🧩 Tesadüf dediğimiz şey, kaderin henüz açıklanmamış olan planıdır.
🧩 Ölü sanılan bir askerin en büyük savaşı, döndüğü dünyada kendisine ait bir yer kalmadığını fark etmektir.
~~
iyi okumalar:)
(Kubilay Aktaş' tan )
Zaman, alışık olduğumdan daha hızlı akıyordu. Şimdi, hayatımın en güvenli limanı bildiğim yere, evime dönüyordum. İçimde tarif edilemez bir mutluluk vardı; ancak o mutluluğun hemen yanı başında, kalbimi kemiren bir tedirginlik de kol geziyordu.
Askeriyenin nizamiye kapısından içeri girdiğimde, uzun süredir tuttuğum nefesimi nihayet dışarı verdim. Araç durur durmaz kendimi dışarı attım. Etrafı gözlerimle taradım; birkaç asker dışında tanıdık bir yüz aradım. Derken tam karşımda Albayı gördüm. Hızla toparlanıp dimdik bir vaziyette tekmilimi verdim:
"Üsteğmen Kubilay Aktaş / Rize. Emret komutanım!"
Albay, yüzünde bir gurur ifadesiyle bana bakarken, bir an kaşları çatıldı. Bakışları çeneme kilitlenmişti. "Yüzüne ne oldu senin?" dediğinde yutkundum. Fark etmemesi imkânsızdı zaten.
"Hiçbir şey komutanım," dedim, konuyu uzatmamaya çalışarak. Ancak bakışlarından, bu konuyu burada bırakmayacağını, sonra mutlaka hesaplaşacağımızı anladım. Hızla konuyu değiştirdim: "Görevimi başarıyla bitirdim komutanım."
Albay hafifçe başını salladı. "Görevin bitmiştir, rahat olabilirsin Üsteğmen. Bir ay boyunca izinlisin. Ancak yarın burada tören var, mutlaka hazır ol."
Emri alıp odama çekildim. İlk işim güzel bir duş almak oldu. Uzun zaman sonra akan suyun altında, o sahte kimliğin üzerime yapıştırdığı bütün kirleri atıyormuş gibi hissettim. Üniformamı giyip raporlarımı tamamladım. İçimdeki özlem ağır basıyordu; yemekhaneye, içtima alanına, bahçeye koştum. Her köşeye baktım ama ne timimi ne de Kutay’ı bulabildim.
Hepsinin bir göreve çıkmış olma ihtimaline tutunarak, odama tekrar girip yanıma delil dosyalarını ve flaşı alıp Albayın odasının yolunu tuttum.
Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde, "Üsteğmen Kubilay Aktaş / Rize. Emredin komutanım," diyerek tekmilimi yineledim.
"Otur Üsteğmen," dedi. Oturmadım; o rütbe çekincesini ve saygıyı her asker gibi iliklerime kadar hissediyordum.
"Otur dedim, Üsteğmen!" sesi sertleşince mecburen oturdum .
"Komutanım, bunlar görevdeyken elde ettiğim deliller ve flaş," diyerek dosyaları masaya bıraktım. Albay hiçbir şey demeden dosyaları aldı ama gözleri yine yüzümdeki o izin üzerindeydi. "Nasıl oldu?" diye sordu, bu sefer sesi daha yumuşaktı.
"Görevin ilk aylarında bir adam saldırdı. Saldırırken elinde bıçak varmış, fark edemedim. Sonrasında darbeyi doğrudan çeneme aldım. Derin bir kesikti, izi de hatıra kaldı," dedim. Çenemdeki o küçük çizik, çok dikkatli bakmadıkça fark edilmiyordu.
Dışarıdan bakınca hiç yara almamış gibiydim ama o iz, içeride verdiğim savaşın tek kanıtıydı.
Albay anladığımı belirten bir kafa sallayışla sustu. "Komutanım..." diye mırıldandım, aklımı kurcalayan o asıl soruyla: "Tim ve Kutay nerede?"
Albay derin, sıkıntılı bir nefes bıraktı. "Timin bir yıl önce tayini çıktı, Kubilay," dedi. İçime bir hüzün çöktü. "Ama istiyorsan git ve onlara yaşadığını söyle. Sen yokken intikamını aldılar."
ğBuruk bir gülümseme yayıldı dudaklarıma. Canım timim... Hepsi buradaydı ama artık yoklardı. Peki ya o? "Kutay ise..." diye devam etti Albay, "O hastanede."
O an dünyam başıma yıkıldı. Benim güzel arkadaşım, kardeşim... Nasıl hastanede olabilirdi? "Nasıl?" diye fısıldaya bildim sadece.
"Kendi timiyle görevdeydi ama vurulmuş. Şu an hastanede; Durumu ağır," dedi Albay. Sesi acı doluydu. "Gelir gelmez sana böyle bir haber vermek istemezdim evlat ama hayatın ne getireceğini bilemeyiz."
Haklıydı. Aptaldım. Her şeyin bıraktığım gibi kalacağını sanacak kadar saf... Zaman, ben görevi başarıyla bitireyim derken sevdiklerimi benden koparmıştı.
"Gidebilir miyim komutanım?" dedim, içimdeki panik büyüyordu. Albay onay verdiğinde, Kutay’ın olduğu hastanenin adını da not ettim. Korkuyordum. Evet, ölümden değil ama arkadaşımın ben ona "yaşıyorum" diyemeden gitmesinden korkuyordum. Onu bulmalıydım.
~~~~~~~~~~
Hastanenin kapısından içeri girdiğimde hızla danışmaya gidip Kutay’ın yerini öğrendim ve zamanla yarışıyormuşum gibi o kata koştum. Yoğun bakım ünitesinin önüne geldiğimde, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Küçük cam pencereden içeri baktım; yüzü o kadar solgun, o kadar yorgundu ki... İçimdeki o koca asker bir anda yıkılıp gitti.
Arkamı döndüm, o kapıdan içeri girmeliydim. Koridorda panikle yürürken bir hemşireyi çevirdim, durumu kısaca ve aciliyetle anlattım. İçeri girip giremeyeceğimi sorduğumda nefesimi tuttum. Neyse ki, ısrarım ve halim karşısında insafa gelip izin verdiler.
İçeri girdiğimde her adımım sanki bir ağırlık taşıyordu. Hızla Kutay’ın yanına ilerledim. O yorgun bedenine baktım. "Kardeşim..." diye fısıldadım. Aramızda kan bağı yoktu, evet; ama can bağımız, toprağa akıttığımız kandan daha fazlasıydı. "Kutay..." dedim. Boğazım düğümlenmişti. Ben yaşıyorum mu demeliydim? Yoksa uyan, bizi bırakma mı? Kelimeler, ruhumdaki bu enkazın altında ezilip gitmişti.
Elimi yavaşça saçlarına götürdüm, biraz karıştırdım ve tekrar bıraktım. Eğer şu an uyanık olsaydı, o her zamanki tavrıyla "Yapma şunu kardeşim, karizmamı bozuyorsun!" diyecek, birbirimize gülüp geçecektik. Ama şimdi sadece derin bir sessizlik vardı. Gözlerim doldu, daha fazla acısına dayanamayıp arkamı döndüm.
Tam o an, o cılız, bitkin sesi duydum: "Kubilay..."
Sesi o kadar kısıktı ki, sanki bir rüyanın içinden geliyordu. Hızla ona döndüm.
"Kutay, kardeşim!" dedim, sesim titriyordu. Bana baktı ve o solgun yüzünde küçük, hüzünlü bir gülümseme belirdi. Doktoru çağırmak için dışarı koşacakken, dudaklarından dökülen o cümle yerimde çakılı kalmama neden oldu:
"Sonunda... Şehit olup senin yanına gelebildim kardeşim."
Yutkundum ve tek bir kelime bile edemedim. Hızla dışarı çıkıp bağıra çağıra doktoru çağırdım. Doktorun ve hemşirelerin odaya doluştuğu o kaotik anlarda, ben kapının önünde dizlerimin üzerine çöktüm.
doktor odadan çıktığında, durumunun artık kritik olmadığını ve normal odaya alınacağını söylediğinde üzerimden koca bir yük kalkmıştı.
~~
Kutay normal odaya alındığında ben de hemen içeri girdim. Yoğun bakımdan yeni çıkmış olmasına rağmen, verilen ağır ilaçların etkisiyle tekrar derin bir uykuya dalmıştı. Daha önce bilinci açıkken şehit olduğunu sanıyordu; şimdi ona yaşadığımı anlatmanın, bu imkansız görünen gerçeği kabullendirmenin ne kadar zor olacağını düşünerek iç çektim.
Odada daraldığımı hissedince dışarı çıktım. Bahçeye inmek için koridorda yürürken asansörün önüne gelip beklemeye başladım. Tam o sırada arkamdan gelen bir "Abi!" sesiyle irkildim. Başımı o tarafa çevirdiğimde, genç bir kızın bana doğru koştuğunu fark ettim. Tam arkama bakıp başka birine mi sesleniyor diye tereddüt ederken, kız bir anda boynuma sarıldı. Bedenim buz kesti, ne yapacağımı bilemez halde kasılıp kaldım ama o, sarılmaya devam etti.
"Hayal görmüyorum, değil mi abi? Yaşıyorsun!" dedi, sesi titriyordu. "Yaşıyorum ama ben senin abin değilim," diyemedim; boğazımda düğümlendi o cümle.
"Abi, ne zaman ameliyattan çıktın? En son içerideydin... Çok korktum senin için! Sadece bir an hava alıp dönecektim ve şimdi tam karşımdasın!"
Daha da sıkı sarıldı. İçimdeki huzursuzlukla, nazik ama kesin bir hareketle omuzlarından tutup onu kendimden uzaklaştırdım. Şaşkınlıkla yüzüme bakınca,
"Ben senin abin değilim, küçük," dedim, sesim soğuk çıkmasın diye gayret ettim. "Büyük ihtimalle karıştırıyorsun."
Sanki bir anlığına kendine gelmiş, yaptığı hatayı fark etmiş gibi şoka girdi. Başını önüne eğdi.
"Özür dilerim beyefendi," dedi mahcubiyetle. "Bir an sizi abime benzettim... Çok benziyorsunuz." Yüzüme tekrar baktığında gözlerinin dolduğunu gördüm. "Bir kere daha sarılabilir miyim? Abimi çok özledim... Şu an herhalde hala ameliyattadır, ona o kadar benziyorsunuz ki..."
"Tamam," dediğim an, sanki bir baraj yıkılmış gibi bana tekrar sarıldı. Bu sefer kendimi geri çekmedim; kollarımdaki titremeyi hissedince ben de ona sarıldım. Hıçkırarak ağlamaya başladı; abisini ne kadar büyük bir hasretle sevdiği her halinden belliydi.
"Sıla, kime sarılıyorsun sen? Abin ameliyattan çıktı, hadi gel!" diyen bir sesle kızın adını öğrendim. Sıla benden ayrıldı.
"Anne, o abime çok benzemiyor mu?" dedi. O an kadına çevirdim bakışlarımı; beni dikkatle incelerken onun da yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
"İnsan insana benzer derler," dedi kadın, sesi biraz titreyerek. Hemen ardından toparlandı:
"Siz de kusura bakmayın, oğlum trafik kazası geçirdi. Siz de ona o kadar benziyorsunuz ki... Sıla o yüzden sarılmıştır. Hadi Sıla, gidelim."
"Teşekkürler ve özür dilerim," diyerek Sıla da annesinin peşinden uzaklaştı.
Ben ise olduğum yerde kalakalmış, az önce yaşadığım bu tuhaf karşılaşmayı sorguluyordum. Asansör gelmek bilmeyince merdivenlere yöneldim. Bahçede kısa bir süre temiz hava alıp zihnimi toplamaya çalışarak içeri geri döndüm.
Kutay’ın odasına girdiğimde uyanıktı. Beni görünce yine o acı dolu gülümsemelerinden birini sundu.
"Benim şehit olmadığımı söylüyorlar ama şehit olmadıysam seni nasıl görüyorum, anlamıyorum kardeşim," dedi halsiz sesiyle.
"Çünkü yaşıyorum," dedim, lafı uzatmadan doğrudan yüzüne vurarak.
Kutay önce şaşırdı, sonra kaşlarını çatıp gülmeye başladı. İşim gerçekten çok zordu.
"Evet, şehit oldum ve sen burada bile şaka yapmaya devam ediyorsun," diye söylendi.
"Sen şehit olmadın Kutay, yaşıyorsun!" dedim, o anki inatçı kabullenişi canımı yakıyordu. Bunu dediğim an yine güldü ama gülüşü yarıda kaldı; yaraları acımış olmalı ki yüzü buruştu.
"Eğer yaşıyorsam, o zaman delirdim demektir çünkü bu imkansız," dedi, gözlerinde ilk kez korku vardı.
"Hayır Kutay, kardeşim, ben yaşıyorum! Bak, dokun bana," diyerek elimi ona uzattım.
Ancak dokunmaya korktu, öylece donup kaldı. Yutkunarak elini uzattı, o sırada gözlerini sıkıca kapattı; dokunduğum an kaybolmamdan korkuyordu sanki. Parmakları tenime değdiğinde birkaç saniye bekledi. Gözlerini açtığında yüzündeki o şok ifadesi, gördüğüne inanamayan birinin çaresizliğiydi.
"Sen... sen gerçekten yaşıyorsun. Bu nasıl olur?" dedi fısıltıyla.
"Yaşıyorum," diye tekrarladım.
"Yaşıyorsun..." diye mırıldandı, sesi titriyordu.
"Hayatım bana oynadığı çok kötü bir kabus olmalı bu."
"Salak, kabus falan değil! Yaşıyorum işte," dedim. Şuan anlıyorum ki, onu buna ikna etmek sandığımdan çok daha zor olacaktı.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
(1 hafta sonra )
Oturmuş, hayatımın son bir haftasını sorguluyordum. Dönüşümün üzerinden sadece yedi gün geçmişti ama bu yedi gün, bir ömür kadar uzun ve yorucu gelmişti. Elbette her şey kötü değildi; hayatın bana sunduğu garip sürprizler de vardı.
Mesela, artık bir Yüzbaşıydım. Albay tören olacağını söylediğinde ne anlama geldiğini bile idrak edememiştim ama rütbem yükselmişti. Eski timimi aradığımda, aldıkları haberle neye uğradıklarını şaşırdılar; hem çok sevindiler hem de onlara yaşattığım bu üzüntü ve endişeden dolayı sinirlenmişlerdi Ama seslerindeki o rahatlamayı, içlerinin huzurla dolduğunu duyabiliyordum. Hepsi benim için birer kardeşten öteydi.
Kutay... Ona yaşadığımı kanıtlamak tam bir sınavdı. Gerçeği nihayet kavradığında, önce sıkıca sarılıp ardından bana hakaretler yağdırmış, hatta hırsını alamayıp beni hastaneden kovmuştu. Ama neyse ki günün sonunda tüm o öfke yerini barışa bırakmıştı.
Aileme gelince... Karşılarına çıktığımda yaşadıkları şaşkınlık, yerini çok geçmeden o tanıdık soğukluğa bıraktı. "Gerçekten şehit olsaydın keşke," demişledi ,Benden ne kadar nefret ettiklerini, o bir cümleyle bir kez daha yüzüme vurdular. Gerçi doğduğum günden beri bir gün olsun sevgi görmemiştim ki onlardan; bu tepkilerini bile yadırgamadım, sadece beklediğim o acımasız gerçekle bir kez daha yüzleşmiş oldum.
Şimdi ise tüm bunların ortasında tatilimin tadını çıkarıyorum demek isterdim; ama yapamıyordum. Sallanan koltuğa yerleşmiş, elimde bir kitap tutuyordum. Sayfalara bakıyordum belki ama zihnim bambaşka yerlerde, cevabı olmayan soruların arasında kaybolup gidiyordu.
"Kardeşim!" diyen Kutay’ın sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrılıp ona döndüm.
"Ne var?" dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.
"Gel, dışarı çıkalım. Hem biraz hava alırız hem de arayı açtık, hasret gideririz," dedi.
"Tamam, olur," diyerek hiç düşünmeden ayağa fırladım. O dört duvarın arasında boğulmaktan kurtulmak, en azından bir süreliğine her şeyi unutmak istiyordum.
Kutay’la dışarı çıktığımızda, üzerimdeki o ağır düşünce bulutları bir nebze olsun dağıldı.
"Diyorum ki," dedi Kutay, "bizim şu kebapçıya mı gitsek? Ne dersin?"
"Sabahın körü Kutay, daha kahvaltı bile yapmadık," diye çıkıştım, hafifçe gülümseyerek.
"Haklısın kardeşim... O zaman şöyle sağlam bir kahvaltı edelim. Yeni bir kafe keşfettim, hadi oraya gidelim," dedi hevesle.
Arabamız vardı ama yürümek, rüzgarı hissetmek daha iyi geldi. Kısa sürede kafeye ulaştığımızda içeri geçip sakin bir masaya yerleştik ve siparişlerimizi verdik.
Siparişler gelene kadar telefonumun ekranında oyalanıyordum ki, o tanıdık sesi tekrar duydum.
"Abiş!"
Başımı hızla o tarafa çevirdiğimde, hastanede karşılaştığım o küçük kızın tam karşımda durduğunu gördüm. Üzerinde garson kıyafeti vardı ve gözleri endişeyle üzerimdeydi.
"Abiş! Sen daha yeni iyileştin, senin burada olmaman lazım! Hemen kalkıp eve gidiyorsun, yoksa seni babama şikayet ederim!" derken kaşları çatılmıştı. Bu kadar içten ve öfkeli olması, "abisi" dediği o gizemli kişiyi merak etmeme neden oluyordu.
"Yine karıştırdın küçük kız," dedim, sesimi olabildiğince nötr tutarak. İfadesiz suratımı ve buz gibi ses tonumu görünce, yine o şaşkınlık ifadesi yüzüne yerleşti.
"Ne abisi? Neler oluyor, kim bu?" diyerek araya girdi Kutay. Şaşkın bakışlarını önce bana, sonra kıza çevirmişti.
Kızda, hızla bana ve Kutay’a baktı. "Ayy, çok özür dilerim! Yine karıştırdım," dedi, mahcubiyetten yanakları kızarmıştı.
Kutay ise olan biteni çözmeye çalışarak, "Abini aekadaşımamı benzetin " diye sordu, hafifçe gülerek.
Kız başını öne eğdi. "Evet... Yani, hem de çok," diye fısıldadı
"Sorun değil küçük kız," dedim yumuşak bir tonla.
"Adım Sıla," dedi, hâlâ çekinerek.
"Tamam Sıla," dedim, nedense ona "küçük kız" diye hitap etmek, aramızda bir bağ kurmuşuz gibi hissettiriyordu.
"Sizin başka bir isteğiniz var mı?" diye sordu, sesi biraz daha güvenli çıkıyordu.
"Yok sağ ol Sıla, siparişlerimizi vermiştik zaten," dedi Kutay.
"O zaman afiyet olsun," diyerek hızla yanımızdan uzaklaştı. O gider gitmez Kutay’ın sorgulayıcı bakışlarını üzerimde hissettim.
"Sen hastanedeyken de 'abi' diyerek boynuma sarılmıştı," diye açıkladım, Kutay’ın merakını dindirmek istercesine. "Abisine o kadar benziyormuşum ki, ne zaman karşılaşsak hep karıştırıyor."
"Bak," dedi Kutay, gözlerini kısıp, "gerçekten o kızın abisini merak ettim şimdi."
Sadece başımı sallamakla yetindim. Çünkü bende merak etmiştim .
🧩🧩🧩🧩🧩🧩🧩
Bölüm burda bitiyor
kubilay bilmese de kardeşi ile çoktan tanıştı
diğer bölümde görüşmek üzere seviliyorsunuz:)
Bölüm Yorumları