Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
2013 02.24
Yozgat
Özgürlük arzusu, insanın varoluşundan itibaren gündeminde olan bir gerçektir. Hatta öylesine gerçektir ki evde doğmuş, sokakları hiç görmemiş, hayatı boyunca belki yaşadığı evin balkonuna bile hiç çıkmamış bir kedi; yemi, suyu kafesinde olan; kısa mesafelerde uçmaktan uçmayı unutmuş bir kuş bile açık bulduğu ilk delikten özgürlüğüne sızmayı bekler.
Özgürlüğün kelime anlamını bilmeden önce bile özgür olmak isteriz aslında, kimseye bağımlı kalmamak...
Benim istediğim şey de tam olarak buydu.
Yıllardır içinde hapsolduğum, düşüncelerimden bile dağınık odamdan çıkmadan önce; nedensizce son bir kez bakınmak geldi içimden. Belki bir gün hatırlamak isterim diye iyice kazıdım aklıma her bir metresini. Rengarenk kitaplarımın süslediği kitaplığım, muhtemelen yıllardır odamda toplu kalmayı başaran tek alandı. Hiç kıyamazdım ya kitaplarıma, her hafta düzenli olarak tozlarını alır; havalandırırdım tek tek.
Birkaç ürkek adımla karşılarına dikildim, belki de en çok onlardan utanıyordum arkamda bıraktığım için... Elimi üstlerinde gezdirerek vedalaşmak istedim hepsiyle fakat olur da birini açar okumaya başlarım korkusuyla geri çekildim. Hep öyle olurdu çünkü...
Çocukluğumdan beri her gün bana arkadaşlık ettikleri için hepsine fazlasıyla minnettardım fakat her zaman olduğu gibi minnetimi gösterebilecek hiçbir şey yapmadan öylece dikiliyordum karşılarında.
Karanlık gecede odayı tek aydınlatan şey, caddedeki sokak lambasıydı. Hafif aralık kalmış perdemin arasından sızan ışık, sanki bana bir işaret vermek ister gibi kitaplığımdaki en sevdiğim kitabın olduğu rafa yansıyordu. Ya da veda etmek için. Cesaretimi toplayıp kitaba uzandım ve elime aldım. Beni bu eve bağlayan tek şey, uğruna dönmek isteyeceğim tek şey belki de uzun arayışlar sonrası bulduğum, orijinal dilinde olduğu için harçlıklarımın büyük bir miktarını yatırdığım favori kitabımdı.
Bir de, belki, küçük bir ihtimal ama... Annemin biricik eşinden olan biricik kızını biraz özleyecektim. Benimle ilgili kalan her şeyi düşünmeden çöpe atacaklarını bildiğimden kitabı da evden kaçmama tezat neredeyse boş çantama attım. Artık çıkmaya hazırım, diye geçirdim içimden titrek içsesimle.
Bu küçük şehirde tanınmamak için daha az önce kızıla boyadığım saçlarımı toplayacak bir toka ararken, yatağımın üstünde duran defalarca giyilmiş kıyafetleri gördüm. Aklıma düşen ‘oldukça yaratıcı’ fikirle hepsini kenara fırlatıp filmlerde gördüğüm gibi yastıklardan küçük bir 'ben' yaratıp üstünü örttüm. Sanki orada olup olmamam çok da umurlarındaymış gibi.
Bir halta yarayıp yaramadıklarını herkesle birlikte bu gece öğrenmiş olacağım, minik bir deney. Her ne kadar yaramayacağından emin olsam da... Belki de sadece biraz daha evde kalmak istedim o an, bilmiyorum.
Olabildiğimce sessizce bir süredir gıcırdayan kapımdan çıkıp son defa olacağının umuduyla koridordan geçtim. Gözüme her defasından daha dar ve boğuk gözükmüştü, bunun hüzünden mi yoksa yaklaşık bir aydır kimsenin kalkıp da temizlik yapmamasından mı kaynaklı olduğunu çözemedim o an. Belki de saatler önce yere saçılmış tabak ve yemeklerdendi.
Küçük kardeşimin odasının önüne vardığımda, ki ona kardeşim demem bile batıyordu o adama, gülümsemeden edemedim. Aralık kapıdan yalnızca yataktan sarkıttığı bacakları gözüküyordu, bu bile bir anda içimi onu bu evde tek başına bırakmanın vicdan azabıyla dolmasına yetmişti. İçeri girip onu son kez öpmeyi çok istesem de yakalanma korkusuyla uzaklaştım odasının önünden.
Annemlerin yatak odasına geldiğimde ses çıkarmaması için çantamı için bir kenara bırakıp saçlarımı tişörtümün içine soktum. Kapıyı yavaşça ittirdiğimde çıkan ses kalbimin hızlanmasına neden olurken, nefesimi tuttum. Sanki nefes almazsam beni fark edemezmiş, görünmez olurmuşum gibi.
Kapkaranlık odada gözlerimi kısarak yatağa baktığımda babamın orda olmadığını gördüm. Kavgadan sonra çıkıp bir yerlere gitmiş olmalıydı, ya da birilerine, tuttuğum nefesi bu bilginin rahatlığıyla geri verdim.
Ağır bir suçluluk duygusuyla çocukluğumdan beri yeri değişmeyen ve tüm birikimlerinin olduğu çantaya doğru ilerledim. Hiçbir şey hissetmeyeceğimi düşünmüş olsam da bir zamanlar canımdan çok sevdiğim annemden çalmak, oldukça berbat bir histi o an için. Elime dolacak kadar bilezik, altın, dolar; ne varsa cebime atıp hızla odadan çıktım.
Salona kadar yürümeyi başarsam da etrafı bulanık görmeye başlamamın da etkisiyle deli gibi çarpan kalbimin bir düzene girebilmesi için yere çöktüm. Ağlamamak için zor durmamın yanı sıra, oldukça korkuyordum her şeyden. Beni sakinleştirebilecek şeyler düşünmeye çalıştım bir yandan “her şey güzel olacak,” diye fısıldarken.
Mesela hep istediğin gibi, kimsenin kızgın olmadığı bir evin olacak. Uzun zaman sonra deniz göreceksin. İstediğin gibi, istediğin şeyi yazabileceksin. Belki bir gün, bir yazar bile olabilirsin. Belki bir gün, babanı gururlandırabilirsin.
Zar zor kendimi toparlayı tekrar yağa kalktım. Önce montumu alıp kazağımın içinden beni kaşındıran saçlarımı bu çıkarıp bu sefer montun içine sakladım. Yolda birinin beni buralarda görmesi düşüncesi bile tüylerimi ürpertiyordu. Tanınmamak için tek şansım saçlarımdı, yanlış anlatımları bana zaman kazandıracaktı; polisler evinden kaçmış kahverengi saçlı kızı ararken ben çoktan on sekiz yaşıma girmiş olacaktım. Sonra dönüp çantamı bıraktığım yerden aldım ve anahtarlarımı unutma derdi olmadan, son kez olduğunu umarak evimizin ağır kapısını kapattım.
Kasım ayındaydık. Hava buz gibi ve zifiri karanlıktı. Korkuyla montumun şapkasını da takıp ellerimi montumun ceplerine soktum.
Kendimce bir güvenlik önlemi aldıktan sonra kafamdaki sesleri susturabilmek için, bir tarafı çoktan bozulmuş olan kulaklıklarımı taktım. Her ne kadar tek taraftan ses geliyor olsa da iki başlığı da kulağıma geçirip müzik çalarımdan en sevdiğim çalma listesini açtım ve yürümeye başladım, yavaş yavaş.
Karanlık sokakta yapayalnız yürürken gözüme takılan yolun yanındaki ağaçta neredeyse hiç yaprak kalmadığını fark ettim, çok sinirimi bozdu bu durum. Belki yalnızlığımı paylaşmak istemediğimdendi bu hırsım, bilmiyorum ama koşup güçlü bir tekme attım koca gövdesine. Sonunda sadece ayağımın acıdığıyla kaldım. Tercih edilmiş yalnızlık herhalde, diye düşünüp yoluma devam ettim. Küçük su birikintilerinin karıncalara okyanus mu deniz mi yoksa göl mü olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Denizlerini kurumuş yapraklarla kapladım. Okyanuslarına toprak attım biraz, çamur oldu. Göllerinin üstüne zıpladım. Büyük kuraklık bekliyordu anlayacağınız bu sene karıncaları...
Aslında yolumun üstünde bile olmayan bir yerde, onun evinin önünde durdum biraz, yaptıklarımı sorguladım. Yine bir sakınca bulamadım yarattığım çamurlarda. Geldiğim yer bizim oralara göre biraz daha tenha ve tekinsiz sokaklardı. Bu yüzden yakınlara bir taksi çağırdım, cebimdeki paranın büyük bir kısmını kaybedecek olsam da. Her şeye ek olarak, bu mahalledeki çoğu kişi birbirini tanıdığı için beni de görüp tanıma ihtimalleri yüksekti ve hızlıca ayrılmak benim için en iyi seçenek olacaktı. Sakin gözüktüğümü düşünüyor olsam da içten içe heyecanım yüzüme vurmuş olacak ki bindiğim taksici aynadan dik dik bakmaya başladı suratıma. Ya da onu beklerken ağacın arkasına saklanmamdan da şüphelenmiş olabilir, bilmiyorum…
“Otogara gideceğiz.” dedim sesimi yapabildiğimce sert tutarak.
Meraklı ve şüphe oldu gözlerle beni süzdü, arabaya bindiğimden beri yapmıyormuş gibi.
"Nereye gidiyorsun bu saate kızım bir başına? Yok mu ailen?"
“Şey…” diye mırıldandım, korkuyla. Henüz on sekizime girmeme biraz daha vardı, kimliğimi görmek istememesi için dikkat çekmeden bu konuşmadan nasıl sıyırılacağımı merak etmeye başladım. Normalde olsa sinirle parlardım fakat o an gerçekten riske atabilecek gibi değildim biletimi.
“Kaç yaşındasın sen?”
Gerginlikle çantamı elime alıp sarıldığımda defterimi hissetmemle duraksadım. Çözümümün hikaye anlatmak olduğunu fark ettiğimde, vücudumda dilimdeki kaslar dahil her bir kasım rahata erdi. Hayalleri yazar olmak olan biri için, hikaye anlatmak çok da zor olmamalıydı.
"23 yaşındayım ben.” Diye salladım, saçımı yeni boyamış olmamın özgüveniyle. Beni biraz daha büyük göstermiş olmalı, diye düşündüm. “Babaannem rahatsızlandı, onun yanına gideceğim.”
İnanmayan gözlerle bana bakmaya devam ederek, “Sabah gitseydin ya be kızım,” diye çıkıştı. İçimden sana ne be adam diye bağırmak gelse de sakinliğimi korumaya çalışarak, “Öyle gerekti.” diye mırıldandım. “Çok kötüymüş durumu. Sabaha çıkmayabilir dediler.”
Duyduklarıyla bakışlarını yumuşatıp arabayı çalıştırdı ve otogara doğru sürmeye başladı. Az önce için kendini suçlu hissetmiş olacak ki kafamı dağıtmak istercesine saçma sapan konular açıp kendi suçluluğunu bastırmaya çalıştı.
“Ne okudun sen? Benim güzel kızım da senin yaşlarında, hemşirelik okulunu bitirdi bu sene…”
Biraz daha yalanın kimseye zararı dokunmayacaktı elbet. Üstelik bir yazar her zaman yaratıcı olmalıydı, yapacağım şey yalan sayılmamalıydı. Sadece Salkım olarak değil de, yazdığım karakterden biri olarak, onun da duymak isteyeceği cevapları verdim.
"Tıp Fakültesi, en iyisinden.” Diye cevapladım sorusunu. Güzel kızından daha başarılı olmak istemiştim belki o an.
“Çocuk doktoru olmak istiyorum ki; küçük elleriyle tutunsunlar bu hayata sıkıca.” Dedim yapay bir heyecanla.
"Demek doktor olacaksın... Allah yolunu açık etsin, bahtın açık olsun. Zor iş.”
“Öyle…”
Sonunda otogara vardığımızda, saat üçü on iki geçiyordu. Kaça bilet bulacağımı bile bilmeden gelmiştim. Taksimetrede yazan ücreti hızlıca adama verip bir aksilik çıkmaması için yalvararak otogara girdim.
O gece belki de yılın en soğuk gecesiydi, hatırlamıyorum. Özgürlüğün düşüncesi beni öylesine heyecanlandırıyordu ki en yakın saate aldığım bileti beklemek büyük bir işkenceye dönüşüyordu.
Yine de yüzüme acımasızca vuran kasım rüzgarı, hayatım boyunca göreceğim tüm baharların umudu olmuştu.
2019
İstanbul
Benim gibi üşengeç insanlar için, sıcak bir duş sonrası suyu kapatıp az önce sıcacık olan banyonuzdan bir anda buz kesmişçesine soğuk olan odaya geçip titreyerek üstünü giyinmek kabus gibidir. Duşa ne girmeyi isteriz, ne de çıkmayı...
Nefesimi tutup koşturarak odama geçtim. Neden nefesimi tuttuğumu ben de bilmiyordum, üşüme konusuna pek da yardımı dokunmuyordu açıkçası. Islak ayaklarımın zeminde çıkardığı ses her zamankinin aksine komik gelmedi ve buna bile gülümseyemedim. Stresten olsa gerek...
Islak saçlarımı ne zamandır orada olduğunu bile bilmediğim, yerden aldığım havluyla kurularken aynadaki yansımama çarptı gözlerim. Geceleri düzgün uyuyamadığımdan olsa gerek, mosmor olan göz altlarımla çok çirkin gözüküyordum yine. Normalde de kolayca uykuya dalan biri değildim fakat üst katıma taşınan yeni komşu, son zamanlarda cidden canımı sıkmaya başlamıştı. Uzun süredir bir markette kasiyer olarak çalışıyor, aynı zamanda roman yazmaya çalışıyordum.
Fakat gecenin köründe gelen yaratıcılık sanrıları yüzünden saate bakmadan eline aldığı gitarı ve sanki biri bir kediciğin kuyruğuna basıyormuşcasına çıkan sesiyle bıkmadan usanmadan beni uykusuz bırakıyordu. Bi de yetenekli olsa...
Saçma sapan düşüncelerimden sıyrılmak için etrafa bakındım. Makyaj masamın üstünde duran düzleştiriciyi elime aldım ve fişini taktıktan sonra ısınması için kenara bıraktım. Havalar yavaş yavaş soğumaya başladığı için 'kendi kendine kurumaya bırakma' fikrimden vazgeçip saçlarımı iyice kuruttum ve güneş kremimi, kapatıcımı, rujumu sürdükten sonra kahverengi eyelinerimla lisedeyken kapatıcıyla kapatmaya çalıştığım çillerimin üstünden geçtim.
Düzleştirici yeterince ısındığından dolayı hızlıca zaten düz olan saçlarımı tekrar düzleştirdim. Dün geceden hazırladığım ''Hey, ben iyi bir kız ve yazarım. Benimle anlaşırsanız her dosyamı zamanında teslim ederim ve asla size sorun çıkarmam!'' kombinime baktım. Son 9 görüşmede hiçbir işe yaramamış olsa da. Boyumu bir tık uzun göstermesi içi her zamankinden biraz daha uzun topukları olan bir topuklu giydim ve anahtarlarımı almayı unutmadan çantama attım.
Kapıdan çıkar çıkmaz, İstanbul’un rüzgarı çarptı yüzüme. Üşüdüğüm için ellerimi kollarımda birleştirip yukarı aşağı ovalayarak ısıtmaya çalıştım kendimi, fakat çok da başarılı olduğum söylenemezdi. Biraz belki ısınırım biraz da geç kaldım düşüncesiyle koşturarak durakta bekleyen otobüse yetişmeye çalışırken, fark edemediğim bir şeye çarptım. Basit bir aşk hikayesine düştüğüm düşüncesi, daha ben yerle buluşmadan aklıma düşmüştü. Fakat duyduğum ince ses karşısında düşüncelerimden sıyrılmayı başarıp kafamı kaldırdım.
1.60 boylarında, saçı mora boyalı, rengarenk giyinmiş ve bunu rengarenk makyajıyla süslemiş bir kadın duruyordu. Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde enerjik ve tiz sesiyle atıldı söze. ''Önüme bakmadığım için üzgünüm! Ama yani, sen de yola bakmıyordun sonuçta...’’ Ben yüzüne bön bön bakmaya devam ederken ‘’Tek suçlu ben değilim ki!’’ diye bağırdı.
“Tamam, önemli değil.” Dedim umursamaz bir ses tonuyla, giden otobüsü izlerken. Telefonumu çıkarıp hızlıca bir taksi çağırdım, gecikmemek umuduyla.
Kısa bir sessizlikten sonra, “Yan yana sanki iki farklı mevsim gibi gözüküyoruz.''
“Nasıl yani?” Kaşlarımı çattım.
“Öyle. Baksana, senin kıyafetlerin aynı sonbaharı andırırken benimkiler ilkbaharın habercisi gibi! Çok tatlı!”
“Anladım.”
‘’Neredeyse unutuyordum! Benim adım Büşra.”
“Salkım.” Dedim baymış bir ses tonuyla.
“Nereye koşuyordun öyle aceleyle?”
Meraklı insanlara olan nefretime rağmen önümdeki kız o kadar saçma bir ses tonuyla konuşuyordu ki, her sorusuna dopru cevap vermek zorunda hissediyordum kendimi. “İş görüşmesine.”
“Yayınevi ile konuşmaya gideceğim.''
''Vay canına,'' diye fısıldadı kendi kendine, pespembe saçlarını kulağının arkasına atarken. ''Demek yazarsın ha? Mükemmel bir şey olsa gerek. Benim bir arkadaşım da yazar olmak istiyordu. Ama onu en son ortaokulda gördüğüm için şu an ne yaptığından hiç ama hiç haberim yok!''
Susması için içimden dualar ederken, tanrı dualarımı duymuş olacak ki yanımızdan geçen bir yavru kedi gördü ve sevmek için resmen üstüne atıldı zavallıcağın... Elbette bu hareketi zavallı kediyi korkuttuğundan, kaçmaya başladı son hızıyla. Bunda şaşılacak bir şey yoktu ancak adının Büşra olduğunu öğrendiğim garip kız da kedinin peşinden koşmaya başlayınca şaşkınlıkla dudaklarımı aralamadan edemedim.
Bazı insanlar ne tuhaftı.
Kediyi kovalamaktan vazgeçip yeniden dönmesinden ölesiye korkuyordum. Ufuklarda taksimi gördüğümde heyecanla elimi kaldırdım. Dönmeden binmeyi başardığımda, internette yazan adresi taksiciye söyleyip, sessizliğin verdiği huzurla arkama yaslandım. Bu huzurum, taksici abi saçma sapan yeni nesil rap şarkıları son ses açana kadar sürse de... Huzurdu en azından. Geç kalıp kalmamam artık tamamen taksiciye bağlı olduğundan dolayı streslenmeyi bırakıp, bu sıkıcı zaman aralığında sosyal medya hesaplarımı kontrol etmeye karar verdim. Telefonumu 'rahatsız etmeyın' modundan çıkardım ve ekrana düşen bildirimleri izledim. Çoğu takip ettiğim ve sevdiğim yazarlardandı. ‘’Belki ben de birinin en sevdiği yazar olabilirim,’’ diye mırıldandım kendi kendime içimden.
Sayfamın akışında dolanmaya devam ederken birden önüme çıkan hesap önerilerine alışıktım. Genelde tanımazdım zaten hiçbirini. Tam kaydıracaktım ki, aralarından birinin ismine takıldı gözlerim. Birkaç saniyemi, gerçekten o olup olmadığını anlamakla geçirdim. Profiline girmemek için kendimi fazlasıyla tutsam da merakıma yenik düştüm. Kendimi tutamayıp tıkladığım profilinin gizli olduğunu anlamamla düşen suratım fazlasıyla korkutucu gözükmüş olacak ki, şarkının sesini kıstı taksici adam. Müzikten rahatsız oldum sandı herhalde, diye düşündüm sanki gerçekten rahatsız olmamışım gibi.
Yüzümün düşmesindeki sebep saçma sapan şarkılara maruz kalmak değildi fakat hiç de şikayetçi olmayacaktım bu durumdan. Biyografisinde etiketli hesabın adı saçma sapan bir şeydi, nasıl olsa o hesabın da gizli çıkacağından emin bir şekilde bu sefer de o hesaba tıkladım.
Beklentilerim ve düşüncelerimin aksini kanıtlamak istercesine önüme düşen fotoğraflarda, oldukça mutlu gözüküyordu.
Bıraktığımın aksine... Fotoğraflardan simsiyah saçlarıyla bana gülümseyen kızın yanında, gülümseyerek ekrana bakıyordu. Arkadaki tanıdık kafe, bir anda yine kendimi Yozgat’ta yaşayan küçük kızmışım gibi hissettirmişti.
Yanındaki kız, sevgilisi miydi acaba? Yoksa... Kendimi tuttum. Şu anda en olmadık zamandı aslında kendimi geçmişe hapsetmek için. Yine de yapmamam gerektiğini bilerek merakıma yenik düştüm ve lisedeyken kullandığım hesabımın kullanıcı adını buldum zar zor.
Birkaç denemede bulduğum şifremle hesaba giriş yaptığımda umduğum gibi beni arkadaşlıktan çıkarmadığını fark ettim. Mesajlarını açmadım, hatta mesaj kutuma bile giremedim. Onlarca mesaj birikmişti, muhtamelen kaçtığım yıl arkadaşlarımdan gelen korku dolu mesajlardı hepsi. Attığı hikayelere bakamayacak olmanın uyandırdığı merak uygusunu bastırmaya çalışarak profilinde gezinmeye başladım. Benle olan fotoğrafları duruyordu fakat açıklamalarını silmişti. Uzun bir süre hiçbir şey atmamıştı, taa ki geçen seneye kadar. Geçen sene, açıklamalardan ve yorumlardan anladığım kadarıyla sevgilisi olan o kızla tekrardan fotoğraf atmaya başlamıştı. Kızın hesabına tekrar girdiğimde, bu hesabımı takip ediyor olmasının şaşkınlığıyla irkildim. Ben onu tanımıyordum... O beni nerden tanıyordu?
Tanısa bile, teknik olarak eski sevgilimle çıkıyordu. Benden nefret etmesi falan gerekmiyor muydu?
Sadece takip isteğiyle yetinmemiş, bir de mesaj atmıştı hatta. Tam mesajına tıklayacaktım ki, durduğumuzu fark ettim. İlahi bir mesaj olsa gerek, hemen hesaptan çıkıp ücreti neredeyse kalan son paramla ödedim ve taksiden indim.
Heyecanlanma duygumu uzun zaman önce kaybetmiş olsam da sabahtan beri içimdeki garip kıpırtıya engel olamıyordum. Aklım az önce gördüklerim yüzünden birazcık bulanıktı ama yine de mutlu ve umutluydum.
Yüzümdeki aptal sırıtışı silip havalı bir şekilde yayınevine girmeyi planlarken, uzun gözükmek için giydiğim aptal ayakkabılardan birinin topuğunun kırılmasıyla kendimi bir günde ikinci kez yerde buldum. Ne çok karşılaşıyoruz canım ya, ne bu samimiyet...
Tam şu an, romantik komedimde birinin beni belimden tutup sigara ve vanilya kokusuyla mest etmesi gerekmiyor muydu? Ya da hoş bir 'yağmur sonrası toprak' kokusuyla… Nası mümkün olabiliyorsa böyle bir şey.
Benimse şu an alabildiğim tek koku, muhtemelen az önce buradan geçen ve şampuanı benden pahalı olan küçük köpeğin dışkısına aitti. Arkamdan birilerinin güldüğünü duyduğumda kalkmaya cesaret edemeyecek kadar küçük düşmüş hissediyordum. Kimsenin görmemesini ummuştum oysaki... Kahkaha atan kişilerden birinin sesi gittikçe yaklaştığından, beni kaldırmaya geleceğini düşünerek acıyan dizlerimi umursamadan kalktım ayağa.
Gerçekten de beni kaldırmak için gelmişti, tam karşımda duruyordu. Gülmekten kısılan gözlerine baktım. Başka zaman olsa kahverengi gözün bir insana bu kadar yakışamayacağını düşünür, dalgalı dağınık saçlarıyla adamı fazlasıyla yakışıklı bulabilirdim. Üzerindeki takım elbisesiyle, benden en fazla 2-3 yaş büyük gözüküyordu. Okuduğum kitaplarda genelde ana karakterler, yaş hesabı yapıp 'ah, bunu neden yapıyorum ki, ehehe!' dedikten üç gün sonra çocuğa aşık olurlardı. Bu olay fazlasıyla komik geldiğinden kendimi kandırmadım. Hiç konuşmasaydı ona aşık olmam yalnızca üç saniyemi alırdı çünkü. O da beni inceliyor olsa gerek, aynı anda gözlerimiz buluştu.
İkinci saniyede, ‘'Üzgünüm. Gülmek istemezdim,'' derken bile kahkahasını durduramıyor gibi hıçkırıyordu.
''Gerçekten. Yalnızca... Düşen ben olsaydım bile kahkaha atardım. Düşmek... Gerçekten komik.'' Benim hiç ama hiç gülmediğimi fark ettiğinde, yüz ifadesini ciddileştirip elini uzattı. Tokalaşmak yerine on beş yaşında bir ergen gibi kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde birleştirmek daha doğru gelmişti bana halbüki. Yine de ayıp olmasın diye elimi uzattım ben de.
Elimi tuttuğunda, ''Ben Rüzgar. Arkamdaki tatlı yayınevinin müdürünün oğlu ve baş editörüyüm.’’
Biraz duraksadı fakat benden tepki alamayınca ‘’Evet... Az önce sana bununla hava attım.’’ diye devam etti.
‘’Elindeki kâğıt yığınına bakılırsa buraya genç bir yazar olarak gelmişsin.''
Onaylamamı bekler gibi suratıma baktığında çattığım kaşlarımdan birini kaldırdım. Bunu anlamak için beynini çok zorlamaması gerektiğini umuyordum...
''Asi ya. Gerçi bu kelimeyi de en son 2018 yılında kullanıyordu yazarlar.’’ Kafasını kaldırdı hafifçe düşünür gibi.‘’Kendimi sana afettirmek için... Sıcak bir kahve ısmarlasam? Kış günü, iyi gelir.’’Gözlerimin içine baktı tekrardan. ’’Yani açıkçası, muhtamelen kabul etmeyecekler yazılarını çünkü doğruyu söylemek gerekirse çoğunu okumuyoruz. Babam karşı böyle yeni nesil yazılara. Klasiklerden şaşmaz pek. Herkes bizim versiyonumuzu bekliyormuşçasına.’’
Tam bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki ‘’Hem özür niyetine ben senin için okurum ve gerçekten basılmaya değerse bunun hakkında konuşuruz.’’ diye devam etti bitmeyen goygoyuna. ‘’Yalnızca sadece okumak gibi bir iyilik yapabilirim. Kötüyse, kitabını basmamı bekleme benden ha!'' diye de ekledi.
Birkaç saniye üstüne düşündüm ve teklifi etik olmasa da, seve seve kabul etmeye karar verdim. Ne kaybedebilirdim ki ya... Yüzüme en sahte gülümsemelerimden birini takınıp bu sefer ben elimi uzattım. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibi elimi tutup salladı bir kurban pazarlığı içindeymişizcesine. Bir daha yayınevi sahibinin oğlu olan bir baş editör bulamazdım ya... Omuz silkip garipliğini umursamadan kabul ettim isteğini. ''Peki. Hadi gidelim. Okuyacaksın ama... Yoksa burası, tekme yediğim 10. yayınevi olacak ve bu rakamı sayıya çevirmeye hiç niyetli değilim doğrusu. '' Elimi çekip kızıl, boyalı saçlarımı düzelttim. Uzun ve saçma bir gün olacağa benziyordu...
Henüz üçüncü lahmacunumu bile bitirmemişken bana tuhaf bir şey yapmışım gibi bakan Rüzgar'a çevirdim ben de bakışlarımı. Daha ilk lahmacununu bile bitirmediğini gördüğümde, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım.
Kahveye diye çıkarıp yayınevinin yakınlarındaki bir lahmancuncuya gelmiştik resmen. Benim tek bir günüm bile tahmin edilebilir geçmeyecek miydi ya? Üstelik buradaki herkes Rüzgar'ı tanıdığından, üzerimizden bakışlar hiç eksik olmuyordu. Normalde umursamazdım fakat kimsenin dördüncü lahmacunumu yemeye niyetim olduğunu bilmesini de istemediğimden konuyu değiştirmeye kararlıydım.
"Önündeki turşulara dokunmadın bile. Acı biber turşusu yiyemedikten sonra baş editör olsan ne yazar ki? Biberleri bu unvana tercih ederdim." gülerek dirseklerimi masaya, çenemi ise ellerime yasladım. Çattığı kaşlarına bakılırsa planım gayet de işe yaramıştı.
"O zaman şöyle yapalım. Sevgili..." Elindeki kağıtları karıştırdı. İsmimi orada bulamayacağını bilmeden... ''Salkım ben,'' dedim. ''Salkım Akay. Yazarken kendi adımı kullanmak yerine anonim takılıyorum.''
Yüzüne saçma sapan bir gülüş yerleştirdi ve yıllarca düşünsem bile ondan bunu duyacağımı hayal bile edemeyeceğim o cümleyi söyledi. ''Ben senin anonim!''
Eğer zamanı durdurma gücüm olsaydı... Çoktan kullanıp onu bir adaya taşıyıp, üstüne kuş yemleri serpip oracıkta bırakmıştım.
Üstelik ben bunu düşünürken o bana keşke yalnızca söylemekle kalsaydı dedirtecek kadar yüksek sesle kahkaha atmaya başladı. Öyle içten gülüyordu ki neredeyse sandalyeden düşecekti! Ondan tiksindiğimi belli edecek bir bakış atmak istesem de o kadar kendini kaptırmıştı ki gülmeye, fark etmeyeceğini düşünüp vazgeçtim. Cidden. Koskoca yayınevine baş editör yapacak bunu mu bulmuşlar?
Gülmesini nihayet durdurabildiğinde boğazını temizledi. Umarım bu saçma sapan şaka için benden özür dileyecektir. Cidden üzüleceğim yoksa. ''Anonim.. Çok komik bir kelime bence. Ne bileyim, küfür gibi. Değil de gibi. Ben TDK çalışanı olsaydım eğer anonim argo kelimeler arasında olurdu.''
Beklediğimin aksine saçmalamaya devam ederek konuşmasına devam etti ve arkasına yaslandı ve elindeki buruşturulmuş peçeteyi masada kendi önüne fırlattı. ''Mesela Dede Korkut'u düşün. Yazarı Anonim... Bunu 11.sınıfta duyduğumda büyük bir küfür etkisi yaratmıştı bende. Ya da çok güzel bir şiir buluyorum. Yazarını okumak istiyorum. Bi bakıyorum... Anonim!! Küfür gibi.''
Kollarını göğsünde birleştirip ''çiçek ol'' pozisyonunu aldığında ben gülmeden edemedim. O hala 'anonim' kelimesi hakkında düşüncelerini sıralarken ayranımın kalan azcık kısmını tepeme diktim. İstanbul'a gelmiş Yozgatlı kız. Köyden mi inmiş şehire? Tek damlasını bırakma aman. Çorbanı da dik tepene. Kendimi yine her yere yabancı hissetmeye başlamadan önce kafamın içindekini susturmak için tekrar Rüzgar'a odaklandım. Dediklerini hala dinlemesem de... Hoş biriydi. Sonunda açıklaması bittiğinde elimle onun yanında olan taslağımı gösterdim. ''Ne zaman okuyacaksınız taslağımı? Benim için önemli.''
Dudaklarını büzüp sağ yanağını şişirdi. ''Hemen burada okuyacağım kadar kısa değil ki. Eğer numaranı verirsen... Sana bir jest yapıp bugün bitiririm. Akşam da düşüncelerimi sıralarım.'' Gözlerimi devirdiğimi görmesine rağmen yüzüme sırıtarak baktığından başka şansım olmadığının farkındaydım.
Anlaşılan bir süre bu deliye katlanmam gerekecekti..
Ters bakışlarımla telefonu elinden alıp numaramı yazdım. ''Teşekkür ederim Bayan asi yazar.'' dedi.
Bayan, asi ve yazar kelimelerinin arasına kocaman boşluklar bırakarak. Acaba kendince yine ne şaka yapmıştı. ''Rica ederim ‘Bay Ben Her Şeye Gülüyorum.’ İyi günler. Sizden haber bekliyor olacağım.' diye karşılık verip kasaya yöneldim yediklerimi ödemek için.
‘’Merhaba,’’ diye mırıldandım kasaya vardığımda. ‘’Üç lahmacun bi’ de ayran vardı, ne kadar ediyor?” Tam yüzüme dik dik bakan kasiyere patlayacaktım ki daha az önce tanıştığım o tanıdık koku burnuma doldu.
Aramızdaki boy farkından olacak ki benim de orda olmamı umursamadan kolayca üstümden uzattığı kartıyla ödemeyi tamamladı ve sanki kırılmış gibi bir ses çıkarttı.
‘’Ben ısmarlayacağım demiştim zaten, aşk olsun...’’ Kafamı yüzünü görebilmek için kaldırdığımda onun zaten çoktan bana baktığını gördüm.
‘’Özürünü zaten kitabımı okuyarak dileyeceksin. Gerek yoktu ama teşekkür ederim.’’
‘’Önemli değil, basarsak maaşından keserim en fazla.’’ Dediğinde gülmeden edemedim. Ne garip adamdı...
Vedalaşıp lahmacuncudan çıktığımızda yağmur yağdığını fark ettim. Görüşmem,daha doğrusu görüşememem beklediğimden erken bitmişti ve eve çok da erken dönmek zorunda değildim. bu yüzden dönüş yolunda taksi yerine yine toplu taşımayı tercih ettim. Tercih etmekten çok parasal bir zorunluluktu gerçi… İşten de izin almış olmanın rahatlığıyla günün bana kaldığını fark etmemle gülümsedim. En azından kulaklıklarımı takıp başımı cama yaslamak, favori aktivitemdi.
Eve vardığımda ıslanmış kıyafetlerim ve kabarmış saçlarımla tam bir facia gibiydim. Üstüme rahat bir şeyler giydim ve yatağıma uzandım. Sabah erken kalkmış olmanın yorgunluğuyla kapanan gözlerim, beni kolayca yarım saatlik bir uykuya ikna edebilmişti fakat her zamanki gibi yarım saat diye yattığım yatağımdan ancak saatler sonra kalkabilmiştim.
Kendime gelebilmek için yatağımdan çıkıp yüzümü yıkadım önce. Salona geçip gelir gelmez fırlattığım çantamın içinden telefonumu çıkardım. Saat 00.12 olmuştu bile...
Kendi internetim az olduğundan genelde kapalı tutuyordum ve bu aralar evime internet bağlatacak kadar da param yoktu. İnternetine bağlandığım komşumsa... Taşınmıştı. Yeni komşumla sırf bu yüzden tanışmam gerekecekti çünkü diğer komşular bu isteğime, nasıl desem... Pek sıcak bakmıyordu. Yine de yeni taşındığı için daha kendi internetini bile bağlatamadığını düşünerek mobil verimi açtım.
Telefonum internete bağlanır bağlanmaz tanımadığım numaradan gelen mesajları fark ettim. Rüzgar olmalıydı. Anlaşılan sözünü tutup taslağımı bitirmişti! Telefonu guruldayan karnımı doyurduktan sonra okumak için kanepeye fırlattım ve günlerdir bir türlü toplayamadığım mutfağımda kendime güzel bir tavuklu salata yapıp tekrar kanepeye kuruldum. Sanki sabah üç lahmacunu gömmemiş gibi... Telefonumu elime geri aldığımda gelen mesajları okumaya başladım gülerek.
+90 212 *** ** ** : HEY. Kadın karakterin TAM BİR ZORBA. (20.10)
+90 212 *** ** ** : Aynı senin gibi, hiç gülmüyor. (20.35)
+90 212 *** ** ** : Bu kadar acımasız olmak zorunda değildin. Sayfa 145. (21.12)
+90 212 *** ** ** : NEDEN BİR LİSE DRAMASINA BU KADAR AĞLIYORUM? (22.25)
+90 212 *** ** ** : Hey. Bu final çok kötüydü. (23.35)
+90 212 *** ** ** : SALKIM. KİTAP BÖYLE Mİ BİTİYOR?? MESASJIMA DÖN. (23.34)
+90 212 *** ** ** : Salkım. (23.40)
Siz: Merhaba. İnternetim yoktu, eve yeni geldim. Kitap böyle bitiyor. Hahahahah. (00.30)
+90 212 *** ** ** : Gülüşü bile ahahah... yolumuz uzun. (00.32)
+90 212 *** ** ** : VE İNCEEE HAHAHSHFSJSGLKDJHLKDJH (00.32)
Siz: Sen bu kafayla nasıl editör oldun ya? (00.35)
Telefonumu cevap yazmak yerine kenara bırakacekken, tekrar bildirim sesiyle titreştiğini gördüm. Rüzgar olduğunu bildiğim numaradan, bir video linki geldiğini fark edince merakla tekrardan telefonumun kilidini açtım.
+90 212 *** ** ** : Tarkan - Uzun İnce Bir Yoldayım ( Speed up) (00.37)
Siz: Espri yeteneğine hayran kalmamak elde değil doğrusu. (00.37)
Siz: Taslağı okudun mu? Okumuş olmalısın. Finalden bahsettin. Bu konu haricinde rahatsız edilmek istediğimden emin değilim. Basacak mısın? (00.37)
+90 212 *** ** ** : Fazla sabırsızsın. (00.37)
Siz: Basacak mısın? (00.40)
Görüldü.
Rüzgar’ın mesajıma cevap vermeyişinin içimde uyandırdığı hisleri yok saymak imkansızdı. Başımdan aşağı kaynar bir kova su dökülmüş gibi hissederken hislerime tezat olarak bir yandan ellerim buz kesmişti.
Deli gibi tekrar tekrar ekranı açıyor, bir mesaj gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Neredeyse uzun zaman sonra gözlerim dolacak, küçük bir çocuk gibi ağlayacaktım. Sırf basılsın diye evimden kaçtığım romanımla, ki oraya ne kadar ev denebilirdi bilmiyordum, elimde koskoca bir sıfır vardı yine. Hayatım boyunca çaresizlik hissiyle başa çıkabilmiştim fakat şu an, bir türlü kendimi sakinleştiremiyordum.
Belki de o kadar iyi yazmıyorumdur, diye geçirdim içimden. Düşündüğüm kadar başarılı bir yazar değilimdir. Kendimi kandırmaktan başka bir şey yapmıyorumdur.
Son bir umut Rüzgar’dan gelebilecek olası bir mesajı kontrol etmek amacıya tekrar açtım ekranımı. Bomboş ekranla yüz yüze geldiğimde, sinirle gülümsedim. Saate gözüm çarptığında, yarın açılış olduğum işime kalkabilmek için uyumam gerektiğini fark ettim. Kalkıp yatağıma gitmek yerine, olduğum yere kıvrıldım.
Yıllar önce hayal ettiğim yerden o kadar uzaktaydım ki, o an kendime bir yatakta uyumayı bile layık görememiştim. Sanki erkenden kalkmam gerekmiyormuş gibi sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek bir mahkemeye mahkûm edilmiştim bir anda..
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Öncelikle bölüme başlamadan yorumlara bakıp fikir sahibi olmak isteyen arkadaşım kesinlikle anlık beklemediğin duyguları yaşatan en ihtiyacın olduğu anda kahkahalara boğan bir o kadar da kıran yara bırakan ama hep hayattan bir parçamızı yansıtan bir kitap olduğunu düşünüyorum çok seviyorum kesinlikle ama kesinlikle pişman olmazsınızz ben kefilimmm🥺
Yorum
Yorum bulunamadı.