Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Hayatta nasıl sınırlar varsa; ülkeleri, şehirleri, köyleri, mahalleleri birbirinden ayıran çizgiler gibi, soruların da sınırları vardır. İnsanlar aslında bunu bilir. Fakat bazen ölçmeden, tartmadan, karşısındakinin kişisel alanına ne kadar girdiğini fark etmeden sorular sormaya başlar. Bir soru diğerini takip eder. Hızlanır, çoğalır, ağırlaşır. Çoğu zaman o sorunun karşı tarafta nasıl bir duygu bırakacağını teraziye bile koymazlar. “İncitir mi?”, “Kötü hissettirir mi?”, “Bunu sormaya hakkım var mı?” diye düşünmeden, yalnızca konuşmak için sorarlar.
Bazen en basit görünen cümleler bile insanın içinde hiç beklenmedik bir yere dokunabilir. “Ben ev aldım, sen neden almıyorsun?”, “Ben araba aldım, sen de alsana, şu model çok güzel…” gibi dışarıdan bakıldığında sıradan görünen cümleler bile aslında karşıdaki insanın yoksunluğunu, imkânsızlığını ya da içinde taşıdığı bir eksikliği farkında olmadan yüzüne vurabilir. Çünkü herkesin hayatı aynı değil. Herkesin gücü, zamanı, imkânı, yaşadığı şeyler aynı değil. Bu yüzden bazen bir sorunun kendisinden çok, o sorunun neden sorulduğu önemlidir.
İnsan bazı soruların ardından şunu düşünür: “Gerçekten cevabımı mı merak etti, yoksa yalnızca kendi merakını mı gidermek istedi?”
Bunun tam tersinde ise başka bir durum vardır. Eğer bir insan siz sormadan bir şey anlatıyorsa, orada bir paylaşma isteği vardır. Bazı insanlar bazı cümlelerinin yarım kalmasını istemez. İçinde büyüttüğü bir duyguyu, bir korkuyu, bir düşünceyi ya da yalnızca o gün yaşadığı bir şeyi anlatmak ister. Kayıtsızca, olduğu gibi… İşte tam o anda onu susturmamak gerekir.
Çünkü içinde duygu olan bir konuşma geçiyorsa, olumsuz bile olsa, o cümlelerin tamamlanmasına izin verilmelidir.
Bir insan size siz sormadan bir şey anlatıyorsa, bence bunun değerini bilmek gerekir. Çünkü o an size yalnızca bir olay anlatmıyordur; kendisinden bir parçayı açıyordur. Bazen bir insanın anlatması, çözüm aradığı anlamına da gelmez. Öğüt istemiyordur. Teselli beklemiyordur. Sadece duyulmak istiyordur.
İyi dinleyicilerin farkı burada ortaya çıkar. Hemen sözünüzü kesmezler. Öğüt vermek için acele etmezler. Cümlenizin ortasında sizi susturmazlar. Konuşmanın akışına bırakırlar sizi. Söylemeniz gereken ne varsa söylemenize izin verirler. Sonra, siz sustuğunuzda, fikirlerini söylerler. Belki de gerçek dinlemek tam olarak budur: Karşındaki insanın cümlesine kendi cümlenden daha fazla saygı göstermek.
İnsan bazen kötü ihtimalleri de düşünür. Bu hayatın bir parçasıdır. Hele ki zor bir süreçten geçiyorsa… Korkabilir, endişelenebilir, en kötü senaryoyu aklından geçirebilir. Hatta bazen o korkuyu mizaha bile çevirmek ister. Fakat çoğu zaman aldığı standart cevap aynıdır:
“Öyle konuşma.”
“Öyle deme.”
“Bunları düşünme.”
“Ağzından yel alsın.”
Bazen insanların sizin korkunuza bile tahammülü yoktur. Hatta o korkudan çıkardığınız küçük bir şakaya bile…
Oysa bir insanın olumsuz bir ihtimalden bahsetmesi, umudunu kaybettiği anlamına gelmez. Bazen sadece zihninden geçen şeyi sesli söylemek ister. Bazen korkusunun adını koymak ister. Bazen mizahla hafifletmek ister. O an ihtiyacı olan şey susturulmak değil, dinlenmektir.
Bu bölümün ilk 14 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları