Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
KONUM: SURİYE - TÜRKİYE SINIRI, ESKİ MÜLTECİ KAMPI YAKINI
ZAMAN: 23 AĞUSTOS 2016, SAAT 17:45
Birkaç dakika öncesine kadar içimde uyanan bütün o güzel, naif hayallerim, şu an genzimi yakan bir toz bulutu ve ellerime bulaşan sıcak kanla beraber uçup gitmişti.
Ne olduğunu bile anlamadığım bir cehennemin ortasında, demir bir kafese sıkışıp kalmış gibiydim. Midemin bulantısı boğazıma kadar yükseliyor, hıçkıra hıçkıra ağlamakla kusmak arasındaki o berbat çizgide gidip geliyordum. Başıma tam olarak ne geldiğini, bu kurşunların nereden yağdığını algılamam ise bir türlü mümkün olmuyordu.
Birden birinin beni bacağımdan tutup aşağıya, o karanlık boşluğa doğru sertçe çektiğini fark ettim. Acıyla irkildim. Üniversiteden beri her anımı paylaştığım dostum Melis, jeepin koltuğunun altından bacağımı kavramış, patlayan silah seslerinin arasında bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kulaklarım öyle bir uğulduyordu ki, ne dediğini anlamak için başımı ona doğru eğdiğim an, hiç beklemediğim sert bir tokat yüzümde patladı.
Melis’in bu tokadı, beni o ölümcül şok uykusundan acı ama gerçek bir sarsıntıyla uyandırmıştı.
"Alya kendine gel! Çabuk yere yat!"
Yüzümdeki sızıyla birlikte kendimi jeepin arka koltuğundaki tozlu, çakıl taşlarıyla dolu paspasların üzerine fırlattım. Ellerimi başımı korumak için ensemde birleştirip ne olduğunu kavramak adına kesik bir nefes aldım. Aldığım nefes bile barut kokuyordu. Ön tarafa baktığımda kalbim duracak gibi oldu. Şoförümüz ve sınır hattında bize rehberlik eden adam, ön cama dağılan kanlarıyla birlikte hareketsizce yığılmışlardı.
"Melis..." diye fısıldadım korkuyla. Dostumun kolundan vurulmuş olduğunu ancak o an fark edebilmiştim. Küçük bir sıyrık gibi duruyordu ama krem rengi şortu ile beyaz tişörtünün büyük çoğunluğu kırmızıya boyanmıştı. Kendi gövdemi, bacaklarımı hızlıca kontrol ettim; bende herhangi bir fiziki hasar yoktu. Ama ruhum çoktan paramparça olmuştu.
Melis korkuyla karışık hüngür hüngür ağlarken, ben zihnimin içinde delirmek üzereydim. O ilk şokun etkisi geçtikçe kafamın içindeki o amansız hesaplaşma başladı. Sırasıyla neler yaptığımızı, buraya nasıl geldiğimizi en baştan kendime sakin sakin ve sırayla anlatmaya zorladım zihnimi.
Suriye’nin Türkiye sınırına yakın, güya güvenli ilan edilen o mülteci kampına yardım için gelmiştik. Ben bir pedagogdum, Melis ise çocuk doktoru. Savaş mağduru o masum çocuklara psikolojik destek sağlamak, onların travmalarını iyileştirmek için gönüllü olmuştuk. Tam o an, babamın İstanbul’da şirket binasındaki çalışma odasında bana yalvardığı an zihnime bir ok gibi saplandı. Kendimi bu durumun tek suçlusu ilan etmem saniyelerimi bile almadı.
"Ne işin var kızım orada? Ne yapmak istiyorsan sana bütün imkanları sağlıyorum zaten ama oraya gitme!" diye gürlemişti babam. "Sen yurt dışında en prestijli okullarda okudun Alya. Bir savaş bölgesinde harcan git diye mi yaptık biz bu kadar şeyi? Bak, psikologluğu falan da boş ver. Gel şirketin başında dur. İşi öğren. Ben öldükten sonra kim yürütecek bunca işi, bu holdingi?"
Ben ise onun boynuna sarılmış, o zenginlik konforunun verdiği kibirli bir güvenle konuşmuştum: "Baba ama lütfen ya, ne ölmesi Allah aşkına? Hem merak etme, bana hiçbir şey olmayacak. Tamamen güvenli bir bölgeye gideceğiz. Orada küçük, güzel çocuklar var ve ben onlara destek olacağım. Bunu kimse yapmak istemiyor ama ben koskoca Haldun Karamanoğlu’nun kızı Alya Karamanoğlu’yum. Güven şu kızına."
Yüzümdeki bütün o masumiyet maskesiyle babamın yanağından öpmüştüm, o da çaresizce boyun eğmişti bana engel olamayacağını anlayınca. Keşke engel olsaydı... Keşke beni o odaya kilitleseydi dediğim o lanet anın tam içindeydim şimdi.
Şimdiyse dışarıda yoğun mermi sesleri, kafamın içinde ise cevapsız binlerce soru vardı. Korku tüm bedenimi ele geçirdiğinde ben de Melis’e sarılıp ağlamaya, bildiğim tüm duaları ardı ardına sıralamaya başladım.
Dışarıdaki o yoğun çatışma sesleri bir anda bıçak gibi kesildiğinde, içimdeki panik dalgası hafiflemek yerine daha da büyüdü. Başta bizim askerimizin gelip o teröristleri indirdiğini düşünerek başımı kaldırmak istedim ama jeepin etrafına yaklaşan ağır postal sesleri ve erkek mırıltıları nefesimi kesti. Gözlerimi sıkıca kapatıp gelenlerin Türk askeri olması için Tanrı'ya yalvardım.
Ancak duyduğum seslerin Türkçe olmadığını, o gırtlaktan çıkan tekinsiz yabancı kelimeleri fark ettiğim andaysa içimdeki korku arşa ulaştı.
Jeepin kapısı büyük bir gürültüyle, menteşelerinden sökülürcesine açıldı. Bir karış sakallı, üstü başı pislik ve leş gibi ter kokan iki adam belirdi kapıda. Aralarında vahşi bir dilde konuşuyorlardı. Melis’in bulunduğu taraftaki kapıyı açan adamlar, iğrenç bir kahkaha atarak Melis’i şortunun bel kısmından tuttukları gibi tek bir hamlede dışarı, o kızgın toprağın üzerine çektiler. Silahlarını dostuma doğrultup bağırarak bir şeyler söylüyorlardı. Yaşanacak o korkunç şeyleri görmemek için gözlerimi sıkıca kapattım, kulaklarımı tıkamak istedim.
Hemen ardından benim bulunduğum kapı da benzer bir vahşetle açıldı. Hayvan gibi bir adamın kirli elleri şortumun kemerini kavradı ve beni araçtan dışarı fırlattı. Sırtım o taşlı toprağa çarptığında acıyla nefesim kesildi. Çaresizce cenin pozisyonu aldım. Başıma gelecek o en kötü ihtimali, ölümü ya da daha beterini kabullendiğim esnada, tam tepemde üç el ağır ateş sesi patladı.
ÇAT! ÇAT! ÇAT!
Melis’e bir şey olduğunu düşünerek kalbime bir bıçak saplandı ama gözlerimi açmaya cesaretim yoktu.
Salı ve cuma günleri Wattpad ve Okubunu'da 19.00 da yayında. Bir sonraki bölümde Yaman Yüzbaşı'yla tanışacağız
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Çok iyi
Yorum
Yorum bulunamadı.