Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Odamın penceresinden dışarıdaki gri gökyüzünü izliyordum. İçimde günlerdir anlam veremediğim, göğsüme kurşun gibi oturan bir sıkıntı vardı. Evin içindeki o tuhaf, ağır sessizlik beni ürkütüyordu. Tam o sırada odamın kapısı iki kez sertçe vuruldu.
"Melis? Kızım, odada mısın?"
Annemin sesini duyduğumda hızla arkamı döndüm. Sesinde, normalde hiç duymadığım, insanı ürperten bir titreme vardı. Yerimden kalkıp kapıyı açtım. Annem karşımda duruyordu; her zamanki o bakımlı, dik duruşundan eser yoktu. Elleri önünde kenetlenmişti ve gözlerini benden kaçırıyordu.
"Anne? Ne oldu, ne bu halin?" dedim, içime ani bir korku çökerken.
"Baban..." dedi annem, zorlukla yutkunarak. "Baban seni aşağıda, salonda bekliyor. Önemli bir şey konuşacağız. Lütfen hemen aşağı gel."
"Önemli bir şey mi? Kötü bir şey mi oldu anne? Şirketle mi ilgili?"
Annem cevap vermedi. Sadece arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Bu sessizlik, bağırıp çağırmasından çok daha korkunçtu. Üzerimdeki hırkanın önünü kapatıp arkasından gittim.
Salona girdiğimde hava resmen buz gibiydi. Babam, şöminenin yanında dikilmiş, elleri arkasında bağlı bir şekilde yere bakıyordu. Biz girdiğimizde yavaşça kafasını kaldırdı. Yüzü çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı. Onu ömrüm boyunca hiç bu kadar çaresiz görmemiştim.
"Otur kızım," dedi babam. Sesi o kadar pürüzlüydü ki, sanki günlerdir tek bir kelime konuşmamış gibiydi.
Annemin yanına, geniş koltuğa oturdum. Annem oturur oturmaz elimi tuttu. Parmakları buz kesmişti. "Baba, korkutuyorsunuz beni. Ne oluyor? Anlatsanıza artık," dedim sesimi dik tutmaya çalışarak.
Babam ağır adımlarla karşımızdaki tekli koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini birleştirdi. Doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Melis... Biliyorsun, şirket son bir yıldır çok büyük bir krizin eşiğindeydi. Kurtarmak için her yolu denedim. Ama olmadı. Eğer önümüzdeki iki hafta içinde büyük bir nakit akışı sağlanmazsa... Her şeyimizi kaybediyoruz. Evimizi, yılların emeğini, her şeyi."
"Tamam baba," dedim hızla, gözlerimi kırpıştırarak. "Kaybedelim. Gerekirse daha küçük bir eve taşınırız, her şeyi yeniden inşa ederiz. Bunun için mi bu kadar üzülüyorsunuz?"
Babam acı bir şekilde gülümsedi, kafasını iki yana salladı. "Keşke o kadar basit olsa kızım. Borçlar sadece bankalara değil. Eğer batarsak, bu piyasada beni bir gün bile yaşatmazlar. Ailemi, sizleri koruyamam."
"Peki ne yapacağız?" diye sordum, kalbimin atışı göğsümde yankılanırken.
Babam derin bir nefes aldı. Söyleyeceği kelimeler sanki boğazına batıyordu. "Bir çıkış yolu var. Daha doğrusu... Bir teklif. Eski ortaklarımı tanıyorsun."
"Evet? Durumları çok iyi, bize yardım edemezler mi?"
"Ediyorlar," dedi babam. Gözlerini benden kaçırıp halının üzerindeki desenlere sabitledi. "Ama bir şartla. Bu sadece bir iş ortaklığı olmayacak Melis. İki ailenin bağlarını tamamen kopmaz hale etmek istiyorlar. Bir aile ittifakı..."
Kafam karışmıştı. Annemin elimi daha da sıkı, canımı yakacak kadar sert sıktığını hissettim. "Nasıl bir ittifak baba? Açık konuş lütfen."
Babam yutkundu, gözlerinde büyük bir yenilgi vardı. "Oğulları... Onunla senin evlenmeni istiyorlar. Ancak bu şekilde şirkete ortak olacaklarını ve bizi bu bataktan çıkaracaklarını söylediler."
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım çınlamaya başladı, salonun duvarları üzerime doğru yıkılıyor gibiydi. Annemin elini hızla çekip ayağa fırladım.
"Ne?! Ne diyorsun sen baba? Evlenmek mi? Ne evliliği?! Hem de hiç tanımadığım bir adamla! Saçmalamayın lütfen, bu bir şaka falan deyin!"
"Melis, sakin ol lütfen... Yalvarırım dinle," diye araya girmeye çalıştı annem, gözyaşları yanaklarından süzülürken.
"Sakin falan olamam anne! Siz beni satıyor musunuz? Şirket kurtulsun, borçlar kapansın diye beni feda mı ediyorsunuz?!" diye bağırdım. Gözlerimden yaşlar boşalmıştı.
Babam da aniden ayağa kalktı. Yüzünde büyük bir acı vardı ama sesi birden bir otoriteyle sertleşti. "Haddini bil Melis! Benim ne hissettiğimi sanıyorsun? Bir babaya bu kararı verdirmek ne demek biliyor musun sen? Başka çaremiz yok! Annenin, senin, kardeşlerinin hayatı buna bağlı. Pazar günü bizi yemeğe bekliyorlar. O da orada olacak. Tanışacaksınız."
"Gitmiyorum! Ben o yemeğe falan gitmiyorum! Beni zorlayamazsınız!"
Odamın kapısını nasıl çarptığımı, kendimi yatağa nasıl attığımı hatırlamıyordum. Hıçkırıklarım odanın duvarlarında yankılanırken yastığa sarıldım. Hayatım, bir saat içinde ellerimin arasından kayıp gitmişti. Hiç görmediğim, yüzünü bile bilmediğim o adamdan, Yankı’dan, şimdiden tüm kalbimle nefret ediyordum.
Pazar Akşamı – Karahan Malikanesi
Günler ağlayarak ve odamdan çıkmayarak geçmişti ama kaçış yoktu. Şimdi, üzerimde annemin zoruyla giydiğim lacivert, ağır ve ciddi bir elbiseyle devasa bir malikanenin kapısında duruyordum. Hava kararmıştı, yağmur çiseliyordu.
Kapıyı takım elbiseli bir görevli açtı. İçeri girdiğimizde bizi çok şık, elit ama bir o kadar da soğuk bir kadın karşıladı; Yankı'nın annesi. Yanında da güler yüzlü görünmeye çalışan ama gözleri buz gibi bakan kocası, yani Yankı'nın babası vardı.
"Hoş geldiniz," dedi Yankı'nın annesi, sahte bir sıcaklıkla. Sonra gözleri bana döndü. Beni yukarıdan aşağıya kibirli bir tavırla süzdü. "Ve güzel Melis... Sonunda tanışabildik."
"Hoş bulduk," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek dişlerimi sıktım.
"Geçin lütfen, yemek masası hazır. Oğlumuz da birazdan şirket toplantısından çıkıp gelecek," dedi Yankı'nın babası, babamın omzuna dostça vurarak. Ama bu dostluk değil, tamamen bir güç gösterisiydi.
Büyük, abartılı kristal avizelerin aydınlattığı yemek masasına geçtik. Masada her şey kusursuzdu ama benim boğazımdan tek bir lokma bile geçmiyordu. Annemle Yankı'nın annesi havadan sudan konuşuyor, babamlar iş konuşuyordu. Ben ise sadece tabağımdaki yemeğe bakıyordum. İçimdeki öfke çığ gibi büyüyordu.
Tam o sırada, büyük salonun kapısı açıldı. Ağır, kendinden emin adımların sesi parkede yankılandı.
"Ha, işte oğlumuz da geldi," dedi Yankı'nın babası gururla ayağa kalkarak.
Bakışlarımı yavaşça kapıya doğru çevirdim. İçeriye uzun boylu, siyah saçları hafifçe dağılmış, üzerinde koyu renk bir takım elbise olan bir adam girdi. Kravatını hafifçe gevşetmişti. Yüz hatları keskin ve son derece çekiciydi ama bakışlarında öyle bir kibir, öyle bir umursamazlık vardı ki, insana kendini değersiz hissettiriyordu.
İşte bu, Yankı’ydı.
"İyi akşamlar," dedi Yankı. Sesi kalın, mesafeli ve tamamen duygusuzdu. Ailesine doğru yürüdü, gözleri bir anlığına bana takıldı. Beni gördüğünde yüzünde en ufak bir şaşırma ya da beğeni ifadesi oluşmadı. Sadece tiksinir gibi, hafifçe kaşlarını çattı.
"Gel oğlum, otur. Müstakbel nişanlın Melis," dedi Yankı'nın annesi, beni işaret ederek.
Yankı, tam karşımdaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O karanlık gözlerde ne bir sıcaklık vardı ne de bir istek. Sadece zorunluluk.
Yemek boyunca tek bir kelime bile etmedi. Ben de etmedim. İki düşman gibi masanın iki ucundan birbirimizi izledik. Ailelerimizin bizim adımıza düğün tarihini ve detayları konuşmasını dinledik. İkimiz de bu masada birer kukla gibiydik.
Yemek bittiğinde, Yankı'nın babası kahveleri bahçede içmeyi teklif etti. "Gençler de burada baş başa konuşsun, birbirlerini tanısınlar biraz," dedi gülerek.
Büyükler salondan çıkıp bahçeye geçtiğinde, koca salonda sadece ikimiz kaldık. Sessizlik o kadar yoğundu ki, nefes alışlarımız duyuluyordu.
Yankı arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağladı ve beni incelemeye devam etti. Sonunda sessizliği bozan o oldu.
"Bu sessiz sakin kız rollerini yemediğimi bilmeni isterim," dedi. Sesi bir bıçak kadar keskindi.
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Ne? Ne saçmalıyorsun sen?"
"Diyorum ki," dedi, masaya doğru hafifçe eğilerek. "Babanın şirketini kurtarmak için bu evliliğe ne kadar hevesli olduğunu biliyorum. Bu lüks hayata konmak tam senin gibilere göre bir plan."
Duyduklarımla gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sinirden ellerim titremeye başlamıştı. Sandalyemi geriye doğru itip ayağa kalktım.
"Sen ne dediğinin farkında mısın be?! Ben senin o parana da, puluna da, holdingine de lanet ediyorum! Bu evliliği en az senin kadar, hatta senden çok daha fazla BEN istemiyorum!" diye tısladım, sesimin dışarı gitmemesi için fısıldayarak ama öfkeyle.
Yankı da yavaşça ayağa kalktı. Boyu benden çok daha uzundu ve üzerime doğru bir adım attı. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Tepemden bana bakarken yüzünde alaycı, sinir bozucu bir gülümseme belirdi.
"Öyle mi? O zaman babana söyle, yüzükleri geri göndersin. Ama yapamazsınız, değil mi? Çünkü o çok sevdiğin ailen sokakta kalır."
Gözlerim doldu ama ağlamamak için kendimi sıktım. "Senden nefret ediyorum," dedim fısıltıyla.
Yankı, yüzündeki o soğuk gülümsemeyi hiç bozmadan eğildi ve kulağıma doğru fısıldadı:
"Güzel. Çünkü bu evlilikten bir aşk masalı bekliyorsan, çok yanılıyorsun Melis. Sen benim için sadece babamın şirket anlaşmasındaki bir imzasın. Ben kendi hayatıma bakarım, sen de kendi hayatına. Bu evde benim sınırlarıma asla girmeyeceksin."
Geri çekildi, ceketinin önünü ilikledi ve bana son bir kez bakıp arkasını dönerek salondan çıktı.
Arkasından bakarken, kalbimin öfkeyle sıkıştığını hissettim. Bu adamla aynı evde yaşamak, cehennemde yaşamakla aynı şey olacaktı. Ve benim bu cehennemden kaçacak hiçbir yerim yoktu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Sevgili Yazar:)) Kitabınızı çok beğendim. Konusu,duygusu ve karakterleri gerçekten çok etkileyiciydi. Böyle bir eser yazdığınız için teşekkür ederim:))
Çook güzel olmuş kesinlikke devamını getirin
Yeni baslayacam bakalım herkes beğenmiş kitabı
Yorum
Yorum bulunamadı.