Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
İlk kez sensiz doğuyor güneş, bozkırın en hoyrat tepelerini gören gözlerim seni ararken kara karıncanın izini bile sürdü.
Yokluğunu bir tek ben değil baharda dağları süsleyen nergisler bile hissedip saklanıp yüzünü göstermedi. Nevruz geldi sen gelmedin.
***
Atın üstünde obayı uzaktan gören alplerin sevinci görülmeye değerdi.
Kimi kaç gündür at üstünde olmanın verdiği yorgunlukla kısılmış seslerine rağmen nara atıyor kimi atlarının onlardan yorgun dilleri dışarıda haline bakmadan vurucu nal sesiyle geldiklerini tüm obaya duyuruyordu.
Ulaklar onlardan önce gelip haber verdiler. Kazanların altı yakılmış hüzünlü bakışlarla yemekler aynı ateşte pişmeye devam ederken.
İlk beyin atı girdi obaya, tavlacı atı bağlamak için davrandı.
Beyin atın dizginini bırakmasıyla at şaha kalktı ama ne kalkış!
Alpler hemen dizgine sarıldılar, durdurmak mümkün değildi Karaoğlanı.
Hep bir ağızdan seslendiler;
-Hey Karaoğlan neyin var? Sakin ol!
Alpler ne yapsa ne dese durmadı Karaoğlan.
Alpler tozu dumana katan Karaoğla'nın bir anda durup başını öne eğdiğini görünce karşılarında duran yaşlı kadınla göz göze geldiler.
Bey de aynı saygıyla hazırola geçmiş bekliyordu.
Yaşlı kadın önce Karaoğlan'ın alnını okşadı sonra diktiği kulaklarına birşey fısıldadı. At büyük bir sakinlikle başını tavlacıya döndü. Tavlacı atı bağladı, eğeri indirdi.
Yaşlı kadın Beyin yanına ağır adımlarla yürüdü. Beyi gür bir sesle kucakladı.
- Beyim gazanız mübarek olsun!
-Sağolasın Ana dualarınız alpleriminde benim de en büyük yoldaşı oldu.
Yaşlı kadın başı ile çadırı işaret etti. Bey kadını tedirginlikle takip etti ama bir aksilik olduğu kesindi.
-Hayırdır Ana alplerimin duymaması gereken birşey mi oldu?
-Beyim ulak gönderecektik amma kar ve fırtınadan size ulaşamazlar diye kalkışmadık. Malumunuz artık Gündoğan'da yoktur olsa elbet bir haber uçururduk.
-Ana ulak gönderecek kadar ne oldu?
-Beyim siz gittiniz ardızdan beş onluk süvari geldi. Düğün günüydü geriye kalan kimsede olmayınca obadan istediklerini alıp gittiler. Hatunlar kılıç salladılar ancak kendilerini korudular.
-Nedir alıp gittikleri? Yoksa emaneti mi...?
-Yok oğul o selamette mağraya taşımıştık onu amma Nar...Nar!
Gözlerinden yaşları yağmur gibi döken yaşlı kadını ilk kez böyle gördüğüne mi yoksa kızının kaçırıldığına mı şaşmalıydı bilemedi?
İlk sıcaklığı ile anlaşılmayan kılıç yarası gibi önce hissizlik sardı tüm bedenini.
Sonra ise acısı diline vurdu.
-Ana dur bakalım nereye götürdüler balamı ne dersin sen, bunca kadın ne yapardınız?
-Sorma oğul ben dahi durduramadım. Kaderdir bu oğul yoksa çoktan bulurdum, bırakırmıydım canımın yarısını yalnız başına!
-Bilirim Ana!
Dedi Bey ama önce isyanla bağırmak geldi içinden neden kızını alıp gitmişlerdi?
Derin bir yasla çıktı otağından alpler dört gözle beyin emrini bekliyordu. Hepsi atların eğerlerini yeni dönmemişçesine sımsıkı tutmuş, hazırola geçmişlerdi.
Bey bu sefer kan donduran kırık bir sesle başı yerde seslendi.
-Herkes otağına dönsün!
Hepsi birbirine baktı. Serdengeçtiler çıktı öne onların ne çocuğu vardı nede ardında bırakacakları bir aileleri.
Hep bir ağızdan seslendiler.
-Beyim öl de ölelim alıp gelelim bacımız Sultanı!
Bey elini bağırına vurdu.
-Var olun! Hele bir düşünelim, cenk değil siyasetle davranmak gerekir.
Oba da şenlikde olmadı, ganimetlerde bölünmedi. Herkes büyük bir ölüm sessizliği ile bekledi. Ama civarda ne kadar Oba varsa gezildi.
Günlerce alplerin girip çıkmadığı iğne deliği bile kalmamıştı. Yoktu. Tek bir soru vardı bu 'işi yapan kimdi?' Nereye götürdü Nar Hatunu.
Bey alpleri yanına alıp günlerce at üstünde tedbili kıyafet dolandı durdu.
Hatta yoldaşlık ettiği bir kaç Türkmen beyine bile haber saldı. Kimse birşey bulamıyordu. Bir sabah çadırın içinde elden ayaktan kesilmiş, aklıyla oynayan şeytanın tuzağına düşecekken yaşlı kadın içeri girdi.
-Beyim bir haber var!
Gözleri açıldı, kalpağı başından yere düştü.
-Ana söyle ne oldu?
-Şahın sarayı bir tek orası kaldı.
-Değil saray güneşe kaçırdılar desen, yerin yedi kat altında olsa alıp gelirim. Ama de hele bunu nereden öğrendin?
-Sarayda kalan birinden, tarifi birebir Nar, yeni meydana çıkarmışlar belliki yoksa ilk ona haber gönderdim.
Bey gür bir sesle bağırdı.
-Alplere haber verin!
Yaşlı kadın beyin önünde taştan bir duvar gibi dikildi.
-Dur hele Beyim gideceğiniz yer öyle at nalı ile gidilecek bir yer değil! Önce emin olmalı, söylenene göre kızımız rahattadır. Bilirsin zorda olsa gelmek için elinden geleni yapardı. Onu sen yetiştirdin bir bildiği olmalı. Hem sen demedinmi siyaset gerek?
-Ana senin ağzın ne der? Gül goncam o taştan sarayda ne eder?
Tekrar bağırdı.
-Tez atları hazır edin!
Çadırın dışında hareketlenen Alplerin ayak seslerine bir nara karıştı.
-Durun ne bu telaş!
Yaşlı kadın olduğu yerden büyük bir heycanla dışarıya çıktı.
-Gökdoğanım geldin demek!
Kollarının biri kafası kadar olan torununa sarılmak için davrandı.
İnce bir çığlıkla tepesinde uçan kuşa bakarak söylenmeye başladı.
-Anladık en çok sen seversin, sakın geçen seferki gibi saldırmaya kalkma bende geri durmam bu sefer.
Kuş konuşulanı anlamış olacak ki gidip beyin çadırının önünde onun için hazırlanmış tüneğe konuverdi.
Gökdoğan'ın yüzüne baktı ama olanı biteni anlamış olmasının korkusuyla hiç birşey demeden sadece eğdiği başını, ellerinin arasına alıp alnın ortasına bir öpücük kondurdu.
-İyi gördüm seni yiğidim.
-İyi değilim Ana hemde hiç iyi değilim!
Gözlerine oturan kan sanki elmacık kemiklerinide ele geçirmiş gibiydi.
-Ne desem oğul benimde elim kolum bağlandı. Şah'ın sarayından haber geldi. Atan gidip almak ister Alpler cenkten yeni geldi derim dinlemez, onlarıda götürmek ister. Sen girsen otağına, söz versen, sana güvenir.
Gökdoğan'ın göz bebekleri büyüdü.
-Bunu bana demen bile hata Ana, elbet alıp gelirim bacımı üstelik Atam kal dese bile gider alırım. O taştan sarayda baş baş üstünde kalmayacak emin ol!
Gökdoğan önce çadıra girdi. Babasının kuşanmaya çalıştığı kılıcını elinden aldı.
Kınından çekti.
-Beyim izin ver gidip o sarayı başlarına yıkıp bacım Sultanı alıp geleyim!
Babasının yorgun ve uykusuz yüzünde gezinen gözleri gelecek cevabı anlasada içindeki umudu yitirmedi.
-Sen orada kılıç çektiğin an Şah'ın adamları alır başını Erdebil'de gördüm ben o orduyu acımaz başını bedeninden ayırır geri gönderirler seni!
-Ne yapacağız o zaman durup bacımı geri getirmelerini mi bekleyeceğiz?
-Hayır oğul bir bilene danışacağız, Horasan erenlerine haber sal tez, durma!
Horasan erenleri Şah'ın saygı duyduğu Hoca Ahmet yesevinin sadık talebeleridir. Hoca yaklaşık on yıldır girdiği çilehaneden çıkmaz ama erenler elbet bize bir haber ederler.
Gökdoğan'ın vahşi kuşlardan bir ordusu vardı. Horasan erenlerine en hızlı gideceğine inandığı doğanlardan birinin ayağına Beyin ağzı ile bir mektup yazdırıp beyin mührünü bastı.
Kuşu uçurdu. Kuş bir kara geceden sonra ancak döndü. Ormanın derinliklerinden yanında bir doğanla çıkageldi.
Gökdoğan kendi kuşunun ayaklarına sarılı iki tane yeşil ipekten torbaya bağlı iki tılsım gördü. Birinde çamurdan yapılmış olduğu belli olan dana gözü kadar bir mühür diğerinde ise Hocanın ağzından yazılmış bir beyit vardı.
Mümin değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin söylediği sözü dinlemiyor.
Ayet hâdis, Kur'ân'ı anlamıyor,
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm ben işte!
Gökdoğan'ın aylardır ormanlarda dağlarda aradığı sorunun cevabıydı bu beyit. Atası ve Alpler ile yola çıkıp savaşmak istesede koca bedenini saran o korkunun adını koyamaz olmuştu. Neydi bu kılıç kalkan sevdası, dünyadan pay almak için miydi?
Neden gitmediğini oda bilmiyordu. Gözünden iki damla yaş süzüldü.
Beyin çadırına vardı. İçeri girmek için bu sefer müsade istedi.
-Beyim gelebilir miyim?
Gökdoğan'ın ne kadar kaba saba olduğunu bilen Bey korku ile dışarıya çıktı. Alplere seslendi.
-Anayı çağırın!
Gökdoğan'ın başı önünde öylece yere bakıyordu.
-Oğul de hele var mı bir haber?
-Var Beyim! Amma bir doğan daha göndermişler o nedendir anlamadım.
Bey Gökdoğan'ın bu halini anlamaya çalışsada bir mana çıkaramadı.
Ana uzaktan görününce Gökdoğan'da birşey görmüş gibi kollarını açtı ve adımlarını hızlandırdı.
Gözleri buğulu iri yarı adamı bir çocuk gibi bağrına basmak istercesine sardı.
Bey hâla ne olduğunu anlamıyordu.
Bey Gökdoğan'ın Ana'ya hiç birşey demeden öylece bakışından korkarak seslendi.
-Oğul kötü bir haber mi var nedir bu halin?
Yaşlı kadın buğlanan gözlerini silip haberin ayrıntılarını öğrenmek için Gökdoğan'a sormaya başladı.
-Ne geldi Oğul izin varsa bizede göster?
Gökdoğan o halsiz haliyle ellerini açtı. Sanki o koca bedenin içindeki ruh bambaşka yerlerde geziniyor gibiydi.
Bir elinde yeşil bezin içinde çamurdan yapılan mührü diğer elindeki kağıdı uzattı.
Ana mührü görür görmez heyecanla sordu;
-Doğan yalnız mı döndü Oğul?
-Çift döndü Ana!
-Şükürler olsun yolunu çizip gösterene!
Gökdoğan'ı bir bebek gibi tekrar bağırına bastı. Sanki yüzlerce yıldır bu hali bekler gibi seviniyor oluşuna Bey hâla anlam veremiyordu.
-Ne oluyor haber ne bana da deyin hele!
Ana gururla;
-Bu toprak mühürü Şah'ın sarayına Hocanın selamıylâ götürün cevabı Şah bilir Beyim. Gökdoğan'ını da Hoca yanına istemiş artık Gökdoğan onun himayesindedir.
Gökdoğan birden başını kaldırıp atını aradı deriden eldiveni takıp kuşlarının bildiği o meşhur ıslığını sert bir şekilde çaldı.
Kuşlar bir bir koluna kondu her biri Gökdoğan'ın başına başını koydu.
Bu seromoni uzun sürmedi. Gökdoğan'ın başının üstünde adeta onunla vedalaşır gibi dönerek uçtular.
Her biri ormana dağıldı. Gökdoğan'ın gözünden yine iki damla yaş süzüldü. Bu seferki yaşlar pişmanlıkla değil ne zaman geçeceğini bilmediği bir özlemle aktı.
Tam atını mahmuzlayacak oldu, karşısından obanın sürüsü içinde gelen kardeşi Saltık'ın keçe külahını gördü.
Atını yavaşlattı.
-Saltık ben giderim obamız, Atam ve Ana sana emanet.
-Nere gidersin yinemi kuş peşine? Hani bende gelecektim bu sefer?
Saltık'ın daha on yaşında bile olmadığın, herşeyi anlamayacağını düşünüp;
-Horasana giderim Saltık sen dediğimi yap!
Abisinin sözü bitmeden çıkını ile asıldı atın terkisine;
-Ben de gelirim! Hem söz verdin bir daha ki sefere sende gelirsin dedin.
Gökdoğan ne kadar dil döktüyse indiremedi attan, en sonunda obaya döndü.
-İn şu attan Saltık! Yoksa kırbacı sen yersin!
Saltık sanki abisi görüyormuş gibi omuzlarını kaldırıp;
-Olmaz sen nereye ben oraya!
Atın kendi etrafında dönüşünü izleyen Ana Gökdoğan'ın neden geri döndüğünü anlayınca seslendi;
-Gökdoğan gelen kuş kaç taneydi oğul?
Gökdoğan hâla Saltık'a öfkeli olduğundan sert bir sesle cevap verdi.
-İkiydi Ana!
Gökdoğan bir an duraksadı ve atın eğerini çekti.
-O vakit bu ne demektir Ana?
-Oğul Doğan tek gitti çift geldi şimdi sende çift gidip tek geleceksin!
Gökdoğan ardına dönüp;
-Nasipli keçi, inat ettiğin kadar varmış. Seni götürürüm ama bir şartım var!
Saltık gülümsedi.
-Neymiş o?
-Ağam da kalırsa kalırım diyeceksin!
-Sözüm er sözü derim!
Tamam o zaman var Atamın elini öp helalleşmek gerek sonra al çıkınını, kırbanı gel!
Saltık koşa koşa çadıra girdi. Bohçasına Anasının onu dogururken kaftanına taktığı iğdeyi taktı, bir parça ekmek birde kırba ile Beyin elini öpmek için yöneldi.
Babası hüzünle bakıyordu.
-Önce ananan sonra bacın şimdide siz mi?
Bu sefer Saltık büyüdü babası küçüldü, koskoca bey çocuk oldu.
Saltık babasının yüzünü avuçları arasına aldı.
-Olur mu temelli gitmiyorum ya, davet edilen yere gidilmez mi? Hem ben dolunayda gördüm hepimizin başında bir taç vardı. Ama benim başımdaki abimin tacının iki katıydı. Sen üzülmek yerine sana böyle oğul verene şükretmeli değil misin?
Babasının alnına bir öpücük kondurup, beyazlamaya durmuş saçını sakalını okşadı.
Yola çıktılar Gence ye gelmeden bir handa konaklamak için atlarından indiler?
Atlarıda en az onlar kadar yorgun su yalağının başına vardı.
Hana girdiler semirmiş atların yanına kendi yorgun atlarını bıraktıktan sonra hancıdan yemek istediler.
Yolları uzundu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Kalemine sağlık yine döktürmüşsün 🫠🫠
Yorum
Yorum bulunamadı.