Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
🍂
Korku, gerçeğin fısıltıyla söylediği yalandır.
🍂
10 Yıl Sonra...
Hayat insana ders vermek için var olan bir çeşit sınavdır. Okul da olan yazılılar, sözlüler, denemeler ve okul sonunda geleceğimiz için olan üniversite sınavı dışında bir de hayat sınavı vardır karşımızda. Adem ile Havva yasak meyveyi yiyerek bu sınavı başlatmıştı mesela. Bu sınavın elbette ki büyük bir sonu olacaktır, muhakkak. Tabii bazı istisnalar vardır. Bazı insanların sınavı dünya sonundan öncedir. Yani erkenden gidenlerin, ölenlerin...
Her şey gelir ve bir şekilde geçer. İnsan alışır, toparlanır, yeniden dener. Ama kaybettiğimiz insanlar öyle değildir. Onların yokluğu geçmez; sadece insan o yoklukla yaşamayı öğrenir.
Asıl sınav belki de burada başlar. Birini toprağa emanet ettikten sonra hayata küsmemek... İçindeki boşluğa rağmen sabah uyanabilmek...İşte insanı olgunlaştıran, içini büyüten sınav budur.
Zorluklar insanı yorar ama kayıp insanı değiştirir. Birini kaybettiğimizde dünya aynı kalır; güneş yine doğar, insanlar yine güler. Fakat bizim içimizde bir şey yerinden oynamıştır artık. Hayat devam eder ama biz aynı kişi olmayız veyahut hayat bir tek bizim için devam etmeyi bırakır.
Kapının çalışıyla düşüncelerimden sıyrılırken hala dalgındım. Belki dile kolay 10 yıl geçmişti ama hiç bir şey benden geçmemişti.
"Gel." içeriye 9. sınıflardan bir öğrenci girdi. Daha öncede rehberlik yaptığım öğrencilerden biriydi. O olaydan üç yıl sonra bir yılım üniversite sınavına, dört yılım üniversite eğitimine ve diğer bir yılım ise KPSS ye gitmişti. Şu an mezun olduğum okulda Psikolojik danışmandım ve buraya tek bir amaç için gelmiştim.
"Hocam müsait misiniz?" adını pek hatırlayamasam da aklımda kalan ders çalışma programı konusunda yardım etmemi isteyen bir öğrenci olduğuydu.
"Tabii canım. Bir sorun mu var?" dedim. Yüzüne bakılırsa bir sorun yoktu. Ayrıca mutluluk gözlerinden okunuyordu.
"Hayır hocam. Sadece deneme sonuçlarımdaki artışı sizinle paylaşmak istedim." Elindeki kağıdı bana uzattı "bu son deneme notlarım ve netlerim."
Kağıdı elinden aldım. Tek tek kontrol ettim gerçekten de belirgin bir artış söz konusuydu. Ona böyle devam etmesi gerektiğini söyleyip gönderdim. Bu okul nitelikli bir lise veya fen lisesi değildi. Özel liseydi. "Maraz Özel Anadolu Lisesi" maraz... Zaten geçmişimdi değil mi? Maraz hem ruhsal hem fiziksel anlamda yıkılmış demekti. Bizse bunu -yıkımı- yaşıyorduk. Yıkımın kader kurbanıydık biz. Marazın yazgısıydık.
Bu aralar çok sık geçmişe takılıyordum. Çünkü beni geçmişe çeken bir şeyler vardı. Ders zilinin çalması beni yine geçmişten sıyırmıştı. Ayağa kalktım ve odamdan çıktım. Çok bunalmıştım. Son dersin yorgunluğu her hocada bulunuyordu sanırım. Aslında biz Rehber hocaların mesaisi son ders ziline kadardı. O da az önce çalmıştı. Bu okulda iki psikolojik danışman vardı. Biri bendim diğeri ise Ömer'di. Ömer Uraz.
O vahşet günden bu yana bizden ayrılanlar da vardı ayrılmayanlar da. Ömer ayrılmayan taraftaydı ve bu okuldaki görevimde bana yardımcı olacaktı. Kantin katına inip kendime kahve aldım. Odama çıkarken okulun matematik hocalarından biriyle karşılaştım. Başımla selam verdim. O da tebessüm etti ve yollarımız ayrıldı. Bu adamın bana olan ilgisini sadece kuruntumdan ibaret olmasını umuyordum. Çünkü buradaki işimi aşk meşk işleriyle oyalayamazdım. Ayrıca kel adamlar hiçbir zaman ilgimi çekmezdi. Kabul çok kaba bir tabir ama bariz bir şekilde keldi.
Odama gidene kadar dalgınlığımdan olsa gerek kahveyi bitirmiştim bu yüzden hemen eşyalarımı topladım ve çıktım. Şubat ayının ortasında olduğumuz için hava bulutluydu. Okuldan çıkıp bu şehirde annemden kalan son hatıra olan arabaya bindim. Annem geçmişimi kaldıramamış babamla beraber şehir dışına taşınmıştı ben de orada okumuştum ama iş bahanesiyle bu şehre -bu okula- geri dönmüştüm.
Arabayı çalıştırdım ve direk evime sürdüm. Evim okula yakın değildi ama Ömer ile evlerimiz yakındı. Evime yaklaştığımda ileride bir grup ergenim toplandığını gördüm yerde bir şeye bakıyorlardı. Arabayı park ettim ve indim. Hızlı adımlarla onların içine girdiğimde yerde kanlar içinde bir kediyle bakıştım. Kedi vahşice katledilmişti ve bu çok iğrençti. Hemen etrafımdaki gençlere döndüm. "Kim yaptı bunu?"
"Bilmiyoruz geldiğimizde öylece burada yatıyordu kanlar içinde olduğunu görünce buraya geldik." dedi içlerinden kumral bir çocuk.
"Tamam biraz uzaklaşın. Mikrop kaparsınız." cebimden telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim ve zabıtayı aradım. Kendim kaldıramazdım çünkü ağzından köpük çıkıyordu. Ölü bir hayvanın böyle bir durumda olması sokaktan geçen her canlı için zararlıydı. Zabıtalar gelene kadar çocukları gönderdim. Ardından ben de evime geçtim. Kediyi o halde görmek midemin yeterince bulanmasına sebep olmuş ve kusmamak için tüm odağımı farklı şeylere çekmek zorunda kalmıştım. Artık gerisi jandarmadaydı. Belliydi kasten bıçaklanarak ve zehirlenerek öldürülmüştü.
Bu düşüncelerden zihnimi kurtara bilmemin tek yanı uyumak olmalıydı. Bu düşüncemi içimden onaylayarak odama çıktım. Evim iki katlıydı, üst katta iki oda her odanınsa kendi içinde banyosu vardı. Aşağı katta ise salon mutfak ve kendimce kütüphanem vardı. Kütüphane diyordum ama çalışma odam olarak da kullanıyordum.
Odama girdiğim gibi üstümü değiştirdim ve kendimi yatağıma attım. Biraz uyumak belki de gerçekten zihnimi dağıtırdı.
~~~~
Mahkeme salonundayım. Hakimin karşısındaki kişi tanıdık ve ben bu anı bir yerden anımsıyorum. Tabii anımsarım bu bir rüya ve hakimin karşısındaki kişi ise Mısra.. O iğrenç günden bir hafta sonrasındayız. Suçlu Mısra. Herkes ona kötü ve iğneleyici bakışlar sunarken sadece bizim grup onun suçsuzluğuna inanıyor. Ben ve Betül perişan olmuşuz. Ömer, Taha ve Kerem ayrı bir boyuttalar. Kamer bize destek olmaya çalışıyor. Çağla abla ise bizim yanımızda bize üzgün bakışlar yolluyor. İşte bize inanan grup. Mısra'nın ailesi bile ona inanmıyor. Hakimin sesi hala kulağımda çınlıyor. "Karar!"
Ayağa kalkıyoruz. Avukat elinden geleni yapıyor. Sonuç ise hepimizi perişan edecek biliyorum. Rüyadayım, farkındayım. Hakim yine alıyor sözü:
"Yaz kızım. Sanık Mısra Sancak'ın dosyası incelenmiş deliller ve savunmalar karşısında sanığın suça tahrik edilmesinden ötürü müebbet cezasını 24 yıla düşmesine bu suçu ilk defa işlemesinden ötürü 24 yılın 20 yıl takdirine fiilen yatış süresi kapsamında 2/3 oranında cezai indirimi sonucunda 13 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmasına karar verilmiştir."
Hakimin sesi salonda yankılanıyor. Sonra birden bire başka bir yerde oluyorum; havaalanındayım. Annem beni sürükleyerek götürmeye çalışıyor bu şehirden. Ağlıyorum ama sonra kabulleniyorum sonumu. Sonumuzu. İçimden söz veriyorum beni bu ayrılığa sürükleyenlerden intikam alacağım diyorum. Rüyadayım, uyanmalıyım.
Nefes nefese gözlerimi fal taşı gibi açtım. Bu rüyalara sık rastlamazdım ama sürekli beni bu denli etkilerdi. Yaşadığım o kabus günleri bir de tekrar rüyalarımda misafir etmek zordu. Çok zordu. Rüyam zihnimi uyuşturmuştu adeta. Bulanık zihnimle soğuk zemine ayaklarımı bıraktım. Parkelerin soğukluğu beni titreterek uykumdan arındırdı. Yatağımdan tamamen ayrılarak mutfağa indim.
Acıkmıştım. Dolaba attığım dondurulmuş mantılardan birini çıkardım. Boş bir tencerede haşlamaya başladım. Haşlanırken yukarı çıktım telefonumu orada bırakmış olmalıydım. Telefonumu odamdan alıp aşağı indim. Tuhaf bir durum vardı. Ocağın altı kapalıydı ama ben kapatmadığıma emindim. Mantının tadına bakmak için çekmeceden kaşık aldım. Tencereden kaşığın ucuyla mantıdan biraz tattım. Mantı pişmemişti zaten. Altını tekrar açtım ama ben kapatmamıştım emindim. Evde biri vardı ve varlığını gizlemediği ortadaydı!
Benim evimde...
Biri vardı!
Hareketlerimi sakin tutmaya çalışıyordum ama kalbimin hızlı atışlarını duyabiliyordum. İlk önce salona ilerledim, odanın ışığını açtım ama görünürde bir şey yoktu. Salondan çıkarken telefonuma mesaj gelmişti. Mesajı açtım, gizli bir numaradan gelmişti:
"Beni boşuna arama evde değilim. Az önce çıktım, sana zahmet mutfağın camını kapat. Ben kapatamadım."
"Kimsin."
"Tanışırız güzellik acele etme."
"Kimsin dedim. "
Dahası boştu. Hiç bir mesajım ulaşmadı. Tüm iştahım kaçmıştı. Mutfağın camını ve ocağın altını kapattım. Kendimi tezgaha yasladım. Kimdi ve neden evimdeydi? Sinirim alt üst olmuştu, düşünce yetimi kaybetmiş gibiydim. Ne yapacağımı bilmiyordum.
Bu esnada kapımın çalması beni daha da korkutmuştu. Kapıya ilerlerken neden kalp atışlarımın tekrar hızlandığını anlamıyordum. Aslında anlıyordum. Korkuyordum. Kapı deliğinden kimin geldiğine baktım. Gelen kişiyi görünce korkum yatışmıştı. Betül, Doğan, Ömer ve Kamer gelmişti. Kapıyı tebessümle açtım. Yani en azından gülümsemeyi denedim.
"Merhaba!" diye içeri girdi Kamer.
"Merhaba." diye karşılık verdim ama sesim beklediğimden daha duygusuz çıkmıştı. Zaten hep öyle olurdu. Korktuğumda sesim hep duygudan yoksun çıkardı.
"Kız ne oldu, hortlak görmüş gibisin? Yüzün bembeyaz." diye daldı içeri Betül. Ardından erkekler içeri geçti.
Onlarla beraber salona ilerlerken, "Yok bir şey canım," dedim, "yeni uyandım." Kimseyi endişelendirmek istemiyordum. Ayrıca aklım çalışmaya başlamış olmalı ki bir öğrencimin yapmış olabileceği aklıma gelmişti.
Salona geçtiğimde Doğan montunu koltuğun üzerine attı, rahat bir nefes aldı.
"Vay be, trafik beni bitirdi," dedi, omuzlarını silkerek. Ömer onlardaydı ve beraber buraya geldikleri belli oluyordu.
Ömer ayakkabılarını çıkarırken bana bakıp hafif alaycı bir gülümseme attı.
"Ne o hocam, suratın niye bu kadar ciddi? Biz geldik, sevinmedin mi?"
"Abartma," dedim, sesim yine beklediğimden daha düz çıktı.
Betül araya girip Ömer'e hafifçe dirseğiyle vurdu.
"Dalga geçme," dedi.
Betül sehpanın yanında çantasını indiriyor, kendi hâlinde bir şeylerle uğraşıyordu.
Kamer koltuğa yayılırken lambayı biraz daha açtı ve ışığın duvarda yamuk bir çizgi oluşturmasına bakarak hafifçe gülümsedi.
Telefonum cebimde titredi. Numara kayıtlı değildi. Elimi istemsizce telefona götürdüm.
"Kimse farkında değil... Ama ben görüyorum."
Adımlarım bir an durdu. Gitmemişti. Hala beni izliyordu. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım.
Ömer arkamdan sırıtarak seslendi:
"Bak bak, tekrar donakaldın. Ne görüyorsun, hayalet mi?"
Doğan koltuğa yaslanmış, telefonu elinde kurcalıyordu ve dikkatini bana hiç vermedi.
"Bence biraz otur, rahatla," dedi.
Telefonum yeniden titredi. Mesaj kısa ve soğuktu:
"Dikkatli ol. Fark ediliyorsun. Senden şüphelenirler. Sıyırdın zannederler."
Kalbim sıkıştı. Salon normal görünüyordu; ışıklar, kahkahalar, konuşmalar... Ama mesaj bana fısıldıyordu: dışarıda birinin bizi izlediği hissi vardı.
Kamer perdeye yaklaştı, lambayı biraz daha açtı. Sarı ışık duvarda eğik bir çizgi oluşturuyordu.
Ömer bana göz kırptı:
"Bir şey mi oluyor, yoksa hayal mi görüyorum?"
Ben cevap vermedim. Telefon tekrar titredi:
"Hala fark ediliyorsun."
Adımlarım dondu. Ve o kişi hâlâ sessiz bir şekilde dışarıdan bizi izliyordu; varlığı yalnızca mesajlarda hissediliyordu.
Sanki salonun içinde herkes kendi hayatını yaşıyordu, ama ben görünmez bir gölgeyle aynı odadaydım.
Galiba bu kişi öğrencilerimden biri olmayacak kadar tecrübeli ya da mantık abidesi bir şeydi. Kendimi toparlamaya çalıştım. Arkadaşlarımla ilgilenmeliydim.
"Ne içersiniz?" diye sordum, sesimi olabildiğince normal tutarak.
Betül koltuğa doğru yürürken, "Ben çay alayım," dedi, hafifçe gülümseyerek.
"Ben kahve," dedi Ömer, göz ucuyla bana bakıp hafifçe sırıttı.
Doğan koltuğa yaslanarak, "Bir bardak su yeter bana," dedi, omuzlarını silkerek.
Kamer lambayı tamamen açtı ve ışıkla oynamayı bıraktı. Koltuğa otururken hafifçe gerindi, sonra çay istediğini belirtti. Gözleri salonun köşelerindeki küçük ayrıntılarda geziniyordu, bir şeyler karıştırıyor gibiydi ama tamamen kendi hâlindeydi.
Kendimi toparladım. Telefon cebimde duruyordu, ama şimdilik ekrana bakmadım. Arkadaşlarımla ilgilenmeliydim; onlara her şeyin yolunda olduğunu göstermeye çalıştım.
"Tamam, çay ve kahveler geliyor," dedim.
"Ömer, sen kahveni mutfakta hazırlar mısın?"
"Tabii," dedi, hafif alaycı bir şekilde. "Ama senin hâlâ biraz gergin olduğunu görebiliyorum."
"Yok, sadece uzun bir gün," dedim, gülümsemeye çalışarak.
Çay ve kahveler hazırlandıktan sonra herkes salonun ortasında oturdu, fincanlarını aldı. Sıcaklık ve kokular küçük bir rahatlama sağlıyordu; bu basit rutin, akşamın karanlığında bir tür güven hissi veriyordu.
Betül fincanını eline alıp hafifçe karıştırırken, "Geçen hafta sahilde yürüyüşe çıkmıştım," dedi. "Hava inanılmaz güzeldi, gün batımına denk geldik. Deniz, gökyüzü... her şey öyle sakin ve... hafifti ki anlatamam."
Kamer, fincanını masaya bıraktı ve hafifçe gerindi. "Ben de sahildeydim ama yağmur başladı," dedi, sesi sakin, neredeyse anlatıcıya değil de kendi hafızasına konuşur gibi. "Sonra kaçtık resmen. Ama yine de çok güzeldi."
Doğan koltuğunda gerinirken gülerek, "Ben sahile gitmeyi severim ama kalabalık olmasın yeter. İnsanlar çok telaşlı oluyor. Rahatlayamıyorsun."
Ömer fincanını kaldırıp hafifçe şaka yaptı: "Ben sahilde kaybolmaya bayılırım. Tabii GPS yanımda olmalı. Yoksa gerçekten kaybolurum."
Herkes gülümsedi ve kısa bir kahkaha salonu doldurdu. Ben çayımı karıştırırken onların sözlerini dinledim, içimdeki gerginliği yavaşça bastırmaya çalıştım. Arkadaşlarımın konuşmaları, kahkahaları ve ufak şakaları salonu sıcak ve sakin bir atmosfere çevirmişti.
Kısa süreliğine, dışarıda biri bizi izliyor olma hissini unuttum. Sadece bu anın tadını çıkarmaya odaklandım. İçimdeki nefesler ağırlaşmadı, sesim normaldi, gözlerim arkadaşlarımın yüzlerinde geziniyordu. Bu basit, sıradan akşamın kendi içinde bir ritmi vardı ve ben de o ritme ayak uyduruyordum.
~~~~
Kamer başını Ömer'in omzuna yaslayarak uykulu uykulu konuştu.
"Biz artık evimize gidelim mi? Çok uykum var." Ömer ile iki yıl önce sade bir nikahla evlenmişlerdi. Yaşadığımız felaket bir tek onların aşkına dokunmamıştı.
Ömer göz ucuyla ona baktı.
"Tamam, gidelim," dedi.
Doğan koltuğundan kalktı, ceketini omzuna attı. "O zaman ben de gidiyorum," dedi. Betül de arkasından doğruldu, çantasını kaptı. "Ben de," diyerek kısa bir gülümseme ekledi.
Ben ayağa kalktım, ellerimi belime koydum.
"Tamam, bakalım arabalarınız hazır mı?" diye sordum.
Kamer bana kısa bir bakış attı, gözlerinde hâlâ hafif bir uykuluk vardı. "Hazel, her şey çok güzeldi, teşekkür ederiz," dedi.
Ömer elini cebinden çıkardı, ceketini düzeltirken bana gülümsedi. "Evet, çok keyifliydi," ekledi.
Doğan kapıya yöneldi, arkasına bakıp, "İyi geceler Hazel!" dedi. Betül de onu takip etti, "Seni yormadık umarım?" diye ekledi.
Ben hafifçe gülerek, "Hayır, tam tersine, keyif aldım," dedim.
Kamer ve Ömer de kapıya geldiğinde, son bir kısa bakış attılar bana.
"İyi geceler Hazel Hocam . Yarın okulda görüşürüz." dedi Ömer. Okul dışında bile bana hocam demesi samimiyetindendi.
Herkes dışarıya çıkarken, ayak sesleri, ceketlerin hışırtısı ve kısa selamlaşmalar birbirine karıştı. Ben kapıyı kapatıp arka tarafa çekildim ve hafifçe nefes aldım. "Her zaman böyle neşeli gidin bakalım," diye mırıldandım kendi kendime, gözlerim uzaklaşan arkadaş grubunda kaldı.
Onlar gittikten sonra bardakları ve fincanları yıkadım. Salonu ve mutfağı toparlamam bitince odama çıktım. Bana mesaj atan her kimse beni hem tanıyordu hem de yeni izlemeye başlamamıştı. Düşüncelerim beni boğuyordu. Ayrıca attığı mesajlardan başkası yoktu. Ona mesaj atmayı denedim ama gönderilmiyordu. Bana mesaj atıp sonra ona mesaj atmamı neden engelliyordu ki? Başım belada mıydı yoksa berbat bir şaka mıydı?
Beynimin uyuştuğunu hissediyordum.
Yatağa oturdum. Telefonu dizlerimin üzerine bıraktım ama elim üzerinden çekilmedi. Sanki bırakınca kontrol benden çıkacakmış gibi.
Mesaj ekranı hâlâ açıktı. Yukarı kaydırdım. Tekrar okudum. Kelimeler aynıydı ama anlamları değişmiş gibiydi. Biraz daha ağır, biraz daha kişisel. Ona yazmayı yeniden denedim.
"Kimsin?"
Gönderilemedi.
İnterneti kontrol ettim. Başka birine mesaj attım. Gitti. Demek ki sorun bağlantı değildi. Sorun bendeydi. Ya da onda.
Başımı duvara yasladım. Gözlerimi kapadım. Günün görüntüleri zihnimden geçmeye başladı. Sabah kimlerle konuştuğumu, nerede durduğumu, kimlere baktığımı düşündüm. Normal bir gündü. Okulda yaşadığım sıradanlıktı. Emindim.
Telefon titredi. Ekrana bakmam birkaç saniyemi aldı.
"Bu kadar düşünme."
Kalbim hızlandı.
Az önce düşünüyordum. Yazmamıştım. Sesli söylememiştim. Sadece içimden geçirmiştim. Tesadüf olabilir, dedim kendime. İnsanlar böyle genel cümleler kurar. Herkese uyabilir. Herkes bazen fazla düşünür. Ama o an bu açıklama yeterli gelmedi.
Yeni mesaj geldi.
"Başın ağrıyor."
Elim refleksle şakağıma gitti. Gerçekten ağrıyordu.
Bir an için telefon elimden kayacak gibi oldu. Ayağa kalktım. Odanın içinde yürümeye başladım. Dört adım ileri. Dön. Üç adım geri. Zemin her zamanki gibi gıcırdadı. Her şey normaldi. Normal olmalıydı. Değil mi?
Telefon yeniden titredi.
"Yürürken sağ ayağını daha sert basıyorsun."
Adımımı yarıda kestim. Nefesimin düzensizleştiğini hissediyordum. Bunu nereden biliyordu? Durduğum yerde bekledim. Hareket etmedim. Sanki hareketsiz kalırsam bağlantı kopacakmış gibi.
"Benden ne istiyorsun?" yazdım. Gönderilemedi.
Cevap gecikmedi. Mesajlarımı gönderemesem de o ne yazdığımı görecek kadar yakınımdaydı ama bana dokunamayacak kadar uzaktı da. "Henüz bir şey." O kelime içime yerleşti.
Henüz.
Zamanı olan biri böyle yazardı. Acele etmeyen biri. Planı olan biri. Yatağa geri oturdum. Telefonu kapatmadım. Kapatmaya cesaret edemedim. Sessizlik uzadı. Belki de bitmiştir, diye düşündüm. Belki hepsi bundan ibarettir. Belki birazdan hiçbir şey olmamış gibi davranabileceğim.
Telefon yeniden titredi.
"Bugün fazla güldün."
Mideme bir ağırlık çöktü.
Günün anları zihnimde tek tek açıldı. Kim vardı yanımda? Nerede gülmüştüm? Kim bana bakıyordu? Herkesi zihnimde geçirdim. Tuhaf olansa bu günümde diğer günler kadar sıradan olduğuydu. Acaba biri o okula neden geldiğimi mi öğrenmişti? Bu imkansızdı bunu sadece birkaç kişi bilirdi ve onlarla da orta yerde konuşmazdık.
O anda fark ettim. Bu sadece bilmek değildi.
Bu, hatırlatmaydı.
Yeni mesaj geldi.
"Fark etmen hoşuma gidiyor."
Boğazım düğümlendi. Korkuyordum. Evet. Ama daha garip bir duygu vardı içimde. Merak...
Kimdi bu? Neden ben?
Telefon son kez titredi.
"Bu kadar yeter."
Bir saniye durdu.
"Yarın devam ederiz."
Ekran karanlığa döndü. Oda aynıydı. Duvarlar aynı yerdeydi. Kapı kapalıydı. Hiçbir şey değişmemişti.
Ama içimde bir şey yerinden oynamıştı. Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Belki de en tehlikelisi izlenmek değildi. En tehlikelisi, bunun sadece başlangıç olduğunu bilmekti.
"Hadi amam beni bu kadar etkisi altına bırakmasına izin veremem." diyerek kendime cesaret aşılamayı denedim.
Kendime sıkıca tutundum, göğsümdeki sıkışmayı itmeye çalıştım. Telefon elimde duruyordu, ekranı kararmıştı ama titremeler hâlâ hafifçe hissediliyordu, ya da ben fazla kuruntu yapıyordum mesaj gelmemesine rağmen telefonun titrediğini düşünüyordum, sanki kendi irademi test edercesine. Ayağa kalktım, derin bir nefes aldım. Odanın köşesindeki gölgeler, bildiğim her nesne aynı yerde, aynı şekilde duruyordu. Ama gözlerimin önünde, küçük bir detay vardı sanki: hiçbir şeyin tam olarak bildiğim gibi olmadığını fısıldayan bir enerji.
Zihnimi toparlamaya zorladım sonuçta ben psikolojik bir danışmandım irademi koruyabilir ve kendimi sakinleştirmenin yollarını bulabilirdim.
Telefonum tekrar titrediğinde yine ondan geldiğini zannederek duruşumu dikleştirdim. Telefona baktığım zaman beklediğimin aksine öyle bir kişiden mesaj gelmişti ki nasıl kendimi yatağımın üzerine otururken buldum. Uzun zaman sonra bana mesaj atması, attığı mesajın bu saatte olması, beni şüpheye itmişti ister istemez. Acaba diye düşündüm bir an Acaba gerçekten olabilir mi? Gerçekten bana mesaj atan o mu? Gelen mesaj bildirimine tıkladığım mesaj beni daha da bozguna uğratmıştı:
"Hatırlıyor musun, son konuşmamızda söylediklerimi? Seninle artık konuşmamız gerek, Hazel."
Mesaj bundan ibaretti. Onun sözlerini okudukça, yıllardır kapattığım hatıralar bir bir canlandı. Kerem'in geri dönmesi sadece bir mesaj değildi; eski duygular, eski hesaplaşmalar, eski kırılmalar hepsi bir anda önümdeydi.
Gönderici ise Kerem'di.
Ve ben, o an anladım: bu gece her şey değişecekti.
Kerem Yalçın, geri dönmüştü ama neden?
Ve ne zaman?
🍂
Tekrar merhabaa... Bence bu bölüm sizi etkiledi. Yani en azından öyle düşünüyorum. Yeni bir maceraya atıldık. Bu bir aşk masalı değil bu kavuşamayanların macerası. Yeni bölüme dek hoşça kalın....
🍂
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları