Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Neo-Babil’in alt katmanlarında yağmur hiçbir zaman temiz yağmazdı. Gökyüzünü bir ağ gibi saran üst katmanların devasa çelik platformları, bulutları çoktan yutmuştu. Geriye sadece sentetik sülfür ve pas kokan, teni hafifçe yakan asitli damlalar kalırdı. Kael, Sektör Dört’ün labirenti andıran dar sokaklarından birine gizlenmiş derme çatma atölyesinde otururken, cama vuran bu zehirli yağmurun ritmini dinliyordu.
Dışarıdaki çatlak neon tabelalar, odanın rutubetli duvarlarına kırmızı ve mor gölgeler düşürüyordu. Kael’in gözleri ise sadece masanın tam ortasında duran nesneye odaklanmıştı.
Bu bir küptü. Ama bildiği hiçbir malzemeden yapılmamıştı. Ne karbon fiber, ne plazma camı, ne de sentetik titanyum... Işığı yansıtmıyor, aksine çevresindeki aydınlığı adeta içine çekiyordu. Üzerinde hiçbir dijital port, hiçbir güç kaynağı girişi veya bir üretim damgası yoktu. Sadece yüzeyine kusursuz bir işçilikle kazınmış, damar gibi kıvrılan kadim rünler vardı. Sistemi, nesnenin yaşını taradığında ekranda sadece sinir bozucu bir hata kodu beliriyordu: Tanımsız.
Kael sıradan bir veri kaçakçısı değildi. Ensenin hemen altındaki modifiye edilmiş nöral porta bağladığı soğutma tüpleri, beynini doğrudan atölyesindeki üç farklı kuantum işlemciye bağlıyordu. Üst Şehir'in en sıkı korunan şirket kasalarından veri çalmış, en karmaşık güvenlik duvarlarını birkaç saniye içinde kül etmişti. Ama bu siyah küp... Onu iki gün önce karaborsadaki bir "çöpçüden" aldığından beri sistemlerini çökme noktasına getiriyordu.
Titreyen parmaklarıyla önündeki holografik klavyede ritmik bir şekilde gezindi. Ekrandaki yeşil veri akışları hızlandı. Kael, Yeraltı Ağı'nda sadece fısıltılarla bahsedilen 'Erebus' algoritmasını devreye soktu. İşlemcilerin fanları acı bir çığlık atarak en yüksek devirde dönmeye başladı. Atölyenin içindeki sıcaklık aniden artarken, Kael’in ensesinden aşağı soğuk bir ter damlası kaydı.
Ekranda işlem yüzdesi belirdi.
%96... %97...
Kael nefesini tuttu. Nöral portu, beynine binlerce iğne batıyormuş gibi bir acı gönderiyordu. Küpün yaydığı garip, statik bir enerji vardı; dijital değil, organik ve vahşi bir enerji.
%98... %99...
"Hadi ama..." diye fısıldadı çatlak bir sesle. "Bana sırrını ver."
%100... Şifre Çözülüyor.
Yüzde yüz ibaresi ekrana düştüğü an, beklediği o tatmin edici kilit açılma sesi gelmedi. Aksine, holografik ekranların tamamı şiddetli bir parazitle karardı. Atölyedeki tüm ışıklar aynı anda patladı, odanın içi zifiri bir karanlığa gömüldü.
Sonra olanlar, hiçbir mühendislik veya yazılım ders kitabında yazmayan türdendi.
Karanlığın ortasında, siyah küpün üzerindeki o ölü rünler uyanmaya başladı. Önce soluk, buzul mavisini andıran bir ışıkla titreştiler. Sonra bu ışık damarları küpün etrafını sardı. Oda, dijital cihazların frekansını emerek göz alıcı bir ışık patlamasına dönüşen bir enerjiyle doldu.
Havada asılı kalan saf enerjinin rengi ve genzi yakan o ozon kokusu, şehir efsanelerinde anlatılan, yüzyıllardır yeraltına gömüldüğü sanılan o unutulmuş güce aitti: Aether.
Büyünün en saf hali.
Küp, yerçekimi kurallarına isyan edercesine masanın üzerinden yavaşça havaya yükselirken, görünmez bir şok dalgası odayı yaladı. Kael, göğsüne devasa bir balyoz yemiş gibi geriye, nemli duvara savruldu. Sırtı betonla buluştuğunda ciğerlerindeki tüm hava boşaldı. Soğutma tüpleri ensesinden koptu, kıvılcımlar saçarak yere düştü.
Öksürerek doğrulmaya çalışırken, boynundaki kaçak iletişim çipi derisini yakarak titremeye başladı. Hattın diğer ucundaki ses mekanik değildi; Üst Şehir'in sentetik ve yapay seslerinden tamamen farklı, kadim ve soğuk bir yankıydı. Neo-Babil'in tepesinden değil, çok daha karanlık bir yerden geliyordu:
"Son düğüm çözüldü," dedi ses. Frekansların arasından sızan bir fısıltıydı ama Kael'in zihninin en derin köşelerinde çınladı. "Bizi buldun, Varis. Şimdi saklanma sırası sende."
O an, atölyenin ağır çelik kapısı dışarıdan şiddetli bir darbeyle sarsıldı.
GÜM!
Darbenin şiddetiyle tavandan tozlar döküldü. Biri—veya bir şey—kapıyı kırmak üzereydi. Kael’in beyni alarm zilleri çalmaya başladı. İletişim ağına giren bu varlık her kimse, konumunu da anında tespit etmişti. Şirket paralı askerleri kapıya bu kadar hızlı gelemezdi, bu başka bir şeydi.
GÜM! Kapının ağır menteşeleri bükülmeye, metal acıyla inlemeye başladı.
Kael zamanının kalmadığını biliyordu. Acıyan sırtına aldırış etmeden yerden fırladı. Havada süzülen ve hala etrafına mavi Aether enerjisi yayan küpe uzandı. Parmakları nesneye değdiği an, soğuk bir metal yerine teni yakan bir sıcaklık hissetti. Küp, onun dokunuşuyla birlikte ışığını kıstı ve uysallaşarak avucuna düştü.
Küpü deri ceketinin iç cebine atan Kael, kapı menteşelerinden kopup içeri doğru devrilmeden saniyeler önce, atölyenin arka penceresinden kendini dışarı attı.
Sektör Dört’ün karanlık, yağmurlu ve pas kokan yangın merdivenlerine düştüğünde aşağıdan siren sesleri yükselmeye başlamıştı. Başını kaldırıp gökyüzünü kapatan, zenginliğin ve teknolojinin merkezi olan Üst Şehir'in devasa ışıklarına baktı. Yüzyıllardır devam eden kurallar değişmişti.
Kael o gece ilk kuralı henüz bozduğunu fark etti: Büyüyü hackleyemezdin. Sadece onu uyandırırdın. Ve uyandığında, avcı her zaman av olurdu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları