımın üzerinde, saçlarımın arasında gezinmişti. Uzanıp dudaklarını yaklaştırıp tenime bir buse kondurmuştu.
“Endişelenme ufaklık, hep seninle olacağım. Benimle gurur duymalısın.”
“Dikkatli ol abi.”
O çembere girdiğinde, gözlerinde o insanlığın yok olduğuna şahit olmuştum. Abim Clent'in artık tanıdığım kişi olmadığını en acı şekilde fark etmiştim. Uzanmak için hareketlendiğimde Seth beni tutmuştu. Abim Akusların tarafına çekiliyordu.
Bir Akus olmuştu.
Bir yırtıcı.
Warlax'tan biri.
Bana baktığında gözlerinde sadece o içgüdü vardı:
“Av.”
O günden beri hiçbir şey aynı olmamıştı. Abime defalarca kez kızmış ve onun için ağlamıştım. Onu iki yıldır görmüyorum. Büyük demir kapılardan geçerken içerideki kalabalık bölük bölüktü. Her ırk kendi arasında toplanmış gibiydi; kimse kimseyle yakınlaşmak istemiyordu. Özellikle Warlax ve Eldoria ırkları... Onlar için barış sadece kâğıt üzerindeydi sanki ve bunu göstermekten çekinmiyorlardı.
“En azından herkes bir konuda hemfikir,” dedi Wixie yanımda ama biraz düş kırıklığına uğramış görünüyordu. Onun barış konusunda ne kadar heyecanlı olduğunu biliyordum. Küçükken hep bir gün Warlax’a gitmekten bahsederdi. Orayı neden sevdiğini anlayamıyordum. “Böylesi daha iyi, değil mi?”
Bir an için Seth'in kasları gerildi ve bakışlarını kaçırdı. “Sanırım pek değil,” dediğinde ne demek istediğini anlamadım. Sırtımı ürperten bir yoğunluk hissettiğimde Seth, “Zlaxlar...” diye fısıldadı. Ses tonundan ne kadar gerildiğini anlayabiliyordum. Zlaxlar biz Geltlerle beslenirdi; insan kanıyla.
Başımı çevirip üzerimde hissettiğim ürpertici bakışların sahibiyle göz göze geldim. Kalabalığı yararak bize doğru ilerlerken ona bakmaya devam ettim. Cüsseliydi ve güçlü görünüyordu, teni yıllarca güneşten mahrum kalmış gibiydi. Gözlerindeki cehennem kırmızısı resmen alev alevdi. Bedenim gerildi.
Raiden...
Zlaxlardan biri, takıntılı ve tehlikeli.
Tam önümde durdu, boy farkı çok belirgindi ve o bundan yararlanarak üzerime eğildi. Kan kırmızısı dudaklarında bir gülümseme peydah olurken gölgesinin karanlığı beni yutuyordu. Alçak sesindeki soğuk tehdit kemiklerime kadar ulaştı: “Cüretkâr bir insan...” Sesi avluda yankılandı. “...Burada kaç gün dayanacaksın?”
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine atıyordu, içgüdülerim bana çığlık atıyordu. Kaçmamı söylüyordu çünkü bedenim biliyordu: O bir avcı. Çenemi yukarı kaldırdım ve doğrudan gözlerinin içine baktım: “O halde saymaya başla Raiden.”
Raiden'ın gülümsemesi bir çiçek gibi solarken bir adım daha yaklaştı. Nefesinin sıcaklığını tenimde hissederken “Tehlikeli sulardasın Gelt kızı...” diye hırladı mırıldanır gibi. O sırada tüm sesler kesildi, herkes durdu. Havadaki yoğun büyü kokusu buz kesti, çanlar tüm Oxinoxis ve ötesine ulaşırken rüzgâr bile uğuldamayı kesmişti. Kalabalık kendiliğinden ikiye ayrılırken ortamdaki sıcaklık bir anda düşmüştü sanki.
Mitzalar geliyordu.
Hoş bir rüzgâr etraftaki ufak yaprakları havalandırırken sis azalmaya başlamıştı. Bir grup akademiye doğru ilerlerken gökyüzünden iniyordu kimisi. Mitzalar belki de çok kibirli olmalarıyla bilinirler ama onları kim suçlayabilir ki? Mükemmel görünüyorlardı. En önde Hawk vardı. Üzerinde kadim soylarının ulaşılmaz asaletini taşıyordu. Yanında bir başka Mitza olan Corvus; platin saçları ve simsiyah gözleriyle, tiksintiyle insanların üzerinde geziniyordu.
Raiden homurdanarak geriye, gölgelere çekildi. Mitzaların varlığı bile Zlaxların dişlerini sökebiliyordu. Hawk’ın gözleri bir an Raiden'ın geri çekilen bedenine ve hemen ardından benim gözlerime kaydı. Bir an nefesimi tuttum. Gözleri; ne tiksintiyle ne de açlıkla bana bakıyordu. Sadece sessiz bir zamansızlıkla doluydu.
Siyah gözlerindeki yoğunluk bir karadelik gibi bakan kişiyi içine çekiyordu sanki. Arkasında kıpırdanan bir ses duydum ama hiçbir şey göremiyordum, sadece o. Corvus, Hawk’ın bakışlarını takip etti. Beni görmek sanırım pek hoşuna gitmemişti. Mırıldandı Hawk’a, mesafeli bir sesle: “Bulanık kanlılara bakmayı kes Hawk. Mitzaların bakışı bir Gelt’e değer katamaz.”
Gelt. İnsanlara böyle diyorlar. Gözden çıkarılabilir, kolay.
Hawk, Corvus’u duymamıştı bile. Hâlâ sanki tüm evrenin sırrı yüzümde saklıymış gibi bana bakıyordu. O kısa ve dondurucu anda, Mitzaların kudretini iliklerime kadar hissediyordum. Onların o mutlak gücü ve benim insan çaresizliğim, sisin ortasında çakıştı. Tam o sırada, kıyafetlerimin arasına gizlediğim kolyem göğsümü bir ateş gibi yaktı. Ufak bir sıcaklık önce kalbime ve ardından kolyeye yayılmaya başladı. Tenimi inceden yakıyordu.
Gözlerimi yummak ve acıdan iki büklüm olmamak için kendimi zorlarken Oxinoxis'in surlarından gürleyen çan sesleri yükseldi. Her öğrencinin bakışı oraya dönerken kolyemin sıcaklığının soğuduğunu hissetmek rahatlamamı sağlamıştı. Amfinin üzerindeki yüksek balkonda beliren, altın zırhıyla duran Oxinoxis'in Rektörü tüm dikkatleri üzerine çekerken gür bir sesle konuştu:
“Bu kadar gürültü yeter, öğrenciler!” dedi ve sanki yaptığı şey onun canını sıkıyormuş gibi bir nefes verdi. “Ben Rektör Valerius. Kısaca Oxinoxis’in...” Yaralı yüzü ve griye kayan teni bir Omino olduğunu vurgulamak ister gibiydi. Gri birer ok gibi olan gözleri her birimizi tarıyordu. “Oxinoxis surları içerisinde ırklarınızdaki yeriniz, halk arasındaki unvanınız, krallık tahtlarınız ya da kanınızın ayrıcalığı kapının dışında kalır.” Özellikle Mitzalara ve Zlaxlara bakarak konuşmaya devam etti, sanki sesiyle tüm krallığa kendini kanıtlıyormuş gibi: “Burada sadece iki taraf var: İttifakı koruyanlar ve o ittifak altında ezilenler. Artık barış dönemindeyiz. Birbirinizin boğazına sarılmak istiyorsanız bunu kurallara göre yapın…”
Oxinoxis’in de kendine özgü kuralları vardı; düellolarda meydan okumak, ölümüne savaşmak mümkündü. Tabi bunun için her iki tarafın da rızası olmalıydı. Her öğrencinin bunu yapması mecburiydi ve eğitim dönemi boyunca Oxinoxis'te kalınmalıydı.
Rektör konuşmaya devam ederken diğer ırklar pek kulak asmıyordu. Seth yanımda huzursuzca kıpırdandı bir kez daha. “Hayatta kalma rehberi gibi,” dedi. Aslında kolay yem değildi; iri cüssesi ve sert mizacı vardı. Her ne kadar böyle görünse de kalbi de bir o kadar hassastı. Dudaklarım bir tebessüm ile kıvrıldı. “Onu suçlayamazsın. Geçen yıl bir Zlax sadece gözlerine baktığı için iki Gelt’i öldürdü…” Omuz silktim ve koyu kahverengi gözlerine baktım. “...Kabul etmemiz lazım Seth, güçlü olmalıyız. Çünkü burası onlar için sadece mutfak ve biz yürüyen, konuşan yemekleriz.”
─── ・ 。゚☆: .☽ . :☆゚. ───
Rektör Valerius’un konuşması biterken küçük yardımcı Fleyler ortaya çıktı. Onları orman dışında görmek çok daha büyüleyiciydi. Minik kanatlarını her çırpışı öyle hızlı bir reflekste oluyordu ki kanatlarından düşen büyü tozları havaya karışıyordu. Kimse bir Fley’i bu kadar yakından göremezdi ama bu yıl Fleyler Oxinoxis'te hizmet vermeyi kabul etmişti. Fleyler, yani periler, ormanda yaşar ve orayı korurlardı. Elementlere göre sınıflanıyorlardı. Bizi yönlendiren bir Trakt'tı; toprak perisi. Üzerinde küçük, zarif vücudunu saran deri kıyafetler vardı. Yüzü ufak ve yumuşaktı. “Beni takip edin, ders programınıza göre size eşlik edeceğim,” dedi hoş bir sesle. Tıpkı yağmurun bir yaprağa vurması gibiydi sesi. İnce bir tınıyla ama anlaşılır bir şekilde konuşuyordu.
Oxinoxis'in yıldız şeklindeki köşelerinden birindeki kütüphane binasına ilerliyorduk. Oxinoxis genel olarak kalın taşlarla yapılmıştı. İki ayrı bina gibi duruyordu yapı. Bir tarafı daha karanlık gibiydi ve genel olarak gotik mimari ile karışmış bir sadeliği içeriyordu. Bu iki kelimeyi aynı cümle içinde kullanmak ne kadar ulaşılmaz geliyorsa, akademi o kadar ulaşılmaz görünüyordu aslında. İçerisi oldukça büyüktü; sulak bir kesimde büyüyen ağaçlar misali uzanan kitap rafları ve parşömenlerle doluydu burası. İnsanların da kullanabilmesi için merdivenler yerleştirilmişti. Yukarı doğru uzanıyor, tepesindeki çatıda ise devasa bir ışık taşıyla aydınlatılıyordu.
Eğitmen Siora sarı saçlarını geriye doğru ittirdi ve ellerini iki yana açarak masaya yaslandı. “Merhaba gençler. Beni tanımayanlar için, adım Siora. Sizin Irklar Tarihi öğretmeninizim.” Wixie heyecanla yerinde kıpırdanıyordu. “O da bir Elakt,” dedi heyecanlı bir fısıltıyla. Elaktlar genel olarak ticari alanda ya da güzellik alanında işlere girerlerdi; eğitmen olmak isteyen pek Elakt yoktu.
O sırada Eğitmen Siora parmağını kaldırıp çevirdiğinde elinin etrafında mor bir parıltı belirdi. Arkasında duran uzun ağacın kovuklarının birindeki parşömenler arasından biri kendi kendini kopyalayıp ellerimize ulaştı. “...İlk konumuz: Barış Antlaşması.”
Kopyalar elimize ulaştığında şaşırmamak elde değildi. Anlaşma kâğıdının her bir ayrıntısı birebir kopyalanmıştı. Elimde örselenmiş parşömeni açtım, içinde her madde bulunuyordu:
● Zlax, Akus ve Foltlar bundan böyle Geltler ile beslenmeyecek.
● İki krallık arasında herhangi bir saldırıda bulunulmayacak.
● Gerekli durumlarda her iki krallığın temsilcilerinin oy birliği ile karar alınacak.
Maddeleri okurken Eğitmen Siora konuşmaya devam etmişti: “Bu, Eldoria ve Warlax arasındaki büyük antlaşma; dokuz soyun iyiliği ve eşit iradesi ile imzalanmıştır…” Elini bir kez salladı ve karşımızda dokuz ırkın da sembolleri belirdi. “...Asırlar süren savaşlar yeteri kadar kayıp verdi. Her iki taraf da neslini devam ettirmeli; bu sebeple ırk liderleriniz gerekli olanı yaptı.”
Her ırkın kendi amblemi, yani mühürü vardı. Oxinoxis'te herkes üniformasının üzerine bunlardan bir tane takmak zorundaydı. (Bu sayede bir ceset olursa kimliğini tespit etmek kolaylaşıyordu.) Maddeler devam ediyordu:
● İki taraftan bir krallığın vatandaşının bu kurallara uymaması bireysel ceza uygulanmasına gerekçe verir.
● Cezalarda hafifletme yapılmaz, kişi yaptıklarıyla yükümlüdür ve gerekirse idam edilir…
Maddeleri okudukça içim huzursuz oluyordu. Bunların hepsi çok çelişkiliydi. Arka taraflardan alaycı bir kahkaha yükseldi. Şarap kırmızısı saçlarını geriye savururken Vespera konuştu. Ortasında hançer olan ve iki yanında yarasa kanatları şeklindeki Zlax amblemi sağ omzunun üzerinde parıldıyordu. Sesi alaycı ve bir o kadar umursamazdı: “Geltleri neden aldığınızı hâlâ anlamıyorum. Acil durum stoğu mu?”
Sınıfta gülüşler yükselirken Seth ve birkaç Gelt daha yerine sindi. Dönüp ona baktım. Kolyemin yine ısındığını hissediyordum.
“Kansızlıktan ölmeyeceğini temin edebilirim Bayan Vespera, kendini yemediğin sürece elbette.” Eğitmen Siora gözlerini kısmış ve kaşlarını kaldırmıştı. Kollarını göğsünün altında bağlamış, doğrudan Vespera’ya bakıyordu. “Bize neden böyle düşündüğünü açıklamak ister misin?”
Vespera bir an durdu; böyle bir tepki almayı beklemiyordu açıkça. Koyu kırmızı gözlerini devirdi ve homurdandı. Bu kızla kolay anlaşacağımızı sanmıyordum. Vespera hep kibirli olmuştu, Raiden'ın yanından hiç ayrılmıyordu.
Eğitmen Siora, “Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi ve sınıftaki diğerlerine baktı. “Başka sorusu olan var mı?”
Bir an durdum, sonra cesaretimi toparladım. Kolyemin yanma sızısı kalırken konuştu: “Barış Antlaşması'nın dokuz soyun da eşit iradesiyle imzalandığını söylediniz. Fakat burada Geltlerin imzası ya da mührü yok, Eğitmen Siora.” Bu kafama takılmıştı ve gerçekten öğrenmek istiyordum.
Raiden ve Vespera arkadan gülmeye başlarken Corvus gözlerini devirdi ve hakaret etmişim gibi tiksintiyle bana baktı. Kütüphanede derin bir sessizlik oldu. Eğitmen Siora soğukça ve hiçbir zaman üzerimde olmasını istemediğim bakışlarla bana bakarken konuştu:
“Adınız nedir?”
“Viana.”
“Viana…” Başını hafifçe salladı, sonra konuştu: “Tarih soru soranların değil, hayatta kalanların yazdığı bir şeydir Bayan Viana. İlk dersiniz bu olsun.”
Bir an durdum. Siora ise mor gözlerini üzerime dikerek bakmayı sürdürdü. “Bayan Viana gibi aptalca sorular soracak başka biri var mı?” Sınıftan bir gülüşme yükselirken ders devam etti.
Onların ‘adalet anlayışı’ buydu işte. Biz sadece açlıklarını giderecek bir yemek, oynayacakları bir oyuncak, yollarının üzerinde duran bir engeldik...
Ve birçoğu için de her şeyin suçlusu.
Bölüm Yorumları