Derler ki insan doğduğu toprağa benzer.
Karadeniz gibi hırçın, yağmur gibi inatçı, dalgalar gibi de durulmak bilmez olurmuş.
Ula, beni anlatmışlar sanki.
Ben Hira Gürsoy.
Yirmi iki yaşındayım. Güzel sanatlar okuyorum. Resim yapmayı, denizi, yağmurun sesini severim. Bir de kimsenin bana karışmamasını…
Ha, bir de Ulusoylardan nefret ederim.
Hele o Ozan Ulusoy var ya…
Ula, adını duysam bile tepem atayi!
Sabahın köründe penceremden içeri dolan horoz sesiyle gözlerimi araladım. Daha doğru dürüst uyanamamıştım ki avludan abimin sesi yükseldi.
— HİRAAA! Ula kız, kalkmadun mi daha?
Yorganı kafama çektim.
— KALKMAK İSTEMEYRUM ABİİİ!
— Ne diyisun ula sen? Saat kaç oldu, haberun var mi?
— Var! Saat sabahın körü!
— Körü möru bilmem! İn aşağıya, kahvaltı hazır!
Yastığı yüzüme bastırdım.
— Allah'ım, şu adama bi sabır ver! Bana da kulak tıkacı!
— DUYDUM SENİ!
Yorganı üstümden attım.
— DUY DA AKILLAN ULA BİRAZ!
Bir gün şu evde ağzımı açmadan yaşayabilirsem kendime madalya takacağum.
Yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. Karadeniz sabahı bir başkaydı. Dağların tepesi sise bürünmüş, her yer yemyeşil olmuştu. Uzakta deniz görünüyordu. Toprak yağmur kokuyordu.
İnsan böyle bir yerde yaşayıp da nasıl mutsuz olurdu?
Oluyordum işte.
Çünkü insanın içindeki fırtınayı bazen koskoca deniz bile susturamıyordu.
Babamın yokluğu…
Annemin ardından evde kalan sessizlik…
Bir de yıllardır ailemizin yakasını bırakmayan o düşmanlık.
Babamı bizden alan Ulusoylar.
Annemin acısına dayanamayıp aramızdan ayrılması…
Bunların hiçbirini unutmadım.
Unutmayacağum da.
Üzerime rahat bir pantolonla yeşil kazağımı geçirip saçlarımı gelişigüzel topladım. Aynaya bakıp kendi kendime sırıttım.
— Hadi bakalum Gürsoy kızı. Yeni gün, yeni bela!
Merdivenlerden inerken mutfaktan çay kokusu geliyordu. Esma yengem sofrayı hazırlıyordu. Ahu da masaya oturmuş, çayını karıştırıyordu.
Beni görür görmez gülümsedi.
— Günaydun hala! Nihayet teşrif ettun!
Sandalyeyi çekip yanına oturdum.
— Ula küçük hanım, sabah sabah bana laf yetiştireceğine bi çay koy da kendime geleyim!
— Çayın önünde durayi hala!
— E, ben de seni deneyeyim dedum. Bakalum halana hizmet etmeyi öğrenmiş misun?
Ahu gözlerini devirdi.
— Hah, başladuk yine!
Uzanıp yanağını sıktım.
— Benum güzel yeğenum! Bi de şu suratunu asmasan daha güzel olacan.
— Halaaa! Yanağumu bıraksana!
Kahkaha attım.
— Ula, ne çabuk büyüdünüz siz? Daha dün kucağumda geziyordun!
— Hala, ben yirmi yaşındayım!
— Eee? Benum gözümde hâlâ küçüksün işte!
Esma yengem elindeki tabağı masaya koydu.
— Hira kızım, daha sabahın köründe çocuğu darlamaya başladun. Bi otur da kahvaltını et.
— Yengeciğum, ben bu evde sevgi görmeyrum!
Ahu hemen atıldı.
— Ula hala, az önce yanağumu koparacaktun!
— Sevginin de bi bedeli var kızım!
Üçümüz gülerken Fatih abim mutfağa girdi. Elinde çay bardağı vardı, yüzünde de her zamanki o ciddi ifade.
— Ula, sabah sabah ne bağrışayisun? Bütün köy duydu sizi!
Çayımı önüme çektim.
— Eee abi, köyün de sabah eğlencesi olsun. Ne var bunda?
— Çok konuşma da ekmeğini ye.
— Sen de çok karışma da huzurumuzu bulalum!
Esma yengem başını iki yana salladı.
— Allah sizi bildiği gibi yapsun. İkinuz de aynısınız!
— Ben babama çekmişum, dedim.
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz masanın üzerindeki hava değişti.
Fatih abimin yüzündeki gülümseme kayboldu. Ahu başını önüne eğdi. Esma yengemse sessizce yanıma oturdu.
Babam.
Bu evde adını söylediğimde bile herkesin yüreğine bir ağırlık çökerdi.
Ben babamı hatırladığım kadar seviyordum. Belki de hatırlayamadığım bütün anları da seviyordum. Onunla geçiremediğim yılları, söyleyemediğim sözleri, sarılamadığım zamanları…
Hepsini.
Fatih abim boğazını temizledi.
— Bugün tarlanın oraya gideceğum. Yine Ulusoylarla mesele çıkmış.
Başımı kaldırdım.
— Ne olmuş yine?
— Sınır meselesi. Kendi toprakları yetmeymiş gibi bizim tarafa da göz dikmişler.
Elimdeki ekmeği masaya bıraktım.
— Ula bunların derdi ne bizimle? Koca köyde uğraşacak başka iş mi bulamayi bunlar?
— Hira, sen karışma bu işe.
— Nasıl karışmayayım abi? O topraklarda babamun emeği var!
— Biliyrum kızım.
— Biliyorsan niye susayisun?
Fatih abim sertçe bana baktı.
— Susmuyrum! Ama senin gidip ortalığı birbirine katmanı da istemeyrum!
Ayağa kalktım.
— Ben mi ortalığı karıştırayrum? Abi, vallahi insanın sabrını taşırmayun. Ben daha bi şey yapmadum!
Ahu kolumdan tutup beni yeniden sandalyeye oturttu.
— Hala, bi sakin ol da kahvaltını bitir. Daha okula gideceksun. Sabah sabah tansiyonunu yükseltme!
Ona dönüp kaşlarımı kaldırdım.
— Ula, sen kimin tarafındasın bakayum?
— Senun tarafındayım da karnın açken bütün köye savaş açmayasın diye uğraşayrum!
İstemeden güldüm.
— Ula, benim akıllı yeğenum! Gel bakayum buraya.
Yanına eğilip yanağından öptüm.
— İyi ki varsın, ha!
Ahu gülerek beni itti.
— Hadi hala, git de geç kalma!
Çantamı alıp kapıya yöneldim.
Esma yengem arkamdan seslendi.
— Hira kızım, bi lokma daha ye bari!
— İştahum kaçtı yengeciğum!
Fatih abimin sesi arkamdan yetişti.
— HİRA! Sakın Ulusoyların önünde olay çıkarmayasun!
Kapının eşiğinde durup ona döndüm.
— Ben mi? Abi, sen beni tanımay misun?
— Zaten korktuğum da o ya!
Ahu'nun kahkahasını duyarak avlu kapısından çıktım.
Karadeniz sabahı yüzüme çarptı. Serin hava, yağmur kokusu, uzaktan gelen dalga sesleri…
Derin bi nefes aldım.
— Oh be, dedim kendi kendime. — En azından deniz beni sinir etmeyi bilmeyi.
Yolun kenarından yürüyerek köyün çıkışına doğru ilerledim. Tam okul yoluna sapacaktım ki ileride siyah bir araba gördüm.
Arabanın yanında da sarı saçlı biri duruyordu.
Uzun boylu.
Ellerini cebine sokmuş.
Dünyanın sahibiymiş gibi rahat.
O mavi gözleri uzaktan bile tanıdım.
Ozan Ulusoy.
Olduğum yerde durdum.
— Ula, yok artık…
Sanki günüm kötü geçsin diye özellikle beklemişti.
O da beni gördü. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. O sinir bozucu gülümsemesi yüzüne yerleşti.
Başımı göğe kaldırdım.
— Allah'ım, ben senden ne istedum? Bi huzurlu gün istedum, onu da çok gördün!
Ozan arabasının yanından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı.
Ben de çantamın askısını omzuma düzelttim, çenemi kaldırdım.
Gürsoy kızı geri adım atmazdı.
Hele karşısındaki bir Ulusoy'sa…
Hiç atmazdı.
Ozan Ulusoy arabasının yanından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı.
Ben de olduğum yerde dikildim. Ne yani? Yol benim, köy benim, hava benim. Bi o eksikti!
Karşımda durduğunda yüzündeki o sinir bozucu gülümseme daha da genişledi.
— Günaydun, Hira.
Kaşlarımı çattım.
— Sana günaydun diyen mi oldu?
Elini göğsüne götürüp sahte bir şaşkınlıkla bana baktı.
— Ula, ne sert çıktun! Daha sabah sabah kalbimi kırdun.
— Kalbin varsa tabii.
Kahkaha attı.
KAHKAHA ATTI!
Ula bu çocukta utanma diye bir şey yok miydi?
— Demek beni düşünerek güne başladun. Sevindum bak şimdi.
— Seni mi düşüneceğum? Aklıma gelmen bile günümün içine etmeye yetiyor!
— E, demek aklında yer etmişum.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
— Allah'ım, sabır…
Ozan başını yana eğdi.
— Bana dua mı edeysun, Hira? O kadar da değil canum.
— ULA SENİNLE KONUŞMAK İÇİN SABIR DİLEYRUM! Başka ne dileyeceğum?
— E, benimle konuşmak istiyorsun yani.
Bir an sustum.
Sonra parmağımı ona doğru salladım.
— Bak Ozan Ulusoy, sabah sabah benimle uğraşma. Vallahi seni bu yoldan aşağı yuvarlarım!
Ozan ellerini kaldırıp bir adım geri çekildi.
— Aman ha! Daha sabah kahvaltımı etmedum. Bari karnum doyunca döv beni.
— SENİN ŞAKAN DA KENDİN GİBİ BOZUK!
— Ama güldün mü, ona bak sen.
— Gülmedum!
— Az önce güldün.
— Sana gülmedum, hâline güldüm!
Ozan dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı.
— Tamam, Hira. Sen nasıl istersen.
Sonra gözlerimin içine bakarak ekledi:
— Ama kabul et, sabahın daha güzel geçti.
Şu an bir insanın saçını başını yolmak istesem, bunun adı suç olur muydu acaba?
Çantamı omzuma düzelttim ve yanından geçmek için adım attım.
Ama bu sarı bela da benimle aynı yöne yürümeye başladı.
Durup ona baktım.
— Sen ne yapaysun?
— Yürüyrum.
— Onu ben de görüyrum! Niye benimle yürüyisun?
— Yol burası da ondan.
— Başka yol mu kalmadı bu köyde?
— Var. Ama sen buradasun.
Bana göz kırptı.
Ben olduğum yerde kaldım.
Ula…
ULA BU ÇOCUK BENİ DELİ EDECEK!
— Ozan, bak! Benim sabrım pek yoktur ha!
— Fark ettum. Bir de çok tatlusun sinirlenince.
Ağzım açık kaldı.
Hayatımda bu kadar rahat bir insan görmemiştim.
— NE DEDUN SEN?
— Tatlusun dedum.
— SENİN GÖZLERİN BOZUK HERHÂLDE!
— Mavi gözlerime laf etme, Hira. Köyde herkes beğeniyi.
— Ben beğenmiyorum!
— Senin beğenmemen de ayrı bi mesele zaten.
Bir an ona baktım. Mavi gözleriyle öyle rahat, öyle umursamaz bakıyordu ki insanın siniri iki katına çıkıyordu.
Ben de gülümser gibi yaptım.
— Bak, Ozan'cuğum…
Gülümsemesi büyüdü.
— Efendim, Hira'cığım?
— Şu kendini beğenmiş hâlini al da git başka yerde sergile. Belki alıcısı çıkar.
Elini çenesine götürüp düşünüyormuş gibi yaptı.
— Sen almaz misun?
— BEN SENİ BEDAVA BİLE ALMAM!
Kahkahayı öyle bir bastı ki yolun kenarındaki iki kadın dönüp bize baktı.
Ben utançtan değil, sinirden kızarmıştım.
— Ula, bir de gül! Çok komik sanki!
Ozan nihayet sustu. Bana doğru hafifçe eğildi.
— Hira, sen her sabah böyleysen seninle aynı evde yaşayanlara Allah sabır versun.
Gülümsemem bir anda silindi.
— Benum aileme dil uzatma.
Sesim bu kez daha sert çıkmıştı.
Ozan'ın yüzündeki muzip ifade hafifçe değişti. Birkaç saniye bana baktı, sonra başını salladı.
— Tamam. Uzatmadum.
Bu kadar çabuk geri çekilmesini beklemiyordum.
Ama hemen ardından o meşhur sırıtışı geri geldi.
— Yalnız seninle uğraşmak bayağı eğlenceliymiş.
İşte şimdi sabrımın son kırıntısı da tükenmişti.
— ULA OZAN ULUSOY!
— Efendim, Hira Gürsoy?
— BİR DAHA BENİMLE UĞRAŞIRSAN…
— Ne yapacaksun? Beni özleyecek misun?
Çantamı düzelttim, dişlerimi sıktım.
— Sen var ya… Senin yüzünden bi gün hapse gireceğum!
Ozan kenara çekilip bana yol verdi.
— E, o zaman beni de çağır. Yalnız kalma oralarda.
Yanından geçerken omzuna hafifçe çarptım.
— ÇEKİL YOLUMDAN, SARI KAFALI!
Arkamdan seslendi.
— Görüşürüz, mavi gözümün düşmanı!
Olduğum yerde durdum.
Yavaşça arkamı döndüm.
— NE DEDUN SEN?
Ozan arabasına yaslanmış, keyifle bana bakıyordu.
— Bir şey demedum. Güzel sanatlar okuluna geç kalmayasın diye hatırlattum.
Gözlerimi devirdim ve hızla yürümeye başladım.
Arkamdan hâlâ güldüğünü duyabiliyordum.
Yemin ederim…
Bu adamla aynı köyde yaşamak bile başlı başına bir cezaydı.
Hele bir de aynı okulda okuyorsak…
Bir saniye.
Aynı okuldayız.
Ozan Ulusoy'la.
HER GÜN.
Adımlarım yavaşladı.
— Yok artık, diye mırıldandım. — Ula ben ne günah işledum?
Bölüm Yorumları