Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
PROLOG'
Erkeklerden hep uzak durmaya çalışmıştım çünkü onların genelde kadınları öldürmek için var olduğunu düşünüyordum. Sadece fiziksel bir öldürmeden bahsetmiyorum: duygusal, psikolojik ya da tüm hayat neşenizi elinizden alıp onu öldürmelerinden bahsediyorum.
Aynı babamın annemin yaşama sevincini öldürmesi gibi...
Peki ya ben? Bu, benim hayatımda nasıl olacaktı hep bunu düşünürdüm. "Acaba ileride bir erkeğin bende olan herhangi bir şeyi öldürmesine izin verecek miydim?"
İşte şimdi bu farkındalıkla baş başaydım çünkü belki de ilerde ölümüm karşı sokakta duran o erkeğin yüzünden olacaktı.
Her ihtimale karşı teorimi doğrulamak üzereydim; erkekler kadınları öldürmek için vardı ya da bu defa farklı olarak ben mi bir erkeği ya da onda olan bir şeyi öldürmeyle karşı karşıyaydım?
1.BÖLÜM'
İstanbul'da orta kesimli ailede büyüyen bir kızdım, şehrin gürültüsüyle yoğurulmuş ve denizinden esen serin rüzgarla hayallerini süsleyen sıradan bir kız.
Ama bana kimliğimi veren beni büyüten, belli bir olgunluğa getiren bu yerden gidiyordum.
Çünkü var olduğum bu yer artık bana yeterli gelmiyordu, başka bir yerde olmam gerektiğini hissediyordum. Aradığım cevaplara burada ulaşamamıştım ve artık yerimde sayamazdım.
İstanbul Koç Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümündeydim, aynı bölüm ama bu sefer farklı bir üniversitede okumak için geçiş yapıyordum. O üniversite Braşov Transilvanya Üniversitesi'ydi.
Neden geçiş yaptığımı soran herkese oradaki şartların daha gelişmiş olmasından bahsetsem de aslında nedeni oldukça farklıydı.
Küçüklükten beri kanımın farklı bir hastalık taşımasından dolayı günlük hayatımda bazı zorluklar yaşıyordum, bu hastalığı daha kapsamlı araştırmak için geçiş yapmayı tercih ediyordum.
Hastalığım çocukluğumdan beri peşimdeydi. Doktorlar ona isim bile koyamamıştı. Gece terlemeleri, rüya bozuklukları, kalp atışlarımın bazen yavaşlayıp bazen çok hızlı atması... Annem bu hastalığı bir farklılık olarak nitelendirse de bunun beni rahatlatmak için söylenen bir yalan olduğunu biliyordum yine de ne olursa olsun bu durumu kabullenmeye çalışıyordum.
Böyle böyle bu hastalıkla yaşamaya alışmışken araştırma yapmak istememi sağlayan asıl şey çok sevdiğim ve şu an hayatımda olmayan dedemin yazdığı bazı notlara denk gelmiş olmamdı. Bu notlarda dedemin de bu hastalığa benzer bir hastalık hakkında araştırmalarından bahsediyordu. Belki de o da benim hastalığım hakkında araştırma yapmış, cevabı bulmaya yaklaşmıştı.
Dedem, biz burada olsak bile uzun zaman Romanya'da yaşamaya devam etmişti. Braşov'da bir süre öğretim görevliliği yapmıştı.
Bu hastalıkla ilgili burada çok araştırma yapsam da istediğim cevapları bulamayınca dedemin öğretim görevlisi olarak çalıştığı, orada araştırmalar yaptığı Braşov'daki üniversitede bununla alakalı başka birine ait bir tez bulmuştum.
Sanguis Dormiens — benim hastalığımın adıydı. Bu hastalık hakkında yeni bir bilgi öğrenmenin sevinciyle bu üniversiteye geçiş başvurusu yaptım. Sonunda başvurum kabul olduğunda istediğim cevaplara hazır bir şekilde hazırlanmaya başladım.
Kafamda birçok soru işaretiyle bavulumu hazırlarken beni neler beklediğini merak ediyordum. İçimde hissettiğim şey heyecan ya da korkudan ziyade daha çok... Bir çağrı gibiydi, ait olduğum yere geri dönüyormuşum gibi...
Çünkü Braşov'la bağım sadece dedemin oradaki üniversitede çalışmasıyla sınırlı değil aslında atalarımın geçmişini taşımasıyla ilgiliydi.
Babam bir Türk olsa da annem doğma büyüme Romanyalı'ydı. Küçüklüğümde oraya çok sık ziyaretlerde bulunuyordum ama dedemin bize oraya gitmeyi yasaklamasından sonra bu ziyaretlerim son bulmuştu. Şimdi dedem hayatta değildi ve yasakları da geçersizdi.
Bavuluma son koyacaklarımı koyup fermuarı çekerek yanan gözlerimi ovuşturdum, gece yine uyuyamamıştım bu da hastalığımın belirtilerinden biriydi.
Bavulumda sadece birkaç kıyafet, sevdiğim bazı kitaplar ve bir şişe lavanta yağı vardı. Lavanta yağıysa uyuyabilmek içindi.
Annemin kapının eşiğinde durduğunu fark ettiğimde onun ne zamandan beri orada olduğunu sorguladım. Kafasını kapıya dayamış beni izliyordu. Üzerinde her zamanki gri hırkası vardı, saçları dağınık ama gözleri dikkatle beni inceliyordu. Yüz ifadesi mutlu gibi gözükse de benim için endişelendiğini biliyordum.
Gözlerinin altındaki çizgiler son birkaç yılda derinleşmişti, benim hastalığımın izleri onun yüzüne işlemişti sanki. Gülümsedi, ama o gülümsemesi yarımdı. Dudaklarının kenarı titreyerek "Seni çok özleyeceğim." Dedi.
Gitmemi pek istemediğini biliyordum ama bunca zaman yeterince başına dert olmuştum artık bir süre ayrı kalma vaktiydi. Onun da benim yüzümden geride bıraktığı hayatını yaşamasını istiyordum.
Bavulumu sürükleyerek yanına gittim ve yanağına bir öpücük kondurdum. Ona sarıldığımda biraz sabun, biraz lavanta, biraz da sadece ona ait olan o sıcaklığın karışımıyla karışık o tanıdık kokusunu özleyeceğim aklıma gelmişti. İstemsizce hüzünlenerek kollarımı bedeninden ayırarak
"Bende anneciğim ama merak etme sık sık arayacağım." Dedim ve ondan ayrılmam daha da zorlaşmasın diye bavulumu yerden alıp odamdan çıktım.
"Yanına lavanta yağını aldın mı?"
Başımı salladım. Bavulun ön cebindeydi ve her gece uyumadan önce birkaç damla bileklerime sürüyordum.
Sessiz evimizin koridorlarından geçerken parmak uçlarım duvara dokundu. Duvarın sıvası hafif kabarmıştı, çocukken çizdiğim bir yıldız hâlâ oradaydı. Salonun köşesindeki kitaplıkta en sevdiğim kitap duruyordu. Yanında annemin eski romanları vardı.
Mutfağın kapısı açıktı. Perdeler rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. Masanın üzerinde bir meyve tabağı vardı. Buzdolabının üzerinde yapışmış bir not asılıydı: "Kendine dikkat et. Seni seviyorum." Altında annemin imzası. Küçük bir kalp çizmişti. Kâğıdı alıp cebime koydum, anı olarak küçük şeyleri saklamayı seviyordum.
Artık gitme vakti olduğunu biliyordum. Ayakkabılarımı giyerken annem yanıma geldi. Elini omzuma koyarak "Orada seni anlayacaklarını sanmıyorum," dedi. "Ama belki sen kendini anlayacaksın." Bakışlarındaki durgunluk beni gülümsetmişti, son anda beni vazgeçirecek sözler söylemeye bayılırdı ama hiçbir şey demeden ona gülümseyerek sarılmayı tercih ettim.
Onu çok seviyordum, genelde ne dediğini pek anlamazdım ama o benim annemdi. Onu her şeye rağmen seviyordum.
Kapıyı açtığımda gökyüzünün, İstanbul sonbaharına yakışır şekilde ağırlığı beni karşıladı.
Kasım ayındaydık, en sevdiğim aylardan biriydi. Şehrin damarlarında dolaşan rüzgâr, ağaçların sararmış yapraklarını ağır ağır yere bırakırken, benim gidişime ayrı bir hüzün ekliyor gibiydi.
Sarı, turuncu yapraklar yerlerde adeta bir kartpostal resmini andıran görüntü oluşturmuştu. Her ne kadar havalar sonbahar mevsiminde ağır olsa da bu ağırlığın içimdeki ağırlıkla yarışabileceğini sanmıyordum.
Bu ev, annem, aramızdaki sessizlik... Hepsi benim için derin şeyler taşıyordu ama şimdi hepsini ardımda bırakıyordum.
Saat sabah beşiydi. Havalimanı sessiz ama ışıklar göz kırpıyordu. Anneme havaalanına gelmemesi gerektiğini bin kere tembih ettikten sonra onu ikna etmiştim. Bu yüzden tek başımaydım. Babam mı? Bir babam yoktu. Daha doğrusu hayattaydı ama başka bir yuva kurarak bizi reddetmişti. Annemin dediğine göreyse bizden kaçmıştı.
Uçağa binerken annemi son kez arayarak onu sevdiğimi söyledim. Vedalardan nefret ettiği için dediklerime kızsa da ben yine de ona içimdekileri söylemiştim. Onu yalnız bırakıyormuş gibi hissetsem de ben gittikten sonra anneannemin annemin yanında yaşayacağını duymak biraz da olsun beni rahatlatmıştı.
Uçak kalktı ve biz bulutların üstüne çıktığımızda, içimdeki sessizlik daha da derinleşti. Rüyalarımda gördüğüm mahzen, gri gözler, mühürler... Hepsi sanki beni bekliyordu. Evet genelde uyuyamamamın sebebi bazı rüyalarımdı. Bu rüyalar çok sık olmasa da gördüğümde öyle etkileniyordum ki sanki gerçek gibiydi ve etkisi günlerce sürüyordu.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra Bükreş'e indiğimde hava soğuktu. İstanbul'un nemli havasından sonra bu kuru soğuk, kemiklerime işlemişti.
Romanya'nın yüzü burada gibiydi, iş için gelen siyah paltolu insanlar, sevdiğini görmek için elinde çiçekle bekleyen sevgililer...Hepsi kendi hikâyesinin karakteriydi, hepsinin burada olma amacı vardı.
Ben ise kalabalığın içinde insanları izleyen bir yan karakterdim ama buraya kendi hikayemi yazmaya gelmiştim, kendi hikayemin başrolü olmaya...
Gözlerim Braşov'a açılan kapıyı arıyordu, içimdeki heyecan yerini sabırsızlığa bırakmıştı çünkü dağların arasında beni bekleyen bir yaşam vardı.
Oradan geçen orta boylu, bıyıklı bir amcaya Braşov'a nasıl gidebileceğimi sorduğumda bir otobüsü gösterip Rumence "Bu gider." diyerek bana yardımcı oldu.
Rumence'yi biliyordum. Her ne kadar Türkiye'de doğup büyüsem de küçükken annem ve dedemle buraya geldiğimde hep Rumence konuşurduk. Onun dışında anneannem evde hep Rumence konuşmaya çalışıyordu. Daha da büyüdüğümde kendi isteğimle Rumence'yi daha iyi öğrenmiştim.
Amcaya teşekkür ederek otobüse temkinli adımlarla ilerlemeye başladım. Otobüs eski olsa da güvenilir bir havası vardı. Camları buğulanmıştı. İçine girdiğimde gözüme kestirdiğim bir yere oturdum. Fazla kalabalık olmaması beni mutlu etmişti.
Yol boyunca ormanlar, sisli tepeler, terk edilmiş evler gördüm. Her kilometre, beni biraz daha uzaklaştırdı, ama aynı zamanda yeni hikayeme daha da yaklaştırdı. Sanki bu yol, sadece fiziksel değil benim için ruhsal bir geçitti.
Dört saat sonra Braşov'a varmıştım.Bükreş'e göre sessiz, soğuk ve garip şekilde tanıdıktı.
Otobüsten indiğimde hava kuru ve keskindi. Gökyüzü gri, sokaklar taş döşeliydi. Binalar eski ama ayaktaydı. Bazılarının pencereleri kırık, bazılarında perdeler hiç kıpırdamıyor gibiydi. Sanki herkes içeride ama kimse yaşamıyordu. Bu yaşam tarzının soğuk havalara özgün olduğunu düşünmeye çalışmıştım. Böyle olduğuna emindim çünkü burası turistik bir yerdi.
Ayak seslerim taş sokaklarda yankılanarak yürümeye başladım. Birkaç yaşlı kadın pencere arkasından baktı, ama hemen geri çekildiler. Bir çocuk bisikletini sürüyordu ama bana yaklaşmadı. Sanki ben burada olmamalıydım veya fazla hayalperesttim.
Yokuş yukarı çıktıkça kasaba arkada kalmaya başladı. Ağaçlar sıklaştı, hava daha da soğudu. Yolun kenarında eski bir taş çeşme vardı. Üzerindeki Latince bir yazı gözüme çarptı: "Sanguis non dormit."
Kan uyumaz yazıyordu.
Etrafı incelediğimde bu bölgede evlerin genelde müstakil bahçeli olduğunu gördüm. Müstakil deyince aklınıza diğer evlerle aralıklı olacak şekilde bahçeli evler gelebilir. Bunlarında bahçeleri vardı ama yandaki evlerle öyle bitişiklerdi ki duvardan duvara birbirlerinin seslerini duyabildiklerinden emindim. Bu hem rahatsız edici hem de güvende hissettiriciydi.
Telefonumun ekranında annemin gönderdiği konum yanıp sönüyordu. Sonunda dedemin evi görünmüştü. Buraya neredeyse elli defa fotoğraftan bakıp haritalardan etrafını gezmiştim. Ama canlı hali daha başkaydı. Kampüse yakın ama biraz daha yukarıda ormana doğru kalan bir evdi.
Evin önüne vardığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Rüzgâr bile burada daha yavaş esiyordu. Dağların eteğinde, ormanın hemen kıyısında, taş döşeli bir patikanın sonunda duruyordu. Sanki kasabanın geri kalanından koparılmış, zamanın dışına yerleştirilmişti.
Ev iki katlıydı. Duvarları gri taşlardan örülmüş, çatısı yosun tutmuştu. Pencereleri küçük ve derin çerçeveli, camları buğuluydu. Kapının üstünde demirden bir çan vardı ama paslanmıştı, sesi çıkmıyordu. Bahçesi çitle çevrili değildi; yabani otlar, solmuş çiçekler ve bir gül ağacı vardı. O gül ağacı... kışa rağmen canlıydı. Yaprakları solmamış, dalları kıvrılmış ama direniyordu.
Evle orman arasında neredeyse hiç mesafe yoktu. Ağaçlar evin duvarlarına kadar sokulmuştu. Bazılarının kökleri taşların altına girmişti. Sanki doğa bu evi geri almak istiyordu ama bir şey onu durduruyordu.
Ve hemen bitişikte... Başka bir ev vardı.
O ev daha büyük ve üç katlıydı. Duvarları koyu ahşapla kaplı, çatısı yeni kiremitlerle döşenmişti. Pencereleri genişti, perdeleri beyaz ve kusursuz. Bahçesi düzenliydi: taş yollar, budanmış çalılara sahipti.
Benim bahçemse çok büyük değildi. 300 m2 anca vardı. Ama en sevdiğim kısım gülümsememe neden olmuştu. Bahçede benim için gönderilen bir siyah ford fiesta vardı. Tamam modeli eski olabilirdi ama beni idare edebilirdi. Dayım buraya bir saat uzaklıkta bir köyde oturuyordu. Eskiden araba tamirciliği yaptığı için arabalardan anlıyordu ve annem özel olarak araba konusuna kafayı takmıştı.
Bir araba ayarlayıp ayarlayamadığından bahsetmemişti demek bana sürpriz yapmıştı. Gülümsedim ve ona annem olduğu için teşekkür ederek elimde bulunan anahtarla kapıyı açarak demir kapıdan içeri girdim.
Kapıdan içeri adımımı attığımda, zamanın burada durmuş olduğunu hissettim. Hava, eski kitapların ve lavanta keselerinin kokusunu taşıyordu. Ahşap ayaklarımın altında gıcırdıyordu, sanki beni tanıyorlarmış gibi. Duvarlar, solmuş fotoğraflarla ve çerçevelenmiş anılarla doluydu; her biri bir hikâye fısıldıyordu bana.
Salonun ortasında, dedemin yıllardır kullandığı koyu yeşil berjer hâlâ yerindeydi. Yanında, sararmış sayfalarıyla bir kitap açık kalmıştı, sanki birazdan geri dönüp kaldığı yerden devam edeceği hissini veriyordu. Pencere kenarındaki tül perdeler girdiğim gibi açtığım pencereden giren rüzgârla hafifçe dans ediyordu. Işık, içeri süzülürken toz zerreciklerini altın gibi parlatıyordu.
Mutfaktan gelen hafif tarçın kokusu, çocukluğumun kış sabahlarını hatırlattı. Raflarda dizili eski fincanlar, çatlaklarına rağmen zarifti. Her şey yerli yerindeydi ama bir şey eksikti: dedemin sesi. Sessizlik, onun yokluğunu daha da belirgin kılıyordu.
Yine de bu ev, bana huzur veriyordu. Sanki duvarlar beni sarıyor, geçmişin sıcaklığıyla kucaklıyordu. Burada zamanın ruhu vardı ve ben, onunla konuşmaya hazırdım.
Evi sevmiştim burada tek yaşamak beni ürkütür müydü bilmiyordum ama sonuç olarak kendi başımın çaresine bakmam gerektiğini biliyordum.
🦇
Bu eve taşındığımdan beri, yan avluda yaşayanları birkaç kez gördüm.
Genç bir kadın belki benden birkaç yaş büyük, eşi ve küçük oğullarıyla yaşıyorlardı. Çocuk dört ya da beş yaşlarında olmalıydı.
İlk günlerde akşamüstü saatlerinde, güneş batarken sadece seslerini duymuştum. Çocuğun neşeli çığlıkları, annenin yumuşak sesi, bazen babanın boğuk kahkahası kulaklarımı dolduruyordu. Bu his bana iyi hissettiriyor, yalnız olmadığım aklıma geliyordu.
Ama sabahları... Sanki ev boştu. Ne bir kapı sesi ne bir ayak sesi vardı. Sessizlik, sabahın sisine karışıyordu.
Kadın enerjik bir kadına benziyordu. Elinde bir sulama kabı, bazen çocuğunun peşinden koşuyordu. Çocuğunun peşinde sürekli koşturmasının yanı sıra gece geç saatlere kadar bir şeyler yapıyordu. Ne yaptığını bilmiyordum yalnızca sesi geliyordu.
Adamı ise hep evde görüyordum. Sabahları pencere kenarında ya da bazen mutfakta. Hiç işe gittiğini görmemiştim. Belki de evden çalışıyordu.
Adam kadına göre daha garipti. Yüzü oldukça solgun, birazda mimiksizdi. Oğluyla oynarken sürekli "Dikkatli olmalısın." Deyip duruyordu. Ne için dikkatli olması gerektiğini anlamasam da onun oldukça koruyucu bir baba olduğunu düşünüyordum.
Okul ise kaçış yerim gibiydi. Hem düşüncelerimden hem de kendimden. Buraya geldiğim henüz iki hafta olsa da buraya alışmıştım.
Kampüsün taş avlusuna adım attığımda, ilk hissettiğim şey tarihle modernliğin iç içe geçmiş hali olmuştu. Binalar, açık renkli taşlarla örülmüş ne gri ne beyaz, zamana direnen bir ton gibiydi. Gotik kemerler, zarif sütunlar ve detaylı taş işçiliğiyle süslenmiş duvarlar beni büyülüyor sanki farklı bir zamandaymışım gibi hissettiriyordu.
Ana binanın önünde yükselen merdivenler, sabah güneşiyle parlıyordu. Pencereler büyük ve kemerliydi; içlerinden süzülen ışık, koridorları altın bir tül gibi sarıyordu. Koridorlar sessiz değildi ama gürültülü de sayılmazdı. Her ses, taş zeminde yankılanıyor; ayak sesleri, kitapların sürtünmesi, fısıltılar... Hepsi bir ritmin parçasını taşıyordu.
Sınıfa girdiğim zamanlarda genelde boşsa cam kenarındaki sıradakilerden birine oturmayı seviyordum. Dışarıda, dağların silueti görünüyordu; bazen sisle örtülü, bazen güneşle parlayan...
Öğle arasında genelde bahçeye çıkardım. Ağaçlar, hafif rüzgârla dans ederken öğrenciler çimlere yayılırdı. Bazıları kitap okur, bazıları gitar çalardı. Bu kampüs... sadece bir eğitim alanı olmasından ziyade bir geçiş noktasını andırıyordu. Gençlikten yetişkinliğe, hayalden gerçeğe...
Yeni gelmeme rağmen iki kişiyle arkadaşım olmuştum. Biri Alicia'ydı onunla ilk kez kütüphanenin arka raflarında karşılaşmıştım. Elinde eski bir şiir kitabı vardı, kapağı neredeyse parçalanmak üzereydi. Göz göze geldiğimizde, gülümsemişti—ama gülümsemesi sıradanlıktan uzak insanın içini sıcacık yapan bir gülümsemeydi.
Alicia, sessiz ama sıcak biriydi. Konuştuğunda az kelimeyle çok şey anlatırdı ve ben en çok bu özelliğini seviyordum. Fazla konuşup kafamı yormuyordu ve burada bana ilk sıcak davranan insandı.
Saçları koyu kestane, genelde dağınık bir topuz şeklindeydi. Gözleri... gri mi yeşil mi hâlâ tam çözememiştim. Ama bir şeye odaklandığında, o bakışlar insanın içine işliyordu.
Derslerde not tutmaz genelde dinlerdi bu özelliğimiz benziyordu. Sonra kendi cümleleriyle anlatırdı. Bazen öğretmen bile onun yorumlarına sessizce başını sallardı. Alicia'nın düşünceleri sıradışıydı—sanki dünyayı biraz farklı bir açıdan görüyormuş gibi.
Lina ise bir diğer arkadaşımdı, onunla arkadaşlığım daha çok Alicia sayesinde başlamıştı. Çünkü Alicia ve Lina okul başladığında arkadaştılar. Lina'yı ilk gördüğümde sarı saçları dağınık ama özenliydi, sanki rüzgarla anlaşmalı gibi bahçeden okula yürürken savruluyordu. O, ilk bakıldığında dikkat çeken kızlardandı.
Gözleri... gözleri bir an bana dönerek beni süzmüştü. Ama bu süzüş yargılamaktan ziyade meraklı bir süzüştü sanki beni tanımak istiyordu ama bunu bana belli etmek istemiyordu. Sonradan Alicia sayesinde bir araya geldiğimizde onun benimle tanışmak için can attığını öğrenmiştim.
Birdee.. Thomas vardı, onunla yakınlaşmak burada yaptığım ilk kötü hatam olabilirdi. Thomas'la ilk kez okulun kafeteryasında karşılaşmıştım. Kalabalığın içinde dikkat çekmeyen ama gözleriyle herkesi izleyen biriydi. Uzun boylu, ince yapılıydı. Saçları koyu kumraldı.
Giyimi sade ama dikkatliydi—temiz beyaz gömlekler, koyu renk pantolonlar. Sanki her sabah aynanın karşısında kendini yeniden tasarlıyordu.
Gözleri koyu kahveydi ama bakışları fazla uzun sürerdi. Konuşurken gözlerini kaçırmazdı, bu başta hoşuma gitmişti. Dinliyormuş gibi görünüyordu. Belki de gerçekten dinliyordu. İlk birkaç buluşmamızda nazikti. Bana kitaplardan bahsetti, eski filmlerden... Birlikte yürüyüşe çıktık, bir kafede oturduk. Sessizliğimi sevdiğini söyleyerek "Seninle konuşmak zorunda değilim, sadece yanında olmak yeter," demişti.
Ama sonra... telefonum daha sık çalmaya başlamıştı. Sabah mesajları, gece aramaları.
"Neredesin?", "Kiminlesin?", "Gelmek istiyorum" gibi cümleler ardı ardına sıralanmaya başlamıştı. Başta hoşuma gitse de ilerledikçe sıklaştığını ve sıkıldığımı fark etmiştim.
Farklı bir bölümde olduğu için pek karşılaşamasak da sürekli sınıfımın önünde bitiyordu. Bunun beni rahatsız edeceğini fark ettiğimde onunla arama mesafe koymuştum. Bunu pek kabul etmiyor gibi görünse de şu an başka çaresi yok gibi sessizdi. Bu, beni rahatlatmıştı.
Bugünse okuldan çıkıp eve gittiğim sıradan bir gündü. Yarın okula gelmeyecektim çünkü uzaktan eğitimle dersimizi işleyecektik. Bana göre korona salgınının hayatımıza soktuğu en yararlı şeylerden biriydi bu; Uzaktan Eğitimle bazı dersleri okula gitmeden işleyebilmek.
Bahçeye girdiğimde adının Luca olduğunu babasının seslenmesinden anladığım küçük çocuk kendi bahçelerinde top oynuyordu.
Yandaki evle bahçelerimiz ufak bir çitle ayrıldığından rahatlıkla diğer bahçeyi görebiliyordum. Luca'nın annesine benzeyen siyah kıvırcık saçları top oynarken havada dalgalanıyordu.
Onları izleyerek evime ilerlerken baba ve oğlun top oynarkenki mutlulukları hoşuma gitmişti. Eve girmek üzereyken bahçeye çocuğun topunun kaçtığını duydum. Dönüp onlara topu atmak için merdivenlerden inerken Luca'nın bizim bahçede belirdiğini fark ettim.
Şaşkınlıkla onun gülümseyen yüzüne bakarken o da topu alırken bana gülümsüyordu. Bakışları dört yaşındaki bir çocuğun aksine oldukça bilinçli bakıyordu. Sanki içinde olduğundan daha da büyük bir insan varmış gibi.
"Luca!" duyduğum sesle irkilerek Luca'nın hipnotize eden bakışlarından gözlerimi ayırarak öfkeyle ona seslenen babasına baktım. Gözlerini Luca'ya sabitlemişti, bakışlarında ısrarla sözünü geçirmek isteyen bir ebeveynin gücü vardı. Luca tek bir sözle olduğu yere sabitlense de inatçı bir çocukedasıylaa "Oynamak istiyorum." Dedi. Babasına bakıp gülümseyerek oynayabileceğini söyleyecekken
"Olmaz! Hemen eve." diyerek sert bir şekilde çocuğu çağırmıştı. Benimle göz göze bile gelmeyen bu kaba adam o an sinirlerimi hoplattı.
Babası arkasını dönüp giderken Luca'ya "Bahçe kapısından." Dedi ve gözden kaybolup eve girdi. Luca üzgün yüz ifadesiyle omuzlarını düşürüp ilerlerken ben babasının neden bu kadar sert çıktığını anlamaya çalışıyordum.
Luca eve girerken annesi kapıda görünerek bahçeye çıktı. Yaşanan şey canımı sıktığı için kaşlarımı çatmış arkamı dönüp evime girecekken birinin sesi beni durdurmuştu.
"Şey...Pardon," dedi yumaşak sesiyle kadın. Adımım havada kalarak arkamı döndüm. Luca'nın annesi rüzgârın taşıdığı bir varlık gibi süzülerek bana doğru geliyordu. Kısa, kıvırcık siyah saçları güneşin altında dalga dalga parlıyordu; her bukle sanki kendi başına bir sır taşıyordu. Gözleri... koyu griydi. Soğuk bir renge sahip olan gözleri kocasının aksine bir o kadar samimi bakıyordu. Bu aile zıtlıklarla doluydu.
Çitin oraya oldukça yaklaştığında bende merdivenlerden inip yaklaşmıştım. Dudaklarında belirsiz ama huzur veren bir kıvrımla gülümsedi. Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum ama bir şeyin farkındaydım: O, sessizliğiyle bile dikkat çeken bir kadındı.
Sinirlerimin bozulduğunu fark etmiş olacak ki "Kusura bakmayın, eşim Luca'nın sizi rahatsız etmesini istemediği için böyle davrandı." Dedi. Onu bozmak istemediğim için Luca'dan bahsetmeye karar vererek
"Luca gerçekten çok hareketli bir çocuk," dedim. Kafasını sallayarak beni onayladı konuşmayı devam ettirip etmeyeceğimi düşünürken "Top kaçtığında burada yoktu ama bir anda burada bitti." Dedim kendimi tutamayarak. Kadının gülümseyen yüzü hafif düşünce
"Ben Nyra." Dedim konuyu değiştirerek. Luca'nın bu kadar hareketli olmasını vurgulamam onu rahatsız etmiş olabilirdi. Düşen yüzü birden aydınlandığında konuyu değiştirmekle doğru yaptığımı anlamıştım.
"Memnun oldum Nyra, bende Eliza." Diyerek karşılık verdi. Arkadaşlığımız bu şekilde başlamıştı. En azından ben arkadaş olduğumuzu sanıyordum ta ki onun benim bebekliğimi bile bildiğini öğrenene kadar...
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
eline sağlık
Okudum bu kitabı
Yeni baslayacam bakalım.
Çok iyi kitap
Bölüm ler kaç kıvarrdI
Yorum
Yorum bulunamadı.