Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Bölüm Müzikleri👇
Olivia Rodrigo, Teenage Dream. Melanie Martinez, Dollhouse. Marina, Bubblegum Bitch.
—Sevginin iyileştiremediği yaraları nefret kabuk bağlar.
...
07 Haziran, 2009.
"Mutlu yıllar sana!" etraftaki kalabalığın sesi küçük kızın kulaklarına dolduğu esnada, o çoktan minik adımlarla baş köşeye geçmiş, dört gözle doğum günü kızını izliyordu.
Tüm akrabalar ve arkadaşları etrafına üşüşmüş, ona doğum günü hediyelerini verdiği esnada ayaklanmıştı. Üzerindeki beyaz işlemeli saten elbisesi diz altı olmasına rağmen tülleri epey uzundu, ama yerde sürünmeleri onu rahatsız etmiyordu. Ayaklarındaki kırmızı ayakkabıları çok hoş görünüyorlardı, fakat birkaç dakika sonra yaşanacak olaylar pek de iyiye gitmeyecek gibi hissediyordu.
Sarı tutamlarını geriye doğru ittirdiği esnada okyanusun derinliklerini doğum günü kızından, F... ismi aklına gelmiyordu ama baş harfinin F olduğundan emindi.
Adımlarını hızlandırdı ve uzun masadan aldığı küçük tepsiyi taşımaktan zorlandığı halde pes etmiyordu, intikam alacaktı.
Anne, bugünde birinin canını yakacağım.
Herkes yavaş yavaş açılmaya başladığı esnada sarışın yaklaştı ve her şey bir anlık oldu. Etraftakilerin gözlerinden bir film şeridi gibi geçiyordu sanki olanlar.
Küçük kız elindeki tepsinin üstündeki vişne suyu dolu bardağı sanki yanlışlıkla olmuş gibi doğum günü kızının koluna bilerek çarptı ve krem renklerindeki uzun elbisesi kıpkırmızı olmuştu vişne suyu sayesinde. Kız şokla geriye doğru sıçramaya çalışmıştı fakat çoktan elbisesi mahvolmuştu.
Sarışın zaferle gülümsediği esnada bir şey mırıldandı, "Bir daha başkalarının prenses taçlarını çalmazsın." Dediğinde kaşlarıyla da kızın simsiyah saçlarındaki gümüş tacı işaret etmişti.
Vişne suyu elbisesini lekelediğinden suratı buz kesmiş ve ağlamaya başlamıştı.
Etrafta bir çığlık sesi yankılanmıştı, doğum günü kızı şoktan bir anda çıkmışçasına çığlık atmıştı.
Bugün onun doğum günü, en mutlu olduğu gündü ve bir kız gelip onun en mutlu gününü berbat etmişti.
Fakat her şeyin bir sebebi vardı, bazen büyük haritaya bakmak gerekebilirdi.
...
Mezarlıktakiler konuşamazlar zira onların bedenleri çoktan toprağın altındadır, eğer kafan suyun altındayken çığlık atmak istersen onlarla aynı hisleri taşıyabilirdin.
Hayal kırıklığı, mezarın toprağı da seni simgeler: eğer sevilmiş biriysen üzerine çiçekler eken sevdiklerin olurdu. Bazılarının mezar taşı bile olmadığını görmüştüm, insan ne olurdu da bu kadar nefret edilirdi ki?
Nefret edenlerin varsa mezar bile seni kabul etmez, senin mezarına tükürüp lanet anarlardı ve sende sadece onları izlemekle kalırdın.
Ben mi?
Melis Şanci.
Muhtemelen en gösterişli ve en kaliteli hayatlardan birini yaşıyordum. Ailem şehrin en zenginlerinin başında geliyordu, en iyi okullarda okumuş, en iyi yerlerden mezun olmuşlardı anne ve babam. Çok çalışkan insanlar olduklarından dolayı tüm dünyada tanınıyorlardı.
Bu mükemmel ve gösterişli yaşamın yanı sıra bazı hayatın gerçekleri, diğer insanların dışarıdan gördüğü tozpembe duvarların ardında saklı hayatı kimse bilmiyordu.
Belirli bir saatte uyanılır, herkesin o masada aynı anda oturması gereken bir zaman aralığı, okula gitme saati ve akşam yemekleri olurdu. Her şeyin bir zamanı vardı ve zamanı geldiğinde o sandalyede oturmak zorundaydınız, başka bir ihtimali yoktu.
Doğrusunu söylemek gerekirse çok dakik bir insan değilimdir, hatta bazen su içmeye bile üşendiğim zamanlar olurdu. Ama yaşadığım evin katı kurallarına ayak uydurmak zorunda bırakılıyordum.
Yoksa cezalar alıyordunuz ve eğer yapılan hataların devamı olursa cezalar daha da katılaşıyordu.
Ve ben, bu kısır döngünün içinde sıkışıp kalmıştım. Bir adım ileri gitmek istediğim her an hayat beni iki adım daha geriye sürüklüyordu. Elimden bir şey gelmiyordu çoğu zaman, benim hikâyemi sanki başka herkesin gözünden izliyordum. Başrol ben değildim, orası kesindi.
Hayatımda tanıdığım en narsist kişilerin başında geliyordu annem. Beni sevdiğine inanıyordum, oralarda bir yerlerde sevgi duygusunun da olduğunu biliyordum. Mükemmel olmamı istiyordu, iyiliğimi düşünüyordu sonuçta.
"Yeni sene, yeni başlangıçlardır."
Benim hayatımdaki hiçbir bitiş yeni başlangıçlara açılan kapıların pervazları olamıyordu. Sadece başka bir süslenmiş kalp kırıklığı.
"Kızlar bu sene müdür yardımcısının da dediği gibi bomba bir sene olacak gibi, yani içimden öyle geliyor."
Ela'nın sesi kulaklarıma doğru ulaştığında gözlerimi kürsüden çektim.
Etraftaki bunaltıcı derecede tenimi yakan güneş beni terlettiği esnada, "Doğru söylüyorsun yeniler gelmiş baksana," diyerek sağ tarafımı gösterdi Nehir.
Her sene tekrardan yeni öğrenciler gelirdi. Bazıları başka okullardan sıradan nakillerle bazıları ise öğrenim gördükleri okullardan belirli sebeplerden dolayı atılarak gelirlerdi.
Ve evet, sevgili babacığım okullarından atılarak gelen yeni öğrencilerin sicil kayıtlarına bakmadan kabul ediyordu. Sırf babaları zengin olduğu için.
Sıcak havadan dolayı alnımdaki ıslaklığı elimin tersiyle sildim. Yeni öğrencilerden yüzeysel bir şekilde gözlerimi gezdirdikten sonra güncellenen öğretmen kadrosuna baktım.
"Melis, sen neden hiçbir şey söylemiyorsun?" Ela adımı seslendiğinde ona döndüm. "Şu kıza bakar mısınız? Kilosundan üzerindeki forma patlayacak gibi." Elaya döndüğüm esnada ağzımı açacakken Nehir parmağıyla bir kızı gösterince o tarafa doğru dönmüştüm.
Gülümsedim ve iğrenircesine bir bakış attım. "Bahse varım bu kız altındaki kot pantolonun kumaşından alıp diktiriyordur. Çünkü hiçbir mağaza bu iğrenç kıyafetleri satmaz." Benim yorumumdan sonra hepimiz beraber gülmüştük. Bahsi geçen, birkaç metre ötemizde olan simsiyah saçlı kız bize doğru döndü. Benimle göz göze geldiğinde baştan aşağı süzüp tekrardan gözlerime geldi. Tek kaşımı kaldırdım hesap sorarcasına, gözlerini korkakça çekti benden ve önüne döndü.
"Bak sen şu kokuşmuş patatese," Nehir az önce kızla yaşadığım soğuk savaşı hissetmiş gibiydi. "Aklınca hesap soracakmış." Kız üstüne alınmış gibi oflayıp göz devirdi.
Nehir'in söyledikleriyle beraber kahkaha atarak, "Önemsemeyin şu salağı kızlar hadi kamelyalara geçelim." Dedim. Ela ve Nehirle beraber birkaç adım ötemizdeki kamelyalara doğru hareketlendik. Gerçekten bugün çok yorgundum ve kimseyle uğraşacak gücüm yoktu. Aklım hala dün geceki partideydi. İçtiğim için çok az şey hatırlıyordum. Her zamanki gibi ortalığı dağıtmış olmalıydım.
Yine mi?
Kamelyalara varmak üzereyken tanıdık yüzleri otururken gördüm: Milan ve Reha arkalarına yaslanmış gözleri bize çevriliydi. Yanlarında sarışın bir çocuk daha vardı, daha önce hiç görmemiştim onu ama yüzü tanıdık geliyordu.
Milan çoktan bizi fark etmişti, bize doğru döndüğünde, "Hoş geldiniz kızlar," diye selam verdi. Kafamı aşağı yukarı sallayarak onayladığımda kamelyaya oturmuştuk. Milan ve Nehir aralarında laf kalabalığı yaparken gözlerimi yabancıya diktim. Sarı tutumlarının altındaki maviliklere odaklandım. İfadesizce etrafta en çok sesi çıkan kıza, Nehir'e doğru bakıyordu. Gözlerinde hiçlik vardı sadece. Üzerinde kısa kollu desensiz üstten birkaç düğmesi açık beyaz bir gömlek vardı. Yaka kısmandan görünen tenine odaklandım, çeşitli dövmeleri vardı ve aynı dövmelerden sağ kolunda da vardı. Serseri gibi durmuyordu, kendine öz bir tarzı vardı.
Göz göze geldiğimizde gözlerimi kaçırdım. Beni fark ettiğinde çoktan Milan'a dönmüştüm, "Ee Milan? Çok sıkıcı bir gün," dediğimde onun gözleri bana doğru döndü. "Bugün doğum günü çocuğusun ha?"
"Evet kızlar Melis'in dediği gibi, bugün doğum günüm," Boğazını temizledi. "Ve akşam parti düzenliyorum, havuz başında akşam dokuzda." Milan konuşmasını bitirdiğinde o, çoktan gözlerini benden çekmiş ve etrafı izliyordu, sıkılmış gibi bir havası vardı. Gülümsedi. Gülümsediğinde dudağının sağ kısmında beliren geniş bir gamzesi vardı.
Neden hiç tanımadığım birine bu denli dikkatli odaklandığımı kendi içimde sorgularken Nehir, "Bizde ne zaman gerçekten eğleneceğiz diyorduk." Dediğinde Ela ile havada ellerini çarpma hareketi yaptılar.
Zilin sesi kulaklarıma dolduğunda "Kızlar hadi sınıfa geçelim biz," diyerek ayaklanmaya başladığımda herkesin gözü bendeydi. "Çok sıkıcı oldu buralar." Nehir benimle beraber kalkarken Ela çantasına telefonunu sıkıştırıyordu.
"Sizi eğlendirmek için palyaço mu olmak gerek illa kraliçem?" kamelyanın pervazındayken Milan'ın sözleriyle göz göze geldim. Gülümsedim. "Sen hep eğlenceliydin Milan, şuansa sadece başkalarına." gözlerimi Nehir'den tarafa doğru çevirerek işaret verdim. Ardından kamelyalardan uzaklaşarak okulun giriş kapısına doğru ilerlemeye başladım. Ela benimle aynı hizada yürürken Nehir arkamda kalıyordu.
Güneş sanki tenimi geçip içimi eritiyormuş gibi hissediyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse bembeyaz giyindiğim için güneşin pek bana işlememesi gerekiyor olmalıydı. Diz üstü mini beyaz eteğime toz bulaşmıştı ama dikkatli bakılırsa görülürdü ancak. Üzerimdeki beyaz gömlek ise içimi epey gösteriyordu ama bunu giymeye mecburdum.
Nihal Şanci kızına beyaz giydirmeyi çok seviyordu. Hatta o kadar ince ve dar şeyler giyiyordum ki, bazen boğulacakmışım gibi hissediyordum. Bilerekti, bilerek yapıyordu çünkü beyaz ve dar bir şey giydiğimde en küçük kilolar bile çok belli ediyordu kendini.
Merdivenlerden hızlı adımlarla içeri girdiğimde sanki bir rahatlık çökmüş gibi hissettim vücudumda. Tüm erkeklerin gözleri bendeydi ve erkeklerin yanı sıra çoğu kız bile gözlerini bende alamıyordu. Ben bu duruma çok alışıktım, çünkü insan annem gibi bir kadınla bir ömür geçiriyorsa, o ne derse dediği olmak zorundadır. Başka bir seçenek yoktu. Keşke her şey annemin sabah haberlerine veya magazinlere yaptığı konuşmalar gibi beyaz tatlı yalanlar olsaydı. Sanki ömrüm boyunca bir kuklaydım ve iplerimi annem oynatıyordu. Ve ben hikayedeki aptal sarışındım, son sahnemde her şeyimi kaybedecektim.
Hikayenin sonunu biliyordum, beni ne kadar yaralayacağını da. Ama o kadar derinden işlemişlerdi ki kaybedişler, her mahvolduğumda ve parçalandığımda gece yarısı tüm parçalarımı yatağımın baş ucundaki masa lambamın ışında birleştirirdim. Kendi kendimi tamir eder, çok ağlardım. O kadar çok ağlardım ki gözlerim şiş bir şekilde uyanırdım. Ve sabah olduğunda ise, herkesin benim en ufak hatamı arayan ve beni en kötü yanımdan vurmak isteyen insanların olduğu çevreme kusursuz görünmek, hatalarımı kapatmak için bolca makyaj yapardım. Ama beni daha da derinden vururlardı ve ben her şeye rağmen onların sahte maskelerine yalancı tebessümler bırakırdım.
Çok güzel oynarlardı, profesyonel yalancılar rollerine sadıklardı. Asla hata yapmazlardı. Maskelerini takarlardı o yemek masasında, herkese gösterdikleri saçma konuşmaları konu ederlerdi. Ve evet, sevgili arkadaşlarımın da onlara kalır yanları yoktu.
Beni çok severlerdi, özellikle de Nehir. Beni o kadar sever ve benimserdi ki, ne zaman takıldığım biri olsa benden çalardı onu. Ben fark etmeden hayatımı mahvederdi, benim yan rol olduğum hayatımı. Sözde en yakın arkadaşımdı. Yalancı, her seferinde benden ne kadar çok nefret ettiğini vurgulardı davranışlarıyla.
Gözlerimi ona doğru çevirdiğimde bacaklarını uzatmış telefonuyla ilgileniyordu. Mükemmel bir oyuncusun Nehir, maskeler içinde boğuşuyorsun ama yine de ben olamıyorsun. Sahtekar.
Gözlerimi devirerek çevirdiğimde sınıftakilerin sessizleşerek kapıdan giren edebiyat öğretmenine kulak kabarttı.
Ders boyunca dışarıdan çiçekleri izledim. Okulun kocaman bir bahçesi vardı ve bir kısmında çeşitli çiçekler vardı. Benim en sevdiğim çiçek beyaz lale olduğu için bazen kimse fark etmeden koparır eve götürürdüm. Bir zaman sonra unutur, kuruyup dökülmeye başlayınca da çöpe atardım. Ama varlığı çok hoştu ve sanki bana huzur veriyordu.
Sarı tutumlarımdan geçirdim ince parmaklarımı. Omuzlarımdan birkaç parmak daha uzundular. Telefonumdan saate baktığımda teneffüs zilinin bir dakika önce çoktan çaldığını fark ettiğimde çantamı elime alıp ayaklandığım sırada edebiyat öğretmenini, "Ziya hoca zil çaldı, duymadınız sanırım." Diyerek uyardım.
Adımlarımı sınıf kapısından tarafa doğru yönelttiğim esnada Ziya Bey farkındalık edip saatine bakarken kaşları çatıldı, fakat ben kapının kulpunu kendime doğru çektiğimde zil çalmıştı.
Siyah topuklularımın sesi koridoru inletirken karşımda kocaman harflerle ŞANCİ KOLEJİ yazıyordu. Ve evet, okulun sahibi sevgili babacığımdı.
"Baba," Levent Şanci koridorun ortasında yeni atanan öğretmenlerle derin bir konu konuşurken, "Senin ne işin var burada?" önemli bir şey olmadığı sürece odasından çıkmazdı.
Sesimi duyduğunda bana çevrilen yüzünden yorgunluk akıyordu. "Kızımı görmeye geldim, çok özlemişim." sahtekar bir yalancısın. Sağ kaşımı merakla kaldırdığımda kolunu omuzumu doğru uzatıp yarım bir sarılmayla karşıladı beni.
Dışarıya karşı mutlu aile tablosundaki rolünü oynamakla meşgul olduğu sırada omuzumdaki kolunu indirip göz devirerek koridorda ilerlemeye başladım. Babam arkamdan şaşkınlıkla yaptığım harekete odaklanırken ben çoktan onunla arama on beş metrelik bir mesafe aralamıştım.
Çok sıkıldım senin saçma sapan hareketlerinden baba, tozpembe maskelerini indirme vaktin geldi, hatta geçiyor. İnsan yıllarca maske taktığında, altındaki yüzü unutur. Bu düşünceler şimdilik bende kalacak. Her şeyin bir zamanı ve konumu vardır.
Karanlıkta herkes aynıdır, gerçek hayatta ise durumlar biraz karmaşıktır. Bazı insanlar sonsuza dek aydınlığa sırtlarını çevirmişlerdir. Yanılsamak, aydınlık hiçbir zaman benim kurtarıcım olmamıştır, zaten bende beyaz sayfalardaki siyah yalanlara inanacak biri olmadım ömrümde.
Yalan, koridorun ortasında bir anda duraksadım. Karşımda küçük bir kız çocuğu vardı, altı veya yedi yaşlarındaydı, sapsarı saçlarının altındaki okyanus mavisi gözleri benimkilerle karşılaştı. Üzerinde annesinin bayram ziyaretinde zorla giydirdiği pembe işlemeleri olan kırık beyaz bir elbise vardı. Gülümsüyordu bana, bakışlarını benden ayırmıyordu.
Gözlerimin dolduğunu, çeneme doğru akan yaşlar sayesinde fark ettim. Küçüklüğüm karşımda dikiliyordu ve o kadar güzel gülümsüyordu ki, sanki hiçbir şey olmamış, hayatında olaylar ona mutlu anılar bırakmış gibi saf, umut dolu bakıyordu bana.
Sanki hiç bir şey olmamış gibi, bu his çok tanıdık geliyordu.
Gözlerimi açmaya çalıştığımda kızlar tuvaletindeydim. Hıçkırıklarımın sesi kulaklarıma geldikçe daha çok ağlıyordum ve ağladıkça gözlerimi açamaz hale geliyordum. Kimse sesimi duymuyordu, çünkü ben yedi yaşımdan beri sessizce ağlardım. Kimseye ihtiyacım yoktu, çünkü ben kendi yaşımı kendim silmeyi çocukluğumda öğrenmiştim.
Yaşamım, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçmişti adeta, iyi zamanlarım azdı ama onlar bile ellerimden kayıp gitmişti. Annemin ne kadar acınası bir insan olduğumu yüzüme haykırışları aklıma geldikçe tırnaklarımı avuç içlerime sertçe batırmaya başladım. Sızlıyordu, babamın yalnızken beni görmezden geldiği ve sanki yokmuşum, hiç var olmamışım gibi fark etmediği her an o kadar sert batıyordu ki içime.
Derinlerim kanıyordu, yalancıların olduğu masalardaki yakın arkadaşlarımın hiçbiri gerçek değildi, herkesin bir çıkarı vardı. Masadaki kimse masum değildi, hepsi sakladıkları kadardı.
Ağladım. Sadece ağladım çünkü elimden başka bir şey gelmiyordu. Uyuyamıyordum, lanet olsun ki geceleri uyuyamıyordum çünkü huzursuzlandığım gecelerde bana masal okuyacak bir annem yoktu benim, dolabın içindeki canavar her hava karardığında beni izliyordu; en zayıf anımda ensemde olacaktı. Ondan korkuyordum çünkü yanıma gelip beni sakinleştirecek, korkmam gerektiğini ve yanımda olduğunu söyleyen beni sarıp sarmalayan bir baba figürü yoktu benim hayatımda. Bu benim hayatım bile değildi, çünkü ben kendi hikâyemde bile figürandım, nefret edilen eski sevgili, kurgudan atılmak istenen o sarışındım. Benim yaşadıklarım kimin umurunda?
Güçsüzdüm. Kabul ediyorum ki çok güçsüzdüm. Üzgündüm aynı zamanda, çok ağlıyordum. Kimsen yok Melis Şanci, hiç kimsen yok senin.
İnternette gördüğüm sakinleşme hareketlerini denemeye çalıştım, çünkü başka bir çarem yoktu. O kadar hızlı nefes alıyordum ki, sanki başım dönmeye başlamıştı.
Nefes al. Bir, iki, üç.
Nefes ver.
Birkaç kere daha tekrarladım ve nefesim yavaş yavaş rayına oturmaya başladı. Bu nefes egzersizini denemeye başlamıştım ve gerçekten olumlu anlamda ilerliyordu bende. Geniş soluklar almaya başladım ve ellerimi açtığımda aynı görüntüye şahit oldum, tırnaklarımı ne kadar derine batırdığımı hesaba katmamıştım, kanlar bir süre sonra kendiliğinden donduğu için çeşitli lekeler vardı.
Kabinden çıkıp aynada kendimle yüzleştim. Mahvolmuş gibiydim, gerçek anlamda yok olmuş. Göz altlarım şişmiş, burnum ise kızarmıştı. Toparlayacağız Melis, toparlamak zorundayız.
Kopardığım peçeteyle kuruyan göz yaşlarımı sildim öncelikle, ardından kuruyan kan lekelerini musluğu açıp ılık suyla yıkadım. Yaralar kabuk bağlamaya başlamıştı, kabuk bağlayan yaranın izi geçmiyordu.
Ellerimi yıkadıktan sonra yüzümü de duruladım, ağladığım için akmıştı makyajım zaten. Yüzümü ve ellerimi havluyla kuruladıktan sonra çantamdan siyah bir lastik toka çıkararak sert bir at kuyruğu yaptım.
Yüzümdeki kusurları makyajla kapattım, sonrasında eşyalarımı çantama atarak toplandım ve telefonumdan saate bakmak için ekranı açtım. Telefonun ekranı aydınlandığında Ela on iki kere aramış ve defalarca kez mesaj atmıştı, telefonum sessizde olduğu için duymamıştım.
Kendimi dışarı atar atmaz Ela'nın aramasına dönüş yaptım, bu sırada çoktan okulun kapısından çıkmış bahçede ilerliyordum. İkinci çalışta açtı, "Melis?" sesi tiz çıkıyordu ve endişelendiği her halinden belliydi. "Seni çok merak ettim, neredesin?" Ela aramızdaki en masum olanımızdı. Zenginliğe ve tozpembe hayata çoktan ayak uydurmuş, şımarık ama aslında hiçbir zaman maske takmamış biriydi.
"Telefonum sessizde kalmış, dersten sıkılmıştım girmek istemedim. Sen?" beyaz yalanlar.
Ela, "Nehirle kantindeyiz, gelsene?" dediğinde çoktan yönümü değiştirmiştim. Adımlarımı okulun biraz ilerisindeki kantine doğru yönelttim. "On dakikaya oradayım."
Birkaç dakika sonra kızların yanına gitmiş ve zift gibi bir kahve eşliğinde yeni gelen birkaç kız hakkında dedikodu yapmıştık. Doğrusunu söylemek gerekirse birazda olsun kafamı dağıtabilmişlerdi.
Masadan kalktığımda hava kararmak üzereydi ve benim akşam 6'da evde, yemek masasında olmam gerekiyordu.
Eve girdiğimde çoktan üzerimdekileri çıkartmış soğuk suyun altındaydım. Birkaç dakika içinde duştan çıkabildiğimde üzerimi giyinmiş, saçlarımı kurutmuştum.
Yemek masasındaydım.
Birkaç dakika erken geldiğim için ortalıkta yemek saatine yetişmeye çalışan hizmetlilerin koşuşturmaları vardı. Gözlerim masanın inci detaylı örtüsünde takılıydı.
Aklım bugün gördüğüm çocuktaydı, gözlerimi her kapattığımda onun yüzü geliyordu önüme.
Okuduğum aşk romanlarında, izlediğim romantik filmlerde başrol kız ve asıl oğlan ilk bakışta aşık oluverirlerdi. Çünkü gözlerinin içindeki kendileri, sanki birbirleri için yaratılmışlar gibilerdi. Zaten yazar da bu yüzden onları kurguda başrol yapmıştı.
Ben hiç inanmıyordum ilk görüşte aşka, çünkü nasıl olurda iki insan birbirlerini gördüklerinde hemencecik aşk nehirlerinde yüzebiliyorlardı.
Belki de bu duyguyla tanışmadığım için böyle hissediyordum, belki daha kendimle tanışmadığım için.
Etraf ince topukluların çıkardığı tok sesli adımlarla inlediği esnada gözlerimi ayırmaya çalıştım masa örtüsünden.
Simsiyah, diz altı elbisesini içine tam oturmuş bedeni, gümüş rengindeki sivri topuklu ayakkabıları ve saf inciden kolyesinin üstündeki saçlarının sarı bukleleriyle karşımdaydı Nihal Şanci, mükemmelliğin vücut bulmuş hali gibiydi adeta.
"Aferin," demeden önce boğazını temizlemişti. "Bir kere olsun çağırılmadan gelebiliyormuşsun zamanında."
Anne, ben hep buradayım. Hep buradaydım sadece sen görmedin beni. Geçi senin beni gerçekten gördüğün anlar bir elin parmağını geçmezdi ki.
Yalancı bir tebessüm dudaklarımın üzerine ilerlediğinde, annem masadaki yerini almıştı. Acınası, tek kelimeyle acınası bir kadındın anne. Çünkü seni aslında hiç sevmeyen ama erken hamile kaldığın için seninle evlenmek zorunda kalan bir adamla aynı yatağa giriyordun. Seni önemsemeyen, hatta görmezden gelen bir adam için yıllarını vermişsin. Mavi gözlerimi annemden almıştım, onunkiler benimkinden daha koyuydu. Sanki yılların yorgunluğu vardı. Gözlerimiz birbirleriyle kesiştiğinde babam görüş hizama girmiştim. Üzerinde annemle uyumlu siyah bir takım elbise giymiş ve gümüş renklerindeki kravatını özenle başlamıştı. Her zamanki gibi.
Akşam yemeği boyunca sorulan klasik sorularla doyduğumda çoktan kalkmış, üst kata çıkıyordum. Odamın kapısının pervazına vardığımda telefonum titremişti. Kızlar gruptan yazıyorlardı.
Ela: Kızım siyah bikinin üzerindeki taşlar dökülebilir her an .
Ela, Nehir'in fotoğrafını attığı bikini hakkında yorum yapıyordu.
Nehir: O zaman griyi alayım, yanına da yedek olarak siyahı alayım.
Ben: Saat kaçta başlayacakmış?
Ela:25 dakika sonra, ama muhtemelen şimdiden gelmeye başlamışlardır.
Nehir: NE? DAHA MAKYAJIMI YAPMADIM.
Ela: 15 dakikaya hazır ol, daha Melis'i alacağız.
Nehir sinir atakları geçirdiği sırada, ben çoktan üzerimi değiştirmiş makyajımı da halletmiştim. Beyaz, inci işlemeli bir bikininin üzerine, siyah hırkamı geçirdim. Ayaklarıma da krem rengi sandaletlerimi de giydiğimde hazırdım.
Ela sözünü tutmuş, tam dediği saatte gelmişti kapının önüne. Saat gece yarısına gelmek üzere olduğundan evdekiler uyuyor olmalılardı.
Kapımı açtım. Ardından derin bir nefes alarak ayaklarımı merdivenlerden aşağı inerken gözlerim karşıdaki aynaya çarptı.
Mükemmel görünüyordum. Belimin inceliği dikkatimi çektiği esnada kollarımla kendimi sardım. Muhtemelen birkaç kalori almıştım dün geceki partide. Alkol tükettiğim günlerde aldığım kalori açığı epey fazla olduğundan ertesi gün koşuya çıkardım. Dün sadece birkaç bardak votka içmiştim.
Sonrasını hatırlamıyordum. Çakır keyif olduktan sonra yaşanan olaylar beynimin hiçbir bölmesinde kaydedilmiyordu. Zihnimi zorladığımda birkaç tanıdık yüz geliyordu gözümün önüne.
Ağacın kurdu içindedir.
Bazen bizi yaralayan en yakınlarımızdır. Fakat hikayedeki tek suçlu, suçu işleyen değildir. Asıl hak eden bizlerizdir, keza onların bize zarar vermesine biz izin vermişizdir. Elinde kazma kürekle mezar açmaya gelmemiştir, düşman en yakınımızdadır.
Kulaklarıma telefonumun arama müziği ulaştığında çoktan kapıyı açmış ayaklarımı bahçedeki çimlerden ilerletiyordum. Görüş açıma pembe bir Audi girdiğinde arka koltuktan bir el bana doğru gel işareti yapıyordu. Nehir.
Adımlarımı hızlandırdım ve arabaya vardığımda ön koltuğun kapısını açarak atladım. "Selam kızlar," diye selam verdiğim esnada Ela arabayı çalıştırdı. "Selamlar" diye karşıladı beni Ela. Ne zaman araba sürse yola odaklanır ve kimseyle konuşmazdı. Bu sayede hayatımda tanıdığım en iyi araba kullanıcısıydı.
"Melis," dedi Nehir arka koltukta hareketlenerek öne doğru eğildi. "Milan yeni gelen öğrencileri de partiye davet etmiş geri zekalı. Neymiş kaynaşırmışız. Sinir geliyor bana." diye burnundan soludu.
Gözlerimi sinirle arka tarafıma çevirdim, "Ne alaka?" şaşkınlıkla gözlerim büyürken Nehir de benimde aynı tepkiyi veriyordu.
"Gerçi şaşmamak gerek," tekrardan önüme döndüğüm esnada gözlerimi sağ koluma çevirdim ve saatin kaç olduğuna baktım. "Ne de olsa Milan için ne kadar çok kız, o kadar çok yatağa atabilecek beden."
Ağzını açamazdı, çünkü o da doğru söylediğimin farkındaydı. Bir şey söyleyemezdi, çünkü nasıl biri olduğunu bildiği halde onunla birlikte olmuştu. Milan yavşak biri olabilirdi ama Nehir aptal değildi.
Gözlerine uzun uzun baktım, fakat o çoktan gözlerini çekmişti benden. Ürkek bir nefes verdi ciğerlerinden, sanki pişman gibiydi ama çoktan köprünün sonuna ulaşmak üzereydi, arkasından yıkılırken.
Bir zamanlar çok yakındık, şimdi ise bir yabancı. Nehir, bugün Milanların yanındaki sarışın çocuktan tek farkın, sadece senin adını bilmemiz.
Yabancı. Sahi biz ne zaman bu kadar yabancılaştık birbirimize?
Yalan. Aramızdaki sorunları birbirimize anlatmayıp, halının altına süpürdüğümüzde çok ağlamıştım. Bir zamanlar çok severdin beni? Belki de beyaz yalanların arkasındaydı sevginde.
Arkadaş? Dosttuk biz seninle. Sırlarımızı anlatırdık birbirimize, sorunlarımıza çözüm yolları arardık. Beraber güler, beraber ağlardır.
Dosttuk biz Nehir, neden şimdi bu kadar boş bakıyorsun gözlerimin içine.
Çünkü sende benden nefret ediyorsun ve ben sebebini bilmek istemiyorum.
Yalancı. Hikayenin başından beri yalancı soytarı bendim.
Çünkü biliyordum. Onun ne kadar kötü bir insan olduğunu biliyordun. Bana ne kadar zarar verebileceğini kestiremiyordum her seferinde. Sırtımdaki bıçaklar bir süre sonra düşüyor, yaralar kabuk bağlıyor ve o izler hiç geçmiyordu.
Nehir hayatımda olduğu sürece bıçakların farklı modelleri yenileniyordu, ama zarar verdiği yerler aynıydı.
Çünkü Nehir, acıyan yaranın üzerine tuz basmayı seviyordu. Nehir beni her seferinde kabuk bağlayan yaralarımı tırnaklarıyla kazıyarak canımı yakıyordu.
Benden nefret ediyordu, ama ben onu sevdiğim için kendimden daha çok nefret ediyordum.
Dostlar sevgililerini çalmazlar Nehir.
Hırsız.
"Kızlar hazırlanın varmak üzereyiz." Ela'nın sesi arabanın içinde çalkanırken zihnimin duvarlarından kazıyarak çıkarttım kendimi.
Derin bir nefesi doldurdum ciğerlerime. Zehir. Gözlerim tekrardan yola çevrildiğinde Milan'ın evinin olduğu caddenin başında olduğunu fark ettim. Aynadan göz göze geldiğimizden beri benimle konuşmayan Nehir arka tarafta bir hareketlilik olduğunu fark ettiğimde aynadan ona çevirdim gözlerimi.
Rujunu tazeliyordu. Beni fark etmeden bakışlarımı tekrardan yola çevirdim. Camlar açık olduğundan ev yaklaştıkça ses de artıyordu.
Milan'ın evine vardığımızda gözlerim neon rengindeki ışık fonlarından dolayı kamaşmıştı. Ela arabayı park ettiği esnada bir yandan da camları kaldırıyordu. Araba durduğunda kapımı açtım ve ardından parti mekanına giriş yaptım.
Melis, bu seferde hiç tanımadığın bir adamın yatağında kendini bulma evresine gelecek kadar içme.
"Melis," çok ileri gitmemiştim, Ela'nın sesini duyduğumda vücudumu ona doğru çevirdiğimde Nehirle göz göze geldim. Sürtük kıskançlıkla bakıyordu.
Bakışlarımı saniyesinde Ela'ya çevirdiğimde ağzını açan Nehir olmuştu, "Gören bakanda erkek meraklısı zanneder seni."
İşte, tam mutlu olmadan hemen önceki anda tadımı kaçırmak için orada olan -sözde- en yakın arkadaşım, Nehir.
Tek kaşımı havaya kaldırdım ve bir gülüş dudaklarımda yerimi aldı, "Hayatım o rolü başkaları almıştır." Göz kırptım. Ela aramızdaki gerginliği fark etmiş olacak ki, boğazını temizleyerek adımlarını yanıma çevirdi . Dibime geldiğinde gözlerimiz birleşerek elimi açtı, ardından içine benim kolyemi bıraktı. "Arabada düşürmüşsün, yetişemedim ki sana." Dediğinde çoktan kolyeyi cebime atmıştım. Teşekkür edercesine başımı olumlu anlamda sallayarak, ben önden Ela solumda Nehir de sağ arka tarafımda olacak şekilde parti mekanına giriş yapıyorduk.
Ela, gözlerini ortaya çıkarak bir renk olan simsiyah pullu mini bir elbise altına ise elbisesiyle uyumlu gümüş tonlarında topuklu ayakkabı tercih etmişti. Ela ne kadar sadeyse o, o kadar abartılıydı. Üzerinde kırmızı simli bir uzun elbise vardı. Göğüs dekoltesi olduğundan içi epey görünüyordu. İnci kolyesi ve şarap topuk ayakkabılarıyla havuza girmeyecek gibiydi. Zira Elanın elbisesi sırt dekolteli olduğundan içindeki mayonun kopçakları belliydi. Yüzmeyi severdi, suyun altında tüm sesler sustuğunda kendiyle dertleşirdi.
Adımlarımız parti alanına doğru ilerledi. Milan'ın evinin girişindeki siyah demir kapıya ilişti gözlerim. Kocaman olmasının yanı sıra gösterişli bir mimarideydi.
Dejavu. Çok uzak bir zaman değil, birkaç ay önce beni öperek yolcu ettiği kapıyı izliyordum.
O anlar yaşandı.
Sende oradaydın.
İnkar edemezsin.
Kapıyı hiç tanışmadığım, ama okulda birkaç kez göz göze geldiğimiz bir çocuk açtığında geri çekilerek gözden kayboldu. Görüş açıma neon ışıklar girdikçe daha da kör oluyordum, ama hoşuma gidiyordu. Disko topları kırıldıkça daha çok ışık saçarlar, sözü kulaklarıma dolan tek şey değildi, çünkü son ses müzik çalıyordu.
Ela arkadaşlarından biriyle selamlaşıp yanımızdan ayrıldığında baş başa kalmıştık Nehirle. Geniş bir alan olduğundan, çok kalabalıktı içerisi ve göz gözü görmüyordu bazen. Nehir'in yanımdan ayrılmadığını hissediyordum ve sanki tüm gözlerin onun üzerindeymiş gibi sanki modadan fırlamış bakışlarıyla yanımdaydı. Bebeğim ben herkesin hikayesindeki o başrolüm, sen ise benim figüranımsın.
Çiğ bir sırıtış dudaklarıma yerleştirdiğimde asıl parti alanına, havuz başına doğru ilerliyorduk, ta ki tanıdık yüzleri havuz başında görene kadar.
Yalancılar.
"Doğum günü çocuğu da buradaymış!" diyerek kollarımı Milan'ın vücuduna sarmıştım. Parfümü hala aynıydı, değiştirmemişti. Belki de kendi kokusuydu, ama bir insan nasıl nane ve limon aroması kokabilirdi?
"Nice mutlu yaşların olsun ."
Bazı nane limon kokuları zehirlidir, hele ki Milan...
Saf umut gibiydin sevgilim.
"Teşekkür ederim, kızım gene geç kaldın ama." Şakayla karışık bir şeyler mırıldandığında geriye çekilmiştim. Ben aradan uzaklaşır uzaklaşmaz Milan'ın kollarında sevgilisi vardı. Nehir Dağdelen.
Yalandandın sen Nehir, gerçek aşk bu değildir. Gerçek aşk demek, sanki bir mecburiyetmiş gibi onun dudaklarına yapışmak değildir. Gerçek değildi hislerin, davranışların, yalandandın sen.
Karşımda Milan, üzerindeki beyaz gömleğinin kollarını kıvırıyordu Nehirle sarıldıktan sonra. Altında deniz mayosu vardı. Reha, Milan'ın yanındaydı ve gözleri Nehir'i süzüyordu, herkes biliyor seni arkadaşım, sahtekar arkadaşım. Üzerinde gözleriyle uyumlu sarımtırak bir kısa kollu ve altındaysa krem renginde bir deniz mayosu vardı.
"Kızlar, Ela gelmedi mi?" Milan sorusuyla dumura uğramış gibi gözlerini benimkilerle kesiştirdi. "Geldi de bir arkadaşına selam veriyordu," dediğim esnada Ela ortama elinde uzun bir şişe votka ve vişne suyuna benzer bir şeyle belirdiğinde elindekileri oval masaya bıraktı ve o da Milan'a kocaman sarıldı.
Ben masaya doğru geçmiş ve herkesten önce masaya oturmuştum. Ela, Milan'dan ayrılmadan önceki sözleri, Nehir'in kaşlarını çatarak Ela'ya bakmasını sağlamıştı, "Yeni yaşında umarım ki sadece mutluluktan ağlarsın. Nice mutlu doğru insanlarla yani benli yaşlara!" aslında söylediği kötü bir şey değildi, yarası olan gocunur. Öyle değil mi Nehir?
Ela da masaya doğru ilerlediğinde sadece onları izliyordum. Nehir gözlerini Ela'dan bana çevirdiğinde muzip bir şekilde gülümseyerek öpücük attım ona.
Öpücük.
"Ee hadi ama doğum günü kutlamalarınız bittiyse eğlenceli bir şeyler yapalım artık." Sıkılmış bir nida eşliğinde seslendim onlara.
Sağ yanımda Ela, sol tarafımda ise Reha vardı. Reha'nın yanındaysa sırayla Milan ve Nehir vardı.
Sağ tarafımda bir hareketlilik hissettiğimde vücuduma o tarafa doğru çevirdim ve Ela'nın getirdiği fondip bardaklarına biraz votka birazda vişne suyu olduğunu düşündüğüm şeyi karıştırarak koymasını izledim. Ela toplamda 12 bardağa vişneli votka koymuştu. Votka şişesi bittiğinde ise ne oynayacağımızı o an anladım.
Cesaret yoksa Fondip.
"Gerçekten bu saçma çocuk oyununu mu oynayacağız?" Reha durumdan sıkılmış gibi mızmızlanmaya başladığında bu sefer diğer bir mızmızlanış Milan'dan geldi, "Lütfen saçma şeyler olmasın." Diye uyardığında, ikazını üstüne alması gereken ben olmalıydım.
"Söz veriyorum Milancığım," diyerek doğum günü çocuğuna yanıt verdim. "Bugün uslu bir küçük kız olacağım."
"Sen ve usluluk" Nehir'in saçma sapan sesi kulaklarıma dolduğunda sinirle gözlerimi kapattım. Neden olduğunu tam olarak bilmesem de, canı bir şeye epey sıkkındı.
Sakin ol Melis, bu partiyi o orospunun başına yıkıp, bir zamanlar sevgilin olan çocuğun en mutlu gününü mahvetme.
Gözlerimi tekrar açtığımda Milan gözlerimin içine bakıyordu, sanki duygu değişimlerimi okuyormuş gibi. Biliyordu, neye nasıl tepki vereceğimi çok iyi biliyordu ve gözleri de sinirli olduğumu bildiğini gösteriyor olmalıydı, sakinleş der gibi süzüyordu beni.
Ortam sessizleşti. Muhtemelen Nehir'in sözlerinden dolayı herkes benim bir şeyler yapmamı, harekete geçmemi bekliyor ve nasıl tepki vereceğimi izliyor gibilerdi.
Tabii ki de tepki verecektim, susmak aptalların işi.
"İlk kim başlamak ister?"
Görmezden gelinmek. Bu hissi biliyordum, Nehir ise şuan yaşamıştı. Birkaç dakika önce söylediklerini sanki hiç söylememiş gibi duymazlıktan geldiğimden, iyice sinirlendirmiştim onu.
Evet Melis, başarılı.
"Hmm bence ben başl-" sözümü kesen şey, görüş açıma giren sarışındı.
"Selam dostum, doğum günün kutlu olsun." Herkesin gözü bir anda masanın yanında beliren, bugün okulda Milan'ın yanındaki çocuktu. Sen de kimsin?
"Sağol kardeşim." Diyerek tokalaştıklarında gözleri ilk bana döndü Milan'dan. Ben şaşkınlıkla gözlerimi dikmiş onu izliyordum. Hızlıca kaçırdı gözlerini ve Nehir'e , ardından Reha'ya çevirdi. "Umarım bir şeyi tam ortasında bölmemişimdir." Numara.
Tabii ki de böldüğünün gayet farkındasın, sadece salağa yatmak daha cazip. Bu sayede herkesin seninle ilgilenmesini sağlayacaksın.
"Bizde tam oyuna başlamıştık Eser, sende katılsana."
Eser. Evet ismini sonunda birinin biliyor olması onu bir adım tanımamı sağladı. Yabancı. Ama o hala bir yabancıydı benim için.
Eser başıyla Ela'yı onayladığında arka taraftan bir sandalye çekti ve bizim masamıza yaklaştırdı.
"O halde ben başlıyorum." diyerek votka şişesinin ortasından çevirdim. Şişe birkaç saniye döndü. Ardından yavaşladı. Umarım Eser gelmez, onu tanımıyorum ve ne soracağımı bilmiyorum. Ve benim öyle bir şansım vardır ki, diriyi öldürür.
Ardından o şanslı kişi gelir. Milan Arslan. Şişenin uç kısmı Milan'a arka kısmı da bana geldiğinde gözlerimi şişeden Milan'a çevirdim. Sor hadi der gibi bakıyordu. Kendinden emin olmalıydı, o hep öyleydi.
Cevabını bildiğim bir soruyu soracaktım, " Doğum gününü ilk kutlayan kişiyi öper misin?" dedim.
Milan'ın gözleri kocaman açıldığında Nehir'in bakışlarının üzerimde olduğunu biliyordum.
Bendim. Doğum gününü kutlayan ilk kişi bendim.
Nehir oturduğu sandalyede hareketlenmeye çalıştığında sinirlerinin gerildiğini biliyordum.
Reha, "Kim?" diye sorduğu esnada Milan sandalyesinden kalktı ve ardından bana doğru yaklaştı. Bende onunla aynı anda sandalyemden kalktım ve yüzlerimizi aynı hizaya getirdim. Nefeslerimiz birbirine çarparken bana daha da yaklaştı. Gözlerinin içine odaklanmıştım. Yeşilin tonlarındaydı, bugün sakindi.
İşte o an. Dudakları benimkilerle buluştuğunda ona karşılık verdim.
Ben buydum işte, canımı yakanın canını alırdım. Dudaklarını çekmeye çalıştığında ona izin verdim ve tam sandalyeme geri oturacağım esnada Nehir'in, bir hışımla masadan kalktığını fark ettim.
"Oğlum bu müthişti, yalnız Nehir'e yazık oldu." Reha ortamdaki gerginliği azaltmak niyetiyle yorum yaptığında ben çoktan sandalyemden kalkmıştım.
"Ben Nehir'e bakayım." Yalan. Sadece üzerime etiket yapışmasını istemiyordum.
Masadan uzaklaşmaya başladığım esnada arkamdan birinin bana doğru yaklaşmaya başladığını hissettim. Bir siluet vardı ama etraf loş olduğundan seçemiyordum yüzünü.
"Pardon," bir el arka tarafımdan sol bileğimi yakaladığında yönümü durdurdum ve siyah siluete doğru çevrildim. "Korkuttuysam özür dilerim, ben Eser."
Yabancı. Eser. "Buyur?" samimi davranmak istemiyordum. Annem tanımadığım insanlarla irtibat kurmamam gerektiğini söylüyordu. Ama Eser yabancı değildi ki, Milan'ın arkadaşlarındandı.
"Telefonunu masada unutmuşsun." Ceplerimi kontrol etmeye çalıştığımda telefonumun olmadığını fark etmiştim.
Gözlerinin içine baktığımda bomboş baktığını fark ettim, sanki gecenin bir vakti ormanda yürüyüş yapıyor gibiydim.
"Teşekkür ederim." Samimiyetsiz bir şekilde elinden kaparcasına çektiğimde tırnaklarımın tenine battığından bihaberdim.
Arkamı dönüp gideceğim esnada her şey bir anlık gelişti. Tam karşımdan gelen, bu sabah yeni gelen öğrencilerden biri, hatta bizim kızlarla kilosuyla dalga geçtiğimiz simsiyah saçlı kız elindeki vişne suyu bardağını üstümden aşağı bocalarcasına döktü.
Karma böyle işler, sen birinin canını yakarsın, karma da senin canını yakar.
Hikayede canı yanan hep ben oluyordum.
Yine mi?
...
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları