Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Bu kitapta geçen kurum ve kuruluşlardaki olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçeği yansıtmamaktadır.
______________________________
1.Bölüm
AÜ Edebiyat Fakültesi
Can: Gençler vizeler başlıyor Allah rızası için NOT!
Can: @Ceylin, @Aybüke, @Asude, @Berfin
Can: Müslüman olan yazar. Vallahi camiye gidince dua eder kulu köpeği olurum. Bu bünye bir kez daha sınıfta kalmayı kaldıramaz. YALVARIRIM NOT.
Can: Berfin sende kesin vardır atsana ALLAH RIZASI İÇİN!
Mert: Lan oğlum milletten not dileneceğine derslerde tutsaydınya bu zamana kadar.
Can: 'Lan' ne lan? Öküz. Bayanlar var bu grupta.
Egemen: Kardeşim senin beyin münasip bir yerine kaydı galiba. Aynı kelimeyi cümle içinde sende kullandın.
Can: Konumuz bu değil.
Can: Allah rızası için NOT! Verenin kulu köpeği olurum.
Can: Berfinciğim, dünyanın 8.harikası, müslüman kardeşim, imanı gibi yüzüde güzel olan hanımefendi. Sizde vardır İstanbul hanımefendisi, lütfen bu Allah'ın muzdarip kulundan notlarını esirgeme.
Üst üste gelen bildirim sesleriyle birlikte bütünleştiğim masadan kalkarak telefonumu savurduğum yerden bulmaya çalıştım. Masayla neden bütünleştin diye soracak olursanız vizeler başlıyor derim. Aslında vizeler genel çoğunluğu korkutsa bile beni çok fazla korkutmuyordu çünkü bu zamana kadar bir tanesinden bile kalmamıştım. Tabii bu sonucunu sabaha kadar başında durduğum masam ve koli koli sipariş ettiğim kahvelere borçluydum. Vizeler başlayınca kahve markalarıda bayram ediyordu. Aslında dersleri seven ve anlayan bir öğrenciydim. Çevremdeki insanların düşüncelerine göre de zeki olduğum aşikardı. Bu yüzden benim üzerimdeki hayalleri her ne kadar tıp okuyup başarılı bir beyin cerrahı olmam olsada kendi bildiğimi okuyarak içinde huzur bulduğum, mısralarında kendimi bulduğum edebiyatı seçtim. Bunun üzerine ailemde kuzenim Tuğra Han'nın geleceğini umursamayarak -sanki ben anlamayacaktım- onu benimle aynı üniversiteye göndermişlerdi. Gerçi onun pekte umrunda olduğu söylenemezdi. Yeterki okuyup bir mesleğim olsundu diyordu. Küçüklükten beri birlikte yaşardık, abim gibidir kendisi. Edebiyat benim hayatımın büyük bir parçasıydı öyle ki en ufak bir olayda bile aklıma geliyordu. Doğada, kırsal bir alanda, kendimle baş başa kaldığımda veya hoş bir gün batımına şahit olduğumda içimden şiir yazmak geliyordu.
Ben edebiyatla var olmuştum ve istediğim meslek üzerinde devam ettirecektim hayatımı. Başkalarının ideallerine göre değil. Kişiliğim kesinlikle bir edebiyat insanıydı. Sakin, sessiz ve kendi halimdeydim. Kavga gürültüden uzak yaşardım hep.
Fiziksel özelliklerimde kişiliğimi destekleyen bir yapıdaydı. Beyaz tenli bir yüzüm ve kumral, neredeyse bal rengi denecek bir tonda saçlarım vardı. Koyu yeşilden biraz daha açık, elaya çalanda gözlerim. Herkes çok güzel olduğumu, elimi sallasam ellisi olacağını söylese bile bu tarz işlerden uzak duran birisiydim. Ne de olsa nasibim olan mutlaka beni bulurdu. Aslında edebi yönü olan insanların çoğu aşıktır. Aşkla büyür, aşkla beslenir ve kalbindeki aşkla son uykusuna yatardı. Arada istisnalar vardı ve bende bu istisnalara dahildim demek ki.
Bütünleştiğim sandalyemde dikleşirken bakışlarım yatağımın üzerinde duran telefonuma kaydı. Akabinde telefona uzanmadan kollarımı arkamda birleştirerek esnedim. Bedenimden çıkan çıtlama sesleriyle birlikte biraz daha rahatlarken kapamış olduğum gözlerimi açıp telefonuma baktım. Titremeye devam ediyordu. Bu titreşim seni sinirlerimi bozmaya başlarken elimi çalışma masamın yan tarafındaki telefonuma doğru uzattım. Hızlıca telefonu açıp bildirimlerin kaynağı olan yere, WhatsApp'a girdiğimde mesajların AÜ EDEBİYAT Fakültesi'nden geldiğini fark ettim. Etiketlendiğimi görünce hemen hemen neden yazdıklarını da anlamıştım. Ben, neredeyse buharlaşmak üzere olan beynimle mesajları okumaya çalışırken diğerleri mesaj yazmaya devam etti.
Can: Ya Allah kitap aşkına birisi not atsın, 1 sayfa bile yeter. Sadece geçmem gerek.
Aybüke: Can'cığım öncelikle neden not tutmuyorsun bu bir, ikincisi bayan değil KADIN! Son olarak sınava herkes kendi emeğiyle girmeli bu da üç.
Can: Aybüke Allah aşkına tamam söz bir dahaki vizelerde tutacağım vallaha bak. Ama şimdi gerekli. Mahmut hoca acımıyor biliyorsun.
Aybüke gruptan ayrıldı
Aybüke adlı kullanıcı gruba geri alındı
Bakışlarım telefonun ekranında mesajları okumak için gezinirken yüzümde hafif bir gülümseme oluşmuştu. Gerçekten bazen aşırı derecede abartıyorlardı. Özelliklede grupta bilmediğim ve alakamın bile olmadığı bazı konularda ismimin, daha doğrusu onlara göre güzelliğimin geçtiği çok oluyordu. Öyle ki mutlaka her hafta sıramın üzerinde notlar bulurdum. Labirent bulmaca gibi üst kata çık, sağa dön, sola gel karşındayım'lı bir sürü not. Ve hiçbirine bakmadan çöpe atan ben...
Kısır döngü gibi bir şeydi...
Genellikle bu tarz notları kendi sınıfımdan değilde diğer sınıflardan alırdım. Kendi sınıfımla çok içli dışlı olmasam bile en azından bazılarını tanıyordum. Geneli iyi insanlardı. En yakın arkadaşım Aybüke, Aybüke Yalçın. Kendisi mesajlaşmalardanda anlaşıldığı gibi koyu bir feministtir. Nerede bir eylem, yürüyüş kendisi hemen orada olur sonra da soluğu nezarethanedede alırdı. Kendisi nadiren tanıdığım iyi ve temiz kalpli insanlardandı. Bu yüzdende üniversite 2'de ortak bir ev tutup birlikte yaşamaya karar vermiştik. Biraz uçuk kaçık olsa bile beni anlayan ve her zaman yanımda duran bir insandı. Kendi çizdiğim yolda annem ve babamdan daha fazla durmuştu yanımda.
Sınıfta çok fazla samimi hissettiğim arkadaşım yoktu. Erkeklerle zaten olabildiğince az muhatap olmaya çalışıyordum çünkü okul her ne kadar büyük olsa bile insanların bakış açısı küçücüktü. Olayları yanlış anlayıp saçma sapan dedikodular çıkabiliyordu. Bir keresinde geçen yılların başıydı diye hatırlıyorum, birisi benden not istemişti çıkışta. O zaman çok müsait olamadığım için verememiştim ve o da olayları yanlıl anlayarak peşimden gelmişti. Bizi yan yana görenler ise... Çıkarttıkları dedikoduları ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Bu pis dedikodularda ailemin kulağına gidince babam tarafından şiddetli bir şekilde azar işitmiştim. Neymiş kendi kafama göre gittiğim okulda amaçlarım başkaymış, ben okumaya gitmemişim, güzelliğimi kullanarak millete musallat olmuyormuşum falan filan. Babamın bu dedikleriyle hiç bir alakam yoktu. O kişiyi tanımıyordum bile. Neyse işte kısacası o günden sonra erkeklerle mecbur kalmadıkça muhatap olmamaya çalışıyorum. Can iyi bir insandı bana göre. Diğer erkekler gibi değişik işleri yoktu. İşte her üniversitede olan şakacı ve esprili tiplerdi. Diğerlerine dair pek bir anım veya bir düşüncem yok. Kızlarla genel olarak anlaşamıyordum ki anlaşmak için pekte vaktim yoktu. Gün içinde çoğunlukla ders yapıyordum, zaten vize haftasındaydık ve fazladan çalışmam gerekiyordu.
Tekrardan dersime odaklanmak adına telefonu kapatıp yatağımın kenarına fırlatacakken grupta etiketlendiğimden dolayı telefon titredi. Ama ne titremek! Ardı ardına elimdeki telefon titriyor ve bu huylanmama sebep oluyordu. Mesajlara girdiğimde çok fazla odaklanmadan devamını okudum. Tuttuğum notları atmayı pek sevmezdim ama sevdiklerime karşı bazı istisnalar olabiliyordu. Sadece Aybüke'ye karşı genelde. Can'ın yalvarışlarını okurken merhametimden dolayı elim defterime gitti. Haklıydı, Mahmut hoca gerçektende acımıyordu. Şükür ki ben onun gazabını yaşamamıştım ama yaşayanlara şahitlik etmiştim. Adam bir dönem dersinden geçemeyince üniversitenin sonuna kadar geçirmiyordu. Yaşlılıktan dolayı kaprisleri olan, çekilmez birisiydi. Kendimi bir an için Can'ın yerine koydum. Derslerimin genelinde iyi birisiydim ama bu dersten geçemeseydim eğitim kariyerim hiçte iyi etkilenmezdi, ve gelecekte sorun oluşturabilirdi. Bu yüzden kararsızlığımı düşüncelerimden sıyırıp bir kenara atarken vize için önemli sayfaların fotoğrafını çekip Can'a özelden yolladım. Her ne kadar yardımsever olmaya çalışsamda grupta sevmediklerim ve bu notları gerçekten hak etmeyen insanlar vardı. Hak edene hak ettiği kadar değer vermek gerekir neticede.
Hızlıca notları attıktan sonra Can'ın yazdığı övgü cümlelerine karşı rica ederim diyerek dersten daha fazla kopmamak adına telefonumu kapatıp tekrardan yatağıma fırlattım. Bakışlarımı masamın üzerindeki defterime eğerek kahvemdeki son yudumu da alıp çalışmaya devam ettim.
🌼🌼🌼
Sabah, gözümü perdemin arasından sızan güneş ışıklarıyla aralamıştım. Sınav saat 8'de olacaktı. Yine masanın üzerinde uyuya kaldığımdan her yerim uyuşmuş ve tutulmuştu. Yavaşça dikleşmeye çalışınca vücudumdaki her yerden çıtırtı sesleri yükseldi. Geriye doğru esnedikten sonra sol elimi masanın üzerinde rastgele bir yere koydum ama keşke koymasaydım. Dün geceden kalma kaldırmaya üşendiğim bitmiş kahve bardağını tek seferde devirip kırmıştım. Maşallahtı bana. Telefonumu bulmaak için etrafıma bakındım. Umarım saat daha erkendirde burayı temizlemek için zamanım olur. Yatağımın üzerine fırlattığım telefonumu görünce ayaklanarak yatağıma doğru ilerledim. İçimden zamanımın olması için bir sürü dua okurken en son besmele çekerek telefonumun ekranını açtım. Saati görünce gözlerim fal taşı gibi açılmıştı çünkü saat yedi buçuktu. Yarım saat içerisinde hem burayı toparlayıp hemde hazırlanabileceğimi hiç düşünmüyordum ama belki hızlı davranırsan yetiştirebilirim diyerek burayı bu şekilde bırakamayacağımdan doğruca lavaboya koştum. Elime bir bezi kaptığım gibi suyun altına tutarak ıslattım ve suyunu sıktığım gibi odama geri koştum. Yere çömelerek kırdığım kupanın parçalarını elimi kesmemeye çalışarak topladım ve kenara koydum. Akabinde elimdeki bezle yere birkaç damla damlamış olan olan kahveyi temizledim. Becerebildiğim kadar becermiştim yada becerememiştim. Öğrenci evinde yaşadığım zamanlar boyunca -bir yılı geçti- ev işlerininde çoğunu Aybüke sayesinde öğrenmiştim. Kendisi hamarat denecek derecede yetenekliydi bana göre. Bu sayede hem yemek yapmayı hemde temizlik yapmayı öğrenmiştim. Sonuç olarak şuanda Eski Berfin'e göre bayağı bir yetenekliydim.
Kahvenin döküldüğü yeri temizledikten sonra tekrardan lavaboya girdim ve ihtiyaçlarımı giderdikten sonra çıktım. Tam detaylıca silemediğimden hâlâ cam parçaları olabileceği ihtimali karşısında masamın yanından dikkatli bir şekilde geçtim ve dolabıma doğru ilerledim. Üzerime sonbaharda olduğumuzdan mevsime uygun bir kombin yaptım. Üzerimdeki bej tonlarında, geniş ve yumuşak dokulu bir triko kazağın altına beyaz yakalı bir gömlek giydim. Gömleğin yakasını kazaktan hafifçe dışarı çıkarıp kombine daha düzenli bir hava kattım. Alttan yüksek belli, pileli, midi boy bir ekose etek tercih ettim. Kahverengi ve bej tonları birbiriyle uyum içinde duruyordu. Ayağıma ise yağmurın ne zaman yağacağını bilemediğimden kahverengi bilek botlar giymiştim. Rahat ama aynı zamanda şık hissettiriyordu. Koluma ise içine kitaplarımın sığabileceği bir boyutta kahverengi tonlarında bez çanta seçtim.
(Çanta ve elindeki kahve hariç bu şekilde düşünebilirsiniz)
Saçımı doğal bir görünüm vermesi için dağınık bir topuz yaptım. Pak fazla makyaja ihtiyacım yoktu ama çok hafif bir şekilde kirpiklerimi kıvırıp ince bir kat rimel sürdüm. Dudaklarımada açık pembe tonlarında bir nemlendirici sürüp işlerimi bitirdikten sonra kolumdaki saate baktım. Sekize çeyrek vardı. Odamdan hızlı bir şekilde çıkarak kapıya doğru gittim. Aybüke benden önce çıkmış olmalıydı çünkü bugün Mahmut hocaya işlerinde bir tık fazla yardımcı olacaktı herkes gibi. Evet, Mahmut hocanın bu tarz huyları vardı. Kız erkek fark etmeksizin ona tabiri caizse yalakalık yapan herkesin notunu düzeltiyordu.
Evden kapıyı kilitleyip çıkarken apartmanda asansör olmadığından merdivenlerden hızlı adımlarla indim. Sınavın başlamasına 12 dakika kalmıştı. Eğer şansım bana gülerde otobüs hızlı gelirse 5-6 dakikaya yetişirdim ama hızlı helmezse geç bile kalabilirdim. Apartmandan çıkıp otobüs durağına doğru koşar adım yürüdüğümde çantamın içine attığım telefonumun titrediğini fark ettim. Beni bu saatte arayacak 2 kişi vardı. Ya Aybüke'ydi yada kuzenim Tuğra. Yolda yürüken aynı zamanda etrafıma bakınırken dikkatli bir şekilde telefonumu çantamdan çıkardım. Karşıdan karşıya geçeceğim sırada arayan kişiye baktım, tahmin ettiğim gibi kuzenim Tuğra arıyordu. Kendisi aşırı fazla korumacı bir insandı ve bu beni gerçekten sinir ediyordu. Resmen bana abilik taslıyordu aramızda sadece 2 yaş olmasına rağmen.
Aramasını cevaplamazsam üniversiteyi yıkacağından durağa varınca telefonu açtım ama keşke açmaz olaydım çünkü açtığım gibi kendisinin mağaradan indiğini tescilleyen tonda ki sesi kulaklarıma doldu.
''Berfin, neredesin kızım sen! Kalmış sınava 10 dakika gel hemen! Aybüke'de yok yanında dolaşma fazla ortalıkta!''
Bu tavrı karşısında sıkıntılı bir şekilde oflarken ardı ardına sıraladığı uyarıları cevapladım.
''Birincisi, ders çalışırken sabahlamışım o yüzdende geç kaldım. İkincisi otobüs bekliyorum birazdan gelirim. Üçüncüsü istediğim yerde gezer dolaşırım, sanane! Dördüncüsü de sana elli kere söyledim bana abilik taslama!''
''Bana bak kızım delirtme beni fakülteden çıkıp otobüs otobüs beni arattırma. Sana tabii ki de karışırım, sen bana Meyra teyzemin emanetisin. Otobüse uslu uslu bin ve yine uslu uslu gel. Ayrıca tabii ki de abilik taslarım, kuzen abi yarısıdır.''
Onun saydıklarını dinlerken sinirim bozulmaya başlasa bile şansım yaver gidip otobüs hızla geldiğinde daha fazla dinlemeden telefonu kapatmadan cevap verdim.
''Tamam Tuğra ondan. Otobüs geldi kapatıyorum ben.''
Telefonu suratına kapatacağımı hissetmiş olacakki cümlemi bitirmeme izin vermeden önce yine tembihini yaptı ve o kapattı.
''Dikkatli gel, canlı konum at bana 8 saatlik.''
Cevap veremeden telefonu kapattığından sabır çektim. Yok, yok yani bırakmayacaktı ben sanki 3 yaşındaymışım gibi davranmayı. Onunla birlikte büyümüştük ve hemen hemen her yaşta nasıl davrandığımızı biliyorduk. Aslında ben uslu bir çocuktum, yaramaz olan oydu. Benim ona dikkat etmem gerekirken hem yaş farkından hemde annemden dolayı o benimle ilgileniyordu. Cidden çok boğucu birşeydi bu.
Otobüse bindikten yaklaşık 6-7 dakika sonra üniversitenin hemen hemen 100 metre ilerisindeki duraktan indim. Sınavın başlamasına 5 dakika civarı kalmıştı. Mahmut hocanın yaşlılığından dolayı biraz geç gelme ihtimalini de sayarsak 7 dakikam falan vardı. Adımlarımı olabildiğince hızlandırdım. Neredeyse ezbere bildiğim bu yol Ankara'nın tam göbeğindeydi. Daha doğrusu Üniversite tam merkezdeydi. Doğruyu söylemek gerekirse Fakültenin konumu çok güzel bir yerdeydi bence. Çünkü hem biraz ilerde kütüphane vardı hemde alışveriş merkezleri ve kitapçılar vardı. Güvenlik açısındanda iyiydi bence, Fakülteden sadece birkaç sokak yukarıda Milli Savunma Üniversitesi vardı. Daha doğrusu galiba Kara Harp Okulu. Bu tür okullarla fazla ilgim olmadığından pek bilmiyordum ama yine Aybüke sağolsun yerini tarif etmişti. Aybüke ne alaka diyecek olursanız bir ara Harp Okulu öğrencilerine kafayı takmıştı. E haliylede konumunu biliyordu ve her gün sırf önünden geçmek için fazla fazla yürütüyordu benide.
Edebiyat Fakültesinin önüne geldiğimde hızla içeriye girdim ve sınıfıma doğru gittim. Birkaç kişinin bakışlarını üzerimde hissetsem bile bozuntuya vermeden yürümeye devam ettim. Sınıfın önüne geldiğimde Mahmut hoca gelmemiştir diyerek içeriye girdim. Yanılmamıştım, Mahmut hoca daha girmemişti. Diğerlerinin bakışlarını üzerimde hissederken benim bakışlarım hiçbirine aldırmadan Aybüke'yi aradı. Her zamanki oturduğumuz yerde değildi, başka birisinin yanındaydı.
Ah Aybüke ah!
Tutupta Alparslan'ın yanına geçmezsin değil mi?
Ama geçmişti, gerçektende geçmişti. Birisi olduğunu zaten anlamıştım ama bu kişinin Alparslan olduğunu tahmin etmezdim. Tanıdığım kadarıyla pek kötü bir insan değildi ama çok iyi de değildi. Tek dilediğim umarım pişman olmazdı.
Bakışlarım koskoca sınıfta boş boş gezinirken rastgele orta sıralardan bir yere oturdum. Zaten birkaç dakikaya sınav başlardı. Sonrasında da derslere girip direkt olarak eve geçerdim.
🌼🌼🌼
Evet 1.Bölümün sonuna geldik.
İsterseniz başlangıç tarihlerinizi alalım:)
Bu bölüm biraz sade oldu ama gelecek bölümler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim;)
Kitap hakkındaki ilk izlenimlerinizi söylerseniz çok mutlu olurum.
Kendinize iyi bakın, Seviliyorsunuz♥︎
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
harikaa
Baya iyi kurgu olmuş devamı gelsin yeni bölüm ne zaman.an gelir yani 6. Bölüm
Yorum
Yorum bulunamadı.