Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
2.Bölüm
Yazarın anlatımıyla;
Kara Harp Okulu / 04.45
Gün henüz aymamış, kendini güneş ve bulutların kollarına teslim etmemişken koğuştaki neredeyse herkes uyuyordu. Ateş Miran Yaman hariç.
O, Harp Okulu'nda 3.sınıf öğrencisiydi. Aslında ailesi tarafından zorla edebiyat okutulmuştu fakat bu zoraki okuyuş sadece yarım dönem sürmüştü. Onun hayalleri asker olup vatanına hizmet etmekti.
Ateş, MSÜ sınav tarihini yayınlar yayınlamaz başvurmuştu ve neticesinde de yaklaşık yüzde ikilik bölüme girerek kazanmıştı. Bu yola başlarken her ne kadar ailesini karşısına alsa bile zamanla alışmışlardı. Tabii bu alışma sürecinde aldığı ödüller, çevreden insanların bile anlayabildiği askeri zekası ve başarısı çok etkiliydi. Askerliğe ilgisi ise ailesinin gözünden kaçmamıştı. Küçükken de böyle olduğundan annesi ve babası bu durumu yadırgamamıştı. Dayısı Ömer bey askerdi. Ateş ailesinden en çok dayısını severdi çünkü ona en iyi davranan, onu en çok anlayan dayısıydı. Babası doktordu ve gününün çoğunu hastalarıyla geçirirdi, annesi ev hanımıydı fakat o da küçük kardeşi Eylül'e bakmaktan Ateş'le ilgilenmeye fırsat bulamazdı. Onunla en çok vakit geçiren dayısıydı, 10 yaşına kadar. Dayısı bordo bereliydi ve Ateş sürekli onun beresini takmak isterdi. Başta birkaç kez taktırdı fakat sonra Ateş'in sürekli bordo beresini takmak istediğinden ona bir bere aldı. Şehit olduğu göreve gitmeden önce almıştı o bereyi. İçine bir not yazarak hediye paketi yapmıştı ve görev dönüşü verecekti. Nereden bilebilirdi ki dönemeyeceğini?
Ateş onun şehit haberine çok üzülmüştü. İçinde birşeyler kopmuştu. O dayısına canı gönülden bağlıydı. İşte bu yüzden asker olmak istemişti. Dayısının ardında bıraktığı vatana sahip çıkmak için.
İki katlı ranzanın üst yatağında kollarını önüne bağlamış, manasız bakışlarla tavana bakıyordu Ateş. Günlerdir, hatta haftalardır gözüne bir gram uyku girmemişti. Kafasını karıştıran birisi vardı, bir kız. Çok güzel bir kız. En fazla 3 yada 4 kere görmüştü ama işte kalbine bir kez yer etmişti, çıkartamıyordu. O saf güzelliği, etrafa neşe saçan bakışları, duruşu, endamı... Kısacası her şeyi çok güzeldi. Dışı böyle ise kim bilir kalbi nasıldı?
Hayat dolu ve neşeli bir insandı ona göre. Birkaç kere gülüşünü görmüştü ve o günden beri aklından çıkmıyordu. Gülünce gözleri hafifçe kısılır, yanaklarının iki yanındaki gamzeler kendini belli ederdi. Yanaklarında bir kızıllaşma olurdu, dudakları nazikçe kıvrılırdı. Berfin bilmese bile Ateş Edebiyat Fakültesinde okuduğu o yarım dönemlik zamanda o kızı gizliden gizliye izlemişti. Gülüşünü, neler sevdiğini, neleri sevmediğini, en sevdiği kitabı ve daha fazlasını biliyordu onun hakkında. Sadece yarım dönemdi her gün onu görmesi ama işte kalp dediğin durmuyordu. İlk önce -yani bundan 2 sene önce- onu fakültede görmüştü, sonrada en yakın arkadaşı Tuğra'nın kuzeni olduğunu öğrenmişti. Başta acaba yanlış bir şey mi yapıyorum, diye düşünsede sonradan hislerine engel olamamıştı. Kalbinin kimi seveceğini bilsen o aşk gerçek aşk olur muydu?
Tabii bu hislerin hiçbirinden ne Berfin'in ne de bir başkasının haberi yoktu.
Ateş, düşündüğü Gözlerin içinde kaybolurken gerçek dünyaya dönmesini sağlayan tüm koğuşta aynı anda çalan alarm sesiydi. Gün başlamıştı onlar için. Alarmı duyan Ateş, yerinden hızla kalkarken koğuşun kapısı şiddetli bir şekilde açıldı. Akabinde kapıda beliren Koğuş nöbetçisi Tok sesiyle, "Koğuş kalk!" Diye bağırıp çıkınca hemen herkes uyanmıştı. Ateş, yatağını topladıktan sonra direkt olarak kendini banyoya, soğuk suyun altına attı. Eğitimlere başlamadan önce kafasını toparlaması gerekiyordu. Yaklaşık beş on dakika içinde banyodan çıkıp girecekleri eğitimler için üniformasını giydi. Kamuflaj desenli eğitim kıyafetinin yakalarını düzeltirken diğerlerinin konuşmalarını dinledi.
''Lan oğlum, sabah sabah daha gün aymadan dikiyorlar bizi ayağa. Her gün çekilecek çile mi bu amına koyayım.''
''Gelmeseydin abi, kim dedi sana Harbiyeli ol diye?''
''Lan bir kes, sanki vatan aşkıyla tutuştuğumuzdan geldik! Çok meraklıydık ölmeye! Baba zoru, baba zoru!"
Onların konuşmalarını dinlerken sinirden çenesi kasıldı, kol kasları üniformanın altından kendini daha da belli etti. Sinirlenmemek adına derin bir nefes aldı ama nafileydi. İçindeki ateş körüklenmişti ve çoktan etrafı yakacak bir hâl almıştı. Bakışlarını, kemerini taktıktan sonra hızla konuşan kişilere çevirdi. Aralarında ahlak yoktu, saygı yoktu, disiplin... Onun zaten zerresi yoktu. Konuşanlar Kerem ve Selçuk'tu. Ateş, bu disiplinsizliğe katlanamayarak onlara doğru döndü. Eğitmenlerine ve MSÜ'deki tek dostu Aras'ın ona yaptığı uyarıları dinlemeyerek Selçuk ve Kerem'in üzerine doğru sert adımlarla ağır ağır yürüdü. Selçuk'la bakışları kesişince çenesi kasıldı. Selçuk, buraya ailesinin zoruyla daha doğrusu adam olsunda devletine bir faydası dokunsun düşüncesiyle gönderilmişti. Tabii yürekte vatan aşkı olmayınca devletine faydası değil, zararı dokunuyordu. Aklı fikri okumakta değil, kadın askerleri tabiri caizse kesmekteydi. Bu sebepten ötürü birkaç kez uyarı alınca durum ailesine bildirilmişti. Babası, adam olur diye gönderdiği okuldan atılma noktasına geldiğini öğrenince tabii ki küplere binmiş, oğlunun yaşına aldırış etmeden azarlayıp dövmüştü. Bu sayede Selçuk'u biraz frenlemişlerdi.
Vatan sevgisinden değil, baba korkusundan.
Kerem'inde Selçuk'tan geri kalır bir yanı yoktu. İkiside aynı halttı.
Ateş, onların yanına iyice yanaştığında en önde duran Selçuk, bakışlarındaki belli etmemeye çalıştığı korkuyla geriye doğru bir kaç adım attı. Ateş, sert bir mizacı ve katı disiplinleri olan bir insan olduğundan alt sınıflar ve kendi kademesinde bulunanlar bile ondan çekinirdi. Daha doğrusu onu çekemeyenler korkudan, onu sevenler ise saygıdan çekinirdi.
Sert adımları hedefine ulaşınca durdu. Yüzündeki ciddiyetle bakışlarını ikisi üzerine sabitledi. Ellerini üniformanın arkasında, bel hizasına doğru palaskasının üzerine değecek şekilde ardında birleştirdi. Kaşları istemsizce çatılıp sert tavrını alırken bir müddet sadece ikisine baktı ve baştan aşağıya süzdü. Onun bu tavrı karşısında Selçuk büyüklük taslayarak göz kırptı ve lakaytlığını göstererek çenesini hafifçe yukarı kaldırırken başını sola doğru göz temasını kopartmadan çevirdi. Tavrıyla Ateş'in sinir sistemi daha da hasar alırken ilk önce çenesi kasıldı, akabinde uyarıcı bir şekilde adeta bir komutan edasıyla konuştu.
''Ölmeye çok meraklısın, öyle mi Selçuk? Ölmeye.'' Diye Selçuk'un dediklerini tekrarlarken aklına gelen düşünceleri bastırmaya çalıştı.
Bordo bere
Dayısı, Yüzbaşı Ömer Yaman
Selçuk'un ölüm diye adlandırdığı Şehitlik; bu dünyada alabilecekleri en kıymetli rütbe, öteki dünyada ise en kutsal mertebeydi. Fakat o ve onun gibi cahiller bunu bilemeyecekti. Aklından geçenlerle sessiz kalamayarak öncesine göre daha baskın bir sesle devam etti. "O ölüm dediğin varya, o bizim için şehadet şerbetini içmeye nail olmak demek. Vatanı için, göklerde dalgalanan bu Ay Yıldızlı bayrak düşmesin diye şehit olmak demek. O her gün baktığın, sağ omzunda taşıdığın ama anlamını asla bilmediğin bayrak varya...'' Gözü üniformasındaki Türk Bayrağına kaydı. Aklından, haberlerde sadece 45 saniye gördüğü şehit haberleri bir bir geçerken devam etti. "Şehitlerimizin kanından alıyor rengini! Öldü diye nitelendirdiğin adamların şerefli kanından alıyor rengini! Ama doğru, sen bilmezsin çünkü içinde taşıdığın bir vatan sevgisi yok, değil mi?" Sinirden bağırarak söylediği cümle ardından tüm bakışlar üzerlerindeydi. Selçuk'un yediği laflar ardından Kerem git gide gerilerken Ateş durmadı, içindeki ateşi püskürtmeye devam etti. "Ben cevaplayayım mı? Yok. Yok, çünkü içinde vatan aşkı olan insan bunları söyleyemez. Namusuna, şerefine, onuruna sığdıramaz bu dediklerini! Zaten bunların bir araya gelmesiylede Harbiyeli dediğin adam oluşur. Harbiyeli; namuslulara, şereflilere ve vatanı için hiç gocunmadan canını verebileceklere denir! Sende...'' Bakışlarını Kerem'e doğru çevirdi. "Veya sende bu kavramların bir tanesi bile yok.'' Sonra tekrardan Selçuk'a dönerek son cümlelerini söyledi. "O yüzden bir daha sakın ağzınıza alayım demeyin! Yoksa sonuçlarından ben sorumlu olmam.''
Kararlı bir şekilde başladığı cümleleri yine aynı şekilde bir kararlılıkla bitirirken koğuşun ona dar geldiğini fark etti. Üstü hazırdı, tamamlaması gereken bir eksiği yoktu. Zaten birazdanda girişte sayım yapılacaktı, o yüzden bu ortama daha fazla katlanmayarak bakışları hâlâ keskin bir alevden ibaretken kendini koğuştan dışarıya attı.
Bir günü sinirsiz geçse şaşardı zaten.
Gözlerini kapattığında aklına tek bir yüz geldi.
Tek bir yüz, bir çift yeşilin en güzel tonuyla harmanlanmış göz ve tek bir teline can verilecek kumral saçlar...
Bu özelliklerin tek sahibi belliydi; Ateş'in kalbini verdiği tek kişi, tek kadın.
İsmi B harfiyle başlayıp sonu Ateş'in kalbine çıkan kişi. Lavinia'sı, Mona Rosa'sı, Rüveyda'sı, canı ve de cananı. Kısacası her şeyi.
Aklına giren, kalbini çalan o kızı düşünürken, o bilmese bile, rahatlamıştı. Siniri bir anda geçmişti. Gerçi siniri geçincede aklından gitmemişti o kız. Özelliklede gülüşü ve bakışları. Daha önce ona hiç gülmemişti veya bakmamıştı ama "Belki.'' Diye geçirdi içinden Ateş. "Belki varlığımı öğrendiğinde banada diğerlerine baktığı gibi böyle bakar, böyle güler ve herkesi sevdiğinden daha çok severdi…"
🌼🌼🌼
Berfin Karatay'ın anlatımıyla;
Dergâh-ı Aşk Kafe / 14.30
(1 hafta sonra, pazar günü)
Bakışlarım karşımda duran Aybüke'nin üzerinde boş boş geziniyordu masamda, önümdeki test kitabıyla otururken. O şuanda bana karşı yavru kedi bakışlarını kuşanmış ağzımdan Evet cevabı çıkması için adeta yalvarıyordu.
Neden yalvardığına gelecek olursakta beni şuanda -vizelerin hâlâ devam ettiğini umursamayarak- zorla dışarıya çıkarmaya çalışıyordu. Çıkaracağı yerde ne ara yaptığını bilmediğim sevgilisiyle, ona göre flörtü, dışarıda buluşmaya gidecekleri bir kafeydi. Bunu bana ilk söylediğinde tabii ki doğal olan o tepkiyi verdim; Sizin buluşmanıza neden bende geliyorum?
Aldığım cevap çok şaşırtmamıştı aslında neymiş, hanımefendi hem utandığından hemde yalnız hissetmemek için yanında gelmemi istiyormuş...
Meraklı bakışları hâlâ üzerimde geziniyorken benden bir yanıt bekliyordu. Hafta sonunda olmamıza rağmen kabul edemezdim çünkü yarın Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersine giren Fuat hoca'nın vizesi vardı.
Hemde sevgilisiyle buluşacaktı yani!
Bu yüzden başımı iki yana doğru sallarken zaten yapışmış olduğum test kitabında daha çok sarıldım. Akabinde Aybüke'ye kararlı bir şekilde cevap verdim.
"Aybüke bak Yarın sınav var ve zor olacak. Sana gitmemen gerektiği halde gitme demiyorum ama en azından beni bırak."
Ben içimden geçenleri ona açıkça aktarırken o, benim fikrimin tam zıttıydı. Ben cümlemi bitirir bitirmez kaşlarını çatıp önümdeki ders kitabını bir hışımla çekerken, "Ya Berfin olmaz ama bak yalnız hissederim. Lütfen, şu kadarcık değerim varsa senin gözünde gelirsin." Dedi sağ elinin baş ve işaret parmağını birleştirip arada ufak bir boşluk bırakırken tekrar devam etti.
"Tek olmayayım işte! Ya başıma bir şey gelirse, nereden bileceksin?"
Dediği ile gözlerim pörtlercesine açılırken ona en kınayıcı bakışlarımı attım.
"Aybüke saçmalama gelmez başına bir şey!"
"Ya gelirse?"
"Canlı konum at."
"Ya yetişemezsen?"
"Tuğra Han'a at, O yetişir. Ayrıca dövüşte biliyor. Yani sana bir şey olursa adamları da döver. Evet evet, sen en iyisi onunla git."
Diye o kendisi bile inanmadığı ihtimalleri önüme atarken bu konuşmayı sonlandırmaya çalıştım. Benden bunları dememi beklemiyor olacaktıki bu sefer onun gözleri açıldı, başını olmaz der gibi iki yana salladı.
''Tuğra abi hayatta olmaz! Daha ben kafeye varmadan Alparslan'ın yüzünü gözünü dağıtır.''
Onda bahaneler bitermiydi? Asla.
Peki bende çözüm bitermiydi? İstemediğim sürece asla.
''O zaman Karan'la git. Daha esnektir o bu konularda.''
Aybüke başını onaylamayan bir tavırla iki yana salladı. Ardından ben daha cevap vermeden dolabıma doğru yöneldi ve kapağını açarken, ''Karan'da olmaz. Ayrıca nerede görülmüş bir erkekle buluşmak için yanında erkek götürüldüğü?'' Derken yavaş yavaş, edebiyat okumasına rağmen, türkçesi kaymaya başlamıştı. Dolabı açıp içini işaret ederken devam etti.
''Hadi Berfin gel, hem sanada bir değişiklik olur. Temiz hava alırsın. Zaten kafe buraya yakın, birde çok oturmayacağız. Sadece görüşüp geri geleceğiz. Lütfen...''
Ben, ''Düşüneceğim.'' diyerek onun daha fazla ısrar etmesine engel oldum sanırken ne yapıp etti ve beni ikna etti.
Yarım saatlik.
Aybüke odadan çıkmış benim hazırlanmamı bekliyordu şuanda. Ben sadece gideceği yerde çok sevgili arkadaşıma eşlik edeceğim için fazla özenmeye gerek duymadım. Abartılı bir kombin olmayacak şekilde üzerime kahverengi, tenime tam oturan bir triko giydim. Ne sıkıyor ne de salaş duruyordu. Kumaşı yumuşak ama kendini bırakanlardan değil, duruşu netti. Yüksek bel, kadife pantolonum adımlarıma hafif bir hışırtı çıkaracak cinstendi. Belimdeki deri kemeride biraz sıkarken, omzumada kombine uyumlu ama abartı gibi görünmeyecek bir çanta aldım. Saçlarımı olduğu gibi salık bırakıp sadece taradım ve yüzüme düşen tutamları hafifçe kulağımın arkasına sıkıştırdım. Yüzümde zaten ufak bir makyaj vardı bu yüzden fazla uzatmadan telefonumuda alıp odadan çıktım.
Tabii ki de karşımda duran Aybüke benden kat kat daha fazla süslenmişti.
Üzerine gri, boğazlı ve kalın dokulu bir kazak, vücuda oturmayan rahat kesimiyle kombinin üst kısmında yumuşak ama güçlü bir duruş katıyordu. Kazağı, bel hizasında hafifçe toplayarak yüksek bel siyah midi eteğin çizgisini öne çıkartacak bir hale getirmişti. Eteğin yan yırtmacı oldukça cesur bir şekilde dururken kombine feminen bir denge ekliyordu. Ayrıca siyah ince çoraplar ve kalın tabanlı topuklu botlar ise görünümünü daha iddialı ve modern bir noktaya taşıyordu. Omzuna aldığı siyah çanta ise tüm parçaları sade ama şık bir bütünlükte tamamlıyordu. Genel olarak kombini güzeldi ama benim pek tercih etmeyeceğim türdendi. Ama doğruyu söylemek gerekirse Aybüke'ye çok yakışmıştı.
Bana doğru süzücü bir şekilde bakan aynı zamanda da heyecandan çıldırmak üzere olan Aybüke karşısında boğazımı temizleyerek elimle kapıyı gösterirken konuşmaya başladım.
''Hadi artık Aybüke, hızlıca gidip gelelim. Ben sadece yarım saat oturur geri gelirim, süren şimdiden başladı haberin olsun.''
Tepkim karşısında o göz süzmeyi bırakıp söylenerek yanına geldi.
''Of tamam be Berfin ne kadar da söylendin. Sanki kafede yatıya kalacağız, iki çay kahve birşey içip geri geleceğiz. Merak etme o çok kıymetli zamanın boşa gitmeyecek güven bana.'' Dedi ve ardından sanki bir detay atlamış gibi devam etti. ''Ayrıca insan bir çok güzel olmuşsun falan der. Ne zaman bitecek bu kütük hallerin, bilmiyorum ki.''
Dediği karşısında kapıyı kilitlerken hafif sesli bir şekilde gülmüştüm. Akabinde ona doğru gelirken gerçekten içimden gelerek, ''Çok güzel olmuşsun gerçekten Aybükeciğim. Dediklerine bir nokta hariç katılıyorum, o katılmadığım yer ise kütük olduğum konusu. Kütük olan insanlar şiir yazamaz, edebiyattanda anlamaz bana göre. Yani ben kütük değilim.''
''Öyle mi hanımefendi? O zaman dağa taşa şiir yazacağına git kara kaş kara göze yaz.''
Dediklerine yolda yürürken sadece göz devirirken gerçektende dediği gibi kısa bir süre içinde Dergâh-ı Aşk Kafesi'ne gelirken kafenin ismi karşısında gerginleşmiştim.
Aşk kapısı, aşkın mekanı demekti...
Amacı ne diye düşünürken bu mekanı Alparslan'ın seçtiğini düşündüm. Aslında kafenin anlamı derindi ama sanki ilk buluşmaları için biraz abartı değil miydi?
Bu tür soruları Aybüke'nin Alparslan'a el sallamasından sonra son vermiştim. Bana neydi ki?
Bakışlarım refleks olarak o tarafa doğru kayınca ben daha bakamadan Aybüke hızlıca kolumdan sürüklercesine çekerek benide yanlarına götürdü. Bu sırada bakışlarım onlara kayarken Alparslan'ın yalnız olmadığını gördüm. Yanında bir erkek daha vardı ama kim olduğunu tanımıyordum. Tanımakta istemezdim açıkçası.
Ufak bir selamlaşıp tanışma faslının ardından masaya oturduğumuzda sipariş ettiğimiz kahvelerde gelince ciddi anlamda dakikaları saymaya başlamıştım.
Ben ders çalışırken koştur koştur akan zaman şimdi bir kum saati misali ağır ağır geçiyordu.
Aybüke ve Alparslan aralarında ufak ufak yeni ilişki tripleri gibi bir şeyler yaşarkarken bende ayıp olmasın diye telefona bile bakamıyordum. Karşımdaki, isminin Ufuk olduğunu az önce öğrendiğim, adam oturduğumuzdan beri bana birşeyler soruyordu.
İşin kötüsü kabalık olmasın diye de cevaplıyordum.
Daha geleli 15 dakika olmuştu. Bu zaman niye bu kadar yavaş ilerliyordu!
Biraz sohbetin ardından Aynüke lavaboya kalkıp, Alparslan'da dışarıya çıkınca masada tek kalmıştık.
Ah Aybüke ah! Amacın ne kızım senin!
Masada baş başa kalmamız dolayısıyla Ufuk, boğazını temizleyerek bunca zamandır konuştuğumuz boş konuları bırakmaya çalıştı. Akabinde ağzından duymayı hiç istemeyeceğim o cümleleri işittim.
''Berfin, ben aslında sana başka birşey soracaktım. Yani eğer sende istersen...'' Derken masanın üzerinde kahve fincanının kulpunu birkaç dakika önce bırakmış olan sol elimi nazikçe kavradı. ''Bana bir şans verir misin Berfin?''
Günün sonunda gerçekten bu dediklerini işitmeyi beklemiyordum. O bana derin derin bakarken ben daha elimi çekemeden başka bir ses duydum.
Sinirli bir ses...
Agresif bir ses...
Kızgın bir ses...
Her zerresi koruma içgüdüsüyle dolu olan ve kenisini abim sanan Tuğra Han'ın ''Lan'' diye bağırış sesi...
Ardındanda ne ara masaya geldiğini bilmediğim ve karşımdaki adamı tekte deviren kafa atışı...
🌼🌼🌼
-2.Bölüm Sonu-
Evet bölüm hakkındaki düşüncelerinizi alalım:)
●Son sahne nasıldı?
●Sizce Tuğra'nın Berfin'e karşı tepkisi ne olacak?
●Ateş duygularını söyleyecek mi?
●Ateş ve Berfin'in aşk hikâyesi nasıl olacak sizce?
Kendinize iyi bakın, Seviliyorsunuz♥︎
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
çok güzeldiii. bence ateşle berfinin hikayesi harıka olacakkk
Yorum
Yorum bulunamadı.