Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Hangi zamanda kayboldum ben?
Nerede çaldılar senden aldığım ışığımı?
Kim onlar? Kime verdim gücümü?
****
Safevi sarayının kapıları açıldı.
-Getirin!
Elleri iki kere kalın urganla bağlanmış, yüzünde o güne kadar görülmemiş bir hüzünle ayaklarını sürüyerek girdi demir kapıdan.
Korkusuz ve donmuş bir ifadeyle baktı.
-Geç! Şah'ın adamları gelincede sakın zindanda olduğu gibi buz kesme bu senin son şansın!
Sırayla dizilmiş kendinden uzun boylu ama yaşça büyük kadınların yanına geçti. Onun gibi kaç kadın getirilmişti buraya sırası gelen çıkıyordu. Bir tek o kalmıştı kör zindanda.
Şah her köle azad edeceğinde 'o ben olurum belki' ümidiyle Şah'ın adamına şirin görünmeye çalışan yalandan bir gülümsemeyle endamıyla salınan kadınları gördü. O biliyordu az çok olacakları rüyalar bugüne kadar yanıltmamıştı. Bu seferde rol yapamayacak özgürlüğün zamanın gelmesini bekleyecekti.
Çünki onun amacı özgür olmak değil intikam almaktı.
Tekrar seslendi kapıdaki nöbetçi:
-Toparlanın!
Toparlanacak ne vardı?
Elleri kolları bağlıydı zaten, kaç gündür şimşir tarak görmemiş saçlarını mı toplayacaklardı?
Dudağının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.
Şah'ın adamları ipe bağladıkları iki hırçın itle içeri daldılar. İlkinde o da biraz korkmuştu bu iki itten ama bu kim bilir kaçıncı seferdi. Aldırmadı. Yanında ki kadına fısıldadı.
-Korkma itler birşey yapmıyor.
Yanında ki kadın yine de korkusuna dizgin vuramadı. Bedenini iki adım geriye çekerek kendini koruyacağını düşündü iki adım daha gitse taş duvara sırtını yaslayacaktı.
Bu sefer farklı bir adam vardı aralarında başına geçirdiği o tuhaf çuval gibi aşağı sarkan bez, boynunda asılı altın rengi bir anahtar vardı.
Herkes o girer girmez hizaya girmiş gibi görünüyordu.
Bekçiye elini uzattı. Bekçi elindeki deriden kırbacı verdi.
Kırbaç elinde yaklaşan adamı gören diğer kadınlar bir adım daha geriye çekildiler. O korkmadı fakat diğer kadınlar geriye çekilince odanın orta yerinde öylece kalmak hoşuna gitmedi. O da yalandan bir adım geriye atmak yerine yana çekildi. Üzerinde orası burası taşlara yatmaktan yıpranmış kırmızı kaftanın ağırlığı ile daha fazla hareket etmek istese de edemezdi.
Düğün günüydü o gün obanın kızları düğün otağında toplanmış, Safevi askerleri erlerin yokluğunu fırsat bilip haince girmişlerdi çadıra.
Ah O olsa izin verirmiydi? Şimdi şu halini görse yıkardı bu taştan mağrayı. Kim ne yaparsa yapsın, ne olursa olsun onun yaşadığını öğreninceye dek canını dişine takmalı bu kafesten çıkmanın bir yolunu da bulmalıydı.
Sahi Ata beyi sağ kalmış mıydı?
Esirse kurtulacağından şüphesi yoktu. Tek korkusu vardı onu da bir daha görememek tıpkı anası gibi.
Kırbacın yere değen sesiyle irkildi. Acayip başlığının gölgesi yüzüne vuran adamın adımları ritmik bir şekilde kendine doğru yaklaşınca başını hiç kaldırmadan seslen adamı dinledi.
-Sen!... dedi adam.
Onu seçmişti. Demek vakit geldi.
Bu iyi mi kötü mü bilemedi önce,
adam kırbacı bekçiye uzattı.
-Temizleyin şunu yedirin,içirin, acele edin!
Bu sert ses tonu kulağında çınlasada korkmadı. Yine gönülden teslim olmuştu. Sanki olacakları biliyormuş gibi şaşırmadan ilerledi.
Arkadan gelen kadınların konuşmaları ilişti kulağına;
-Bu seferde olmadı.
-Baksana korkusuz kızı alıp gittiler.
Bekçinin ardından yürümeye başladı.
Bekçi onu ilk kez gün ışığını tam göreceği bir yere çıkarıyordu. Geçtiği taş avlunun etrafı güllerle bezenmiş ortasında şırıl şırıl sesiyle yüksekten geldiği belli olan bir hayrat, bahçe o soğuk su ile sulanıyordu.
Sadece çeşmeye baka kaldı. Ne çok isterdi avcunu dayayıp buz gibi sudan kana kana içmek, bir tek suya mı hasretti aylardır?
Ay değil yıl geçmiş olabilir miydi?
Testilerde verilen o sulardan farkı neydi şimdi bu suyun?
Bekçi söylenmeye başladı.
-Hadi be seni mi bekleyeceğiz?
Adımlarını hızlandırdı ama gözü ve gönlü akan buz gibi suda devam etti yoluna.
Bir taş bina ufak bir kapı çıkıverdi önlerine. Bekçi kapıyı tıklatıp.
-İkram var!
Dedi.
Kapı içerden açıldı. Sert bir kadın sesi oldukça boğuk.
-Gelsin!
Adımları o adamı gördüğünden daha kararsızdı. İki basamaklı taş merdivenden çıktığı taş odaya baktı.
Gördüğü manzara karşısında ilk kez dimağı tutulmuştu. İpekli örtülerle döşenmiş her bir yanı el işçiliği ile bezenmiş mavi beyaz bir oda yerde rengi nar kırmızısı halılar.
Yaşı epeyce olduğu belli olan yeşil fistanlı ak saçlı,kınalı elleri kollarına kadar hiç görmediği gümüş takılarla dolu yaşlıca bir kadın vardı.
Alnına gümüşten liralar sıralanmıştı.
Bekçiye konuştuğu sesten daha yumuşak bir sesle.
-Gel bakalım, otur. Çekinme sen önce bir karnını doyur.
Yere kurulan binbir çeşit aşın olduğu sofraya oturdu. En sevdiği üzüm hoşafı çömleğe değil bakırdan bir yayvan kaba konmuştu. Soğu dışına vuruyordu adeta.
Hiç ikiletmedi. Sormadı bile eline aldığı gibi midesine indirdi. Kana kana içti. Doya doya yedi.
Neden sonra başını kaldırıp baktığında yaşlı kadının onu izlediğini fark etti. Göz göze geldiklerinde.
-Güzelde yedin afiyet olsun, bu çok iyi.
Sonra ardına geçti yaşlı kadın örgülü saçlarını çözdü.
-Bu nedir böyle? Nereden getirdiler seni? Söyle bakalım ne içip, ne yersiniz, ne sürersinizde kaç aydır zindanda olan saçların yeni yıkanmış, taranmış gibi misk kokar?
Nereden geldiğini bilmediklerini düşünemezdi. Bu soru onun gibi akıllı bir kıza tuhaf geldi. Soruya soruyla karşılık vermesi en iyisi diye düşündü ve kıvrak zekasıyla;
-Hamama ne vakit gideriz? Uykum geldi, ağırlık bastırdı.
Kadın bir ceylanı ürkütmek istemeyen avcı misali.
-Hemen istersen. Taiften gelen bir koku var elimde aynı saçların gibi temiz kokar onu da alalım gidelim hemen.
Tahta bir sandıktan pamuklu bir dokuma bir içlik ve bir kaç sırmalı kaftan çıkardı.
-Hangisi olsun istersin?
Kaftanların en sadesi bile ışıl ışıldı, seçmekte zorlandı.
Aklı eski kaftanında kalmış olacak ki kırmızı olanı seçti.
-Şu olsun al olan.
Hamama gidip aklanıp paklanınca güzelliği iyice açığa çıkmış adeta al yanaklarına kan yürümüştü.
Uyku ile rahatlatma arası gelen o boşluk hissi saçlarını örmesi ile iyice bedenine yayılınca yaşlı kadının gösterdiği döşeğe ince, narin bedenini boylu boyunca uzattı. O beden ay olmuştu sıcak bir döşek görmeyeli. Gönlü rahat olsada aklı bin türlü soru ile boğuşuyordu. Büyük anası onsuz ne yapar? Atası obaya dönmüş müdür? Ya o? O da merak ediyor mudur nerede olduğunu?
Bedeni uykuya çoktan teslim olduğunda herşeyi rüya aleminin kucağına bıraktı. Nereye başını koysa kaç aydır yattığı taştan yumuşaktı nede olsa.
Uykusu onu tatlı rüyalara bile götürürdü belki de kim bilir? Kaç kabus görmüştü o dehlizde kaçını hayra yormuştu O bile sayısını unutmuştu.
Gece olduğunu bir ara gözünü araladığında fark etti ama hiçte aldırış etmiyordu. Ayın koskoca pencereden üzerine vurduğunu görünce bu odadan gökyüzüne bakabildiğini anlayıp ninesi gibi yumruğunu sıkıp parmak kemikleri ile hesab etti. Ay son dördündeydi. O vakit buraya geleli tam iki ay üç gün olmuş olmalıydı.
Gözlerini kapatır kapatmaz tekrar uykunun tatlı kucağına bıraktı kendini. İçinde büyük bir güven olması şaşırtsada o hep inandığı yaratıcının planına güvendiğinin henüz farkında değildi.
Ay ışığı gibi gün ışığı da pencereden ilk ona selam verdi o sabah.
'Kurtuldun!' diyordu adeta.
-Uyandın mı?
Başı ile onayladı yattığı yerden.
Yaşlı kadının hayranlıkla bakışına anlam veremesede yerinden doğrulup döşeğini toplamaya koyuldu.
Kadın çoktan yere sofrayı koymuş sıcak bir suya gül tomurcukları bırakmıştı bile.
-Dur ne yapıyorsun o işi yapanlar var sen gel hele, gün tepeye çıkmadan Şah'ın eşi seni görmek ister.
Sıcak su hafif ılıdığında suya bal kattı ve uzattı. İlk kez böyle bir tat değmemişti diline ama tuhaf bir his bırakıyordu.
Herşey bitince kadın tarak ve kokularla karşısında belirdi.
-Hadi çöz örgülerini de daha fazla bekletmeyelim.
Saçlarını nazikçe tarayıp başına bir şapka üstüne bir de örtü tutturup genç kızı baştan aşağı süzdü. Sabahki gibi hayranlıkla izliyordu.
Yaşlı kadına o an anlam veremesede ses etmedi. Yol boyu geçtiği her kapıda kara haceler onu tıpkı yaşlı kadın gibi hayranlıkla süzmüştü.
Sadece yürüyüşü ile geçtiği her yerde kokusunu bıraktığının farkında bile değildi.
Bu güzellik sadece Saray da değil cihanda yoktu.
İçinden adımlarını sayıyordu. Bir tür kroki çıkarıyordu kendince. Tam yüzelli adım sonra koskoca işlemeli ve varaklarla bezenmiş bir kapı çıktı karşısına içeriye girmek için iki askerin kapıyı itmesini beklerken yaşlı kadın gibi oda incecik örtüsünü gözlerine kadar çekti.
Sütunların üzerine oturtulmuş koskoca kaideyi görünce gözlerinin siyahı büyümüştü.
Onu görenler, altın varaklarla süslü taht odası mı yoksa o mu güzeldi karar veremez olmuşlardı.
Herkesin yüzüne baktığını hissettiği an başına tutturulmuş incecik örtünün bir kenarı ile yüzünü gözlerine kadar tekrar kapatıverdi.
İçeridekiler sırayla dizilmiş birini bekledikleri belli olan, bir düzine kaftanlı, kılıç ve hançerleri bellerinde sarıklı adamlarla doluydu.
Nar gibi kızaran yanaklarının pembesi örtünün altından pespembe görünüyordu.
Nöbetçiler herkesin kendine çeki düzen vermesi için Şah'ın gelişini duyurdu.
-Destur!
O tam da kaftanlı kelli felli yaşlı bir padişah beklerken tüm heybeti ile sütunların arasından gördüğü adam hayallerindeki o yaşlı adamdan çok uzaktı.
Simsiyah saçları iki yana dökülmüş, bir kısmı sarığının altında kalıyordu. İnce yay gibi kaşları, güneşten yanmış tenine yakışan açık kahve gözleri, ceylan bakışlarına yakışan uzun kripikleri, kirli sakalları ve uzun boyu kaslı omuzlarıyla bir süvari gibi yürüyordu.
Karşısında bir Şah değil kartal bakışlı bir alp vardı.
Son kez şaşkınlıkla baktı zira etrafında ondan başka hiç kimse Şah'ın yüzüne bakmaya cüret dahi etmiyordu.
Şah'ın kendisine doğru yürüdüğünü fark edince hemen oda ayaklarına bakmaya başladı.
Şah yanında ki iki askerle birlikte yaşlı kadın ve onun önünde durdu. Yaşlı kadın iki adım öne çıktı.
-Sonunda buldun mu?
Kadın başını yerden kaldırmadan cevap verdi.
-Evet Şah'ım buldum, hamdolsun.
-Eksiği görüldü mü?
-Görüldü Şah'ım sağlığıda yerindedir.
-O halde Hatun görsün Şahzadem tanısın!
-Emriniz baş üstüne Şah'ım.
-Ad verdiniz mi?
-Henüz değil Şah'ım
Şah'ın gözlerinin üzerinde gezindiğinin farkındaydı.
Şah heycanlı bir şekilde
-Ben vereyim o halde 'Nar' olsun.
Bu nasıl olurdu? Şah' la konuşabilse gerçek ismini 'nereden bildiğini?' sorabilirdi ama bu hiçte uygun karşılanacak gibi gelmedi.
Yaşlı kadın bir adım geri çekildi. Şah'ı selamladılar. Yaşlı kadın geri geri çekilmesi için uyardı.
-Hadi!
Büyük sütun görünmeyinceye kadar geri çekildiler. Sonrada taht odasından hızla uzaklaştılar.
İki taş kemerli sofa geçtikten sonra Hatun'un odasının kapısındaki iki cariyeye Yaşlı kadın birşey uzattı. Onlarda alıp geri çekildiler.
-Biz geldik sultanım cariyenizi getirdim.
İçeride küçük bir çocuk vardı birde kaftanı bol işlemeli yüzü yarım peçeli teni yeni krışmaya durmuş bir kadın.
-Geldin mi Hace?
Yaşlı kadın bu hitabı ilk kez duymuşçasına irkildi.
Kadın eteğini önün de toplamıştı. Geriye atıp peçesini sıyırdı.
Gözleri ile her santimini süzdüğü Nar hatunun etrafında dolanıp;
-Şah Abbas dedelerinin hükmünü çiğner mi oldu? Ne zamandır ak haceleri şehzadelere cariye tutarız?
Bu lafın kendine geldiğini anlamıştı, başını öne eğdi gururunu çiğnetmemek için iki adım geriye çekildi.
Yaşlı kadın baş hareketi ile öne gelmesi için işaret etti.
-Adını Şah'ım verdi. Nar bundan sonra adı, cariyenizin. Şehzademizin her türlü bakımından sorumlu siz gönül rahatlığıyla üç katlı saraya gidebilirsiniz.
Yaşlı kadının bu sözleri kadını sinirlendirmiş olsada gözleri ve yüzü kızarsa da dili ile;
-Emri başımız üstüne.
Dedi. Çocuğun hizasına eğilip.
-Ben gidiyorum Şehzadem var mı bir dileğin?
Çocuk yok der gibi başını salladı ve annesine kapıyı gösterdi. Bu duruma alışık olduğu belli olan Hatun Hace'ye yaklaşıp kulağına birşeyler fısıldadı. Kapıyı tıklattı.
Bu sefer kapıda iki zenci adam vardı. Hatunu da yanlarına alıp uzaklaştılar.
Yaşlı kadın çocuğa yaklaşıp;
-Şah'ım nasılsınız sandığınız, oyma işleriniz nerede getirsin mi Haceniz?
Çocuk yine konuşmadan sadece işaretle duvara gömülmüş ahşaptan üzeri işlenmiş dolabı işaret etti.
Yaşlı Hace iki adımla dolabı açıp içinden ahşap bir sandık çıkardı ki içine inci mercan koyulacak kadar süslü bir sandığa benziyordu.
Hace Sandığı açtı. Bir demir alet birde çekiç çıkardı. Şehzade çok küçük sayılmazdı ama bir çocuk bu iki alet ile ne yapabilirdi ki?
Nar'ı eli ile çağırdı Hace.
Yaklaştı. Çocuğun yanına çöktü.
Çocuk önce uzun uzun baktı güzel yüzüne sonra gülümsedi. Çekici Nar'a uzatınca Hace'nin yüzüne koca bir gülümseme yayıldı. Nar'a gözleri ile onay verdi.
Sonra kapıya yönelip;
-Ağalar Şah'a haber götürüp gelin.
Kapıda bir hareketlenme oldu.
Yaşlı kadın yere çöktü.
-Şehzademe yoldaşlık edeceksin. Herkese demem ama sen farklısın, bilki her seferinde seni imtihan ederdik. O itler ve hür bırakılan kadınlar hepsi bir imtihandı. Sen sınavı geçtin. Sen de geçemesen artık bende bu candan ümidi kesecektim. Canımı da bıraktım Şah'a olan vefa borcumu ödemeden şu dünyadan gözlerim açık giderdim.
Nar anlam veremese de içinde ki o soruyu tutamadı.
-Neden ben?
Yaşlı kadın yine o hayranlıkla baktığı bakışlarıyla söze başladı.
-Senin ninen var mı?
-Var.
-Ne derlerdi obanda ona?
-Ana derlerdi.
-Herkesin anası mıydı?
-Yok o sadece...neden sorarsın bu soruları bana?
-Ona hasta olan gelir, derdi olan derdini anlatırdı değil mi?
-Evet de nereden...?
-Sende bir ışık var sen sadece sıradan bir cariye olsan bu ışık sende ne gezsin?
-Ne ışığıdır bu?
Nar Hatun birşey anlamıyordu. Zaten bu yaşlı kadın yeterince tuhaf değilmiş gibi çetrefilli yoldan anlatma hali de tuhaftı. Nar hatunun kulağına yaklaşıp;
-Bak Nar Hatun şehzade İsmail Şahın tek varisidir. Ne hekimler ne hafızlar okumuştur bu çocuğu ama konuşmaz daha doğrusu konuşamaz ne oldu bilinmez altı aylıkken bile gözünden ışık saçan bu çocuğa birşey oldu. Herşeyi anlıyor ama konuşamıyor.
Nar anladı olan biteni ama kendisiyle olan ilgisini anlayamadı.
-Peki benden ne istiyorsun?
-Sen bu çocukla çocuk olacaksın, ona arkadaş olacaksın, sende ki o ışık onu iyi eder zaten.
Yaşlı kadın ışık dedikçe sadece avucunda , ayaklarının altında bir yanma hissediyor ve onları sessizce dinleyen bir taraftan ağaca demir sopayı ittirerek birşeyler kazıyan çocuğun sırtını sıvazlama ihtiyacı hissediyordu.
-Ben birşey yapamam ki eğer yapamazsam Şah'ın size yapacaklarına kefil olamam.
Yaşlı kadın ilk kez sesli güldü.
-Şah mı? Bana mı?
Gülmeye devam ediyordu.
-Şah Hacesini sevip sayar tıpkı peygamberin Halime annemizi saydığı gibi.
Dedi.
Nur Hatun Peygamberin Halime annesini biliyordu.
Büyük anası soğuk kış geceleri Peygamber'den hikayeler anlatırken süt annesindende sıkça bahsederdi. Hace de Şah'ın süt annesiydi demek.
Hâla şehzadeye nasıl bir yararı olacak bilmiyordu ama ailesinden haber alana değin bir çocuğu oyalamak onun için gayet kolaydı.
Akşamları yaşlı kadının odasında kalıyor.
Günün erken saatlerinden Şehzade uyuyuncaya kadar onunla oynayıp ona ders veren Haceleri odada hasır ile çevrili yerde dinleyerek zamanını geçiriyordu.
Hacelerin her anlattığını zihnine adeta işliyor, artık ninesinin bildiğinden daha çok bilgiye hakim olduğunu düşünüyordu.
Öyle ki farsça ve arapçada bile Şehzade ile yarışır hâle gelmişti.
Zaman hızla akıyor Nar Hatun'un zihnini bir tek o düşünce bırakmıyordu.
Ailesine ne oldu? Ya o? O da yaşıyor muydu?
Bu soruyu kime sorabilirdi ki?
Sorsa cevap bulabilir miydi?
Şehzade son zamanlarda ağzında bir avuç taş varmış gibi seslerle birşeyler istemeye başlamıştı. Yaşlı kadının dediğine göreyse yaşı dört bile değildi. Kendi obasında ki çocuklara kıyasla gayet gürbüz görünüyordu Şehzade!
Nar hatunun kaderi onu bu taştan saraya neden getirmişti?
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
🥰🥰🥰 Bayıldım
Yorum
Yorum bulunamadı.