1)
Yaşamak, her insan için aynı anlamı taşımıyor; bunu çok erken öğrendim. Bir yazıda okumuştum: “Bir hiç uğruna, bir amacı olmadan insan nasıl yaşar?” diye soruyordu. Kendi kendime cevapladım: “Yaşıyor işte, öylesine.” Her insanın doğumdan ölüme kadar bir hikâyesi, bir başlangıcı ve bir sonu olduğuna inanılırdı; hoş, ben de aynı şeye katılıyordum ama biraz farklı olarak; başlangıcı ve gelişmesi olmadan direkt sona ulaşılabilir olduğuna inanıyordum ki benim de bir başlangıcım yok, sonum da elbet gelecek. Varmış işte, her insanın başlangıcı olmasına gerek yokmuş. Annem, ömrü boyunca en çok sonbaharı sevmiş; bana da bu yüzden ‘Hazan’ adını vermiş. Anlamı ‘sonbahar’ demekmiş... Kendi hikâyemin sonunu beklerken, yani tam bir hiçlik içinde kaybolmuşken onunla tanıştım. Karanlığımın içinde gördüğüm o ilk ve tek ışık, tutunacak tek dalım olan o kızla... O, ‘Eylül’dü.
“Sonbaharın başlangıcı...”
Benim koca bir boşluk olan, öylece sonumu beklediğim hayatımın başlangıcı: Eylül...
🍂 Bölüm 1
Annemi kaybedeli iki hafta olmuştu; bu sırada okulu biraz ekmek zorunda kaldım. Zaten bu büyük acının içinde bir de dersleri düşünecek hâlim de yoktu. Doğduğumdan beri etrafımda olan, benimle bir dakika bile olsa geçirmek için bütün planlarını değiştiren, sanki ben prensmişim o da benim prensesimmiş gibi olan biriydi. Onu bu kadar erken kaybetmenin acısı, zaten son zamanlarda iyi gitmeyen hayatımı daha da mahvetmişti. Küçükken anneme hep , “ Ben doktor olacağım, senin hastalığını tedavi edeceğim; sen sakın üzülme, tamam mı anne?” diye söylenir dururdum. Annemi kaybedince bu hayattaki tek amacımı da kaybettim. Hayat o kadar karanlığa sardı ki beni, bu karanlıktan nasıl çıkacağımı bilemediğim bir hâlde okula dönmek zorunda kaldım. Sınıfımız 20 kişilik bir sınıftı, yeni biri gelse kolayca anlaşılacak düzeydeydi. Sıramın ön sağ çaprazı hep boş olur, genelde çok konuşan kişiyi hocalar oraya geçirirdi ama bugün o sırada hiç tanımadığım bir sima vardı. Uzun belini geçmiş kumral dalgalı saçları, bembeyaz aynı bir kar tanesini andıran teni, yeşil gözleri ile tam orada oturuyordu. Ben iki haftadır yokken gelmiş olması lazımdı çünkü çoktan arkadaş edinmiş, üç yaşındaki bıcır bıcır konuşan bebekleri andıran bir tatlılıkla konuşuyordu. Ayağa kalktığında boyunun bir ellilerde olduğunu anlamak zor olmadı. Omzuma dokunan elle kendime geldim.
“Yeni geldi, 4 gün oluyor.”
Seslenen, bütün hayatımı bilen Doğukan’dı.
— Bayağı çabuk alışmış, 4 olduğuna emin misin? diye Doğukan’a döndüm.
— Dur, bir daha sayayım.
Doğukan kendi düşünceleri içinde adını bile bilmediğim kızın ne zaman geldiğini hesaplamaya çalışırken odağım tekrar o sıraya kaydı.
Sessiz, sakin, kendi hâlinde bilinen biri olmam dışında etrafımı çok iyi gözlediğimi de herkes bilirdi; bu yüzden kimse dik dik bakmama takılmamıştı. Derken bir anda bizim sıraya yaklaşmaya başlayan kızla göz göze geldim.
“Heh, hesapladım işte! Eylül geleli 4 gün olmuş.”
“Eylül...” dedim sessiz bir şekilde. Adı Eylül’müş.
Eylül bizim sıranın dibinde durup, “Ne bakıyorsun be, öküz gibi? Manyak mısın oğlum sen?” diye yanıma geldi. Sağ elinin işaret parmağı ile omzumu dürtüp bağırmaya devam etti: “Sapık da olabilirsin, bilmiyorum. Sınıfına dön!”
Doğukan bir anda öne atılıp benim şapşal hâlimi gizlemek istercesine, “Eylül bir dur! Hazan, o yoklamada adını hiç mi duymadın? Düzgün davran çocuğa, Allah rızası için arkadaşım,” diye öne atıldı.
Eylül hiçbir şey demeden dik dik bakıp bir anda yemyeşil gözlerini kocaman açtı, hafif bir gülümseyip sırasına döndü.
Tam o sırada kapı açıldı, Eda Hoca içeri girdi:
“Günaydın çocuklar, oturabilirsiniz. Aramıza yeniden hoş geldin Hazan, başın sağ olsun oğlum; ne zaman istersen benimle konuşabilirsin,” deyip kitaptan açılacak sayfayı söyledi.
Eylül’ün ağzından:
Başımı sağ olsun... Kimin? Hazan’ın mı? Bir de gidip çocuğa bağırdım, özür dilesem mi bilmiyorum. Ayyy,of!
“Eylülcüğüm, beşinci soruyu da sen yapar mısın tatlım?” diyen Eda Hoca’nın sesiyle kendime geldim.
“T-tabii ki hocam, yaparım.”
Ders bitmiş, teneffüse gireli beş dakika olmuştu. Gözüm ister istemez Hazan’a kayıyordu; çünkü deli gibi bağırdığım çocuk birini kaybetmişti ve bu belki ailesinden biriydi. Ben kendimi çok kötü hissediyordum ama sorup üzmek de istemedim. Bu kadar empati yapıyordum çünkü benim de babam yoktu; hayır, ölmemişti ama benim için yoktu. Annemin, “Artık bir baban yok, başın sağ olsun,” dediği günden beri bir tarafım hep eksik büyümüştüm. Zaten empati yapmak benim doğamken, beni yaralayan bir konuyu başkası da yaşarken belki de o yarayı derinleştirmiştim.
Düşüncelerim içinde boğulurken Arda yanıma geldi. “İyi misin Eylül? Bayılacak gibi duruyorsun kızım, otur şöyle,” derken hâlâ Hazan’a bakıyordum. Anlam veremediğim bakışlarla bana ve Arda’ya bakıyordu. Simsiyah saçları, kahve gözleri vardı ama böyle nasıl anlatılır, kahve tonunda bir kahverengiydi. Hafif buğdaya kaçık, beyazlıkta bir teni vardı. Sınıfa girerken gördüğümde “Hooy maşallah” diyebileceğim bir boyu vardı; 1.85’i kesin geçmişti yani. Saçları alnına değen uzunlukta, kıvır kıvırdı. Gülerken görmedim ama parmağımla onu dürterken bile lüle lüle saçları sallanıyordu. Niye bu kadar süzdüm bu çocuğu diye kendime kızarken, Arda yüzüme su attığında dikkatimi Hazan’dan çektim. Hiç göz göze gelmedik ama hâlâ bize bakıyordu. Arda; Hazan’a kıyasla esmer tenli, kumral saçlı, koyu kahve gözlere sahip bir çocuktu. Bir de Arda’nın arkadaşı Yağız vardı; o da tüm bu fenotiplere karşın sarışın, aynı Hazan gibi lüle lüle olan saçları, masmavi aynı bir okyanusu andıran gözleri, burnunun üstünden allık sürermişçesine şakaklarına uzanan çilleri vardı.
Arda suyun kalanını bana verip içmemi isterken ne olduğunu sorduğunda, “Hiçbir şey yok, başım döndü,” deyip olayı kapattım. Arda Yağız’ın yanına geçerken Eda Hoca da ikinci ders için gelmişti.
Hazan’ın ağzından:
Teneffüse çıkalı beş dakika falan olduğunu düşünüyorum. Şu gün ne zaman bitecek, duvarlar üstüme üstüme geliyor, diye düşünürken dikkatimi Arda’nın Eylül’ün yanına gitmesi çekti. Eylül pek iyi durmuyordu, Arda Eylül’le konuşmaya çalışıyor, cevap alamıyordu. En sonunda su şişesini açıp Eylül’ün yüzüne su attı. Açıkçası çok şaşırdım, hatta bayağı şaşırdım. Eylül donuk şekilde benden tarafa bakıyordu, hatta bana bakıyordu. Yemin ederim gözümü Eylül’ün gözüne değdirmemek için çabamı Doğukan görse döverdi beni. Hâlâ Eylül’e bakarken, Arda’nın şişeyi Eylül’e uzattığını gördüm. Eylül oturup suyu yudumlarken bir şeyler söyleyip Arda’yı Yağız’ın yanına şutlamış gibi duruyordu. Eda Hoca’nın gelmesi ile odağımı hocaya yönelttim ve dersin bitmesini bekledim.
Sonunda gün bitmişti. 7 saat, 48 saat gibi gelse de bitmişti. Eylül sırasında gün boyu, daha doğrusu ikinci dersten itibaren put gibi oturup arkasına bile dönmedi. Bir ara yanına gidip cidden Arda’nın yaptığını yapasım geldi. Bıcır bıcır kız nasıl olur da sönmüş bir mum gibi dururdu, anlayamıyordum.
18 yaşıma Ocak’ta girdiğimden dolayı ki şu anda Şubat’ın sonundayız, ehliyetim vardı. Bu yüzden arabayla okula gidip geliyordum. Anahtarımı sıranın üzerinde unuttuğumu fark edip sınıfa yönelirken, Eylül’ün yerde oturduğunu gördüm. Sırada mum gibi dikilen kız, şimdi merdivenin sonunda yerde iki büklüm oturuyordu; sanki ağlıyor gibiydi. Yanına gidip, “Sakın kalkma, geleceğim,” derken ağlayıp ağlamadığını da teyit ediyordum.
Evet, ağlıyordu. O yüzden adımlarımı hızlı tutup arabanın anahtarını aldım ve Eylül’ün yanına gittim. Sadece 7 saattir tanıdığım bu kıza niye böyle davranıyordum, hiç emin değilim ama sanki karanlığımı aydınlatan bir ışık bulmuştum. İçimde bir şeyler yeniden açığa çıkmak istercesine, yeşeren bir dal edasıyla ısınıyordu.
Eylül’ün ağzından:
Kafamdaki düşüncelere dalmışken ayağımı fazladan attığımı fark edince kendimi yerde bulmam çok vaktimi almadı. Gün boyu zaten sıradan kalkamamış olmam ve düşüncelerime bir de dönen bileğimin ağrısı eklenince ağlamaya başladım. İki dakika geçti geçmedi, bilmiyorum; hiç duymadığım bir ses konuşarak yanıma geldi. “Kalkma, geliyorum,” diyen sesin sahibine baktığımda sabah delicesine bağırdığım Hazan’ı gördüm. Ne işi vardı ki? Beni bu hâlde gördü, gelmese olmaz mıydı?
Hazan yanıma geri geldiğinde, ortamın havasını dağıtmak istercesine, “Ne oldu azarlama prensesi? Sesin çıkmıyor?” diye laf attı. Sadece Hazan’a bakıp daha yüksek sesle ağlamaya başlayınca, Hazan hiç beklemediğim şekilde bileğimi tuttuğumu fark etmiş olacak ki, “Yürüyemezsin böyle, bu boyu boşuna uzatmadık! 1.93 birinin kucağındasın, uçaktaymış gibi değerlendir,” deyip arabasının yanına kadar beni kucağında götürdü. Normalde ben vurup, yumruklayıp kendimi indirmesini bilirdim ama canım çok acıyordu ve Hazan’ın kolları arasında hiçbir şey diyemeden bekledim.
Hazan’ın ağzından...
Eylül’ün yanına gittiğimde bileğini tutup yerde durduğunu fark ettim. Biraz da olsa ortamı dağıtmak için, “Ne oldu azarlama prensesi? Sesin çıkmıyor,” dedim. Gülmesini falan beklemiyordum çünkü canı çok acıyor gibiydi ama daha çok ağlamaya başladı. Bana baktığı için o ormanı andıran yemyeşil gözlerine yağmur yağıyormuş gibi olan suratını da görünce dayanamadım. Bir espri daha patlatıp Eylül’ü kucakladım; küçük bir çocuk gibi kollarım arasında minnacık kaldı. Arabaya giderken Eylül’ün sessizliğinde, ona daha demin “prenses” dediğimi fark ettim. Hâlbuki bugüne kadar annem dışında kimseye böyle demezdim. Ağzımdan kaçan bu söz canımı yaksa da şu an Eylül’ün canı çok yanıyordu ve ilk onu düşünmem gerekir gibi hissettim. Kendi başımın çaresine evde bakardım ne de olsa...
Arabanın arka koltuğunda olan yastığı kapıya yasladım ve Eylül’ü uzanacak şekilde arkaya oturttum. Hâlâ sessiz bir şekilde duruyor, gözleri gerçekten bir orman gibi karmaşık ama derin bakıyordu ya da ben kafada kuruyordum, bilemiyorum. Bütün bunları düşünürken Eylül sessizliğimizi bozarak, “İneceğim ben, aç kapıyı! Sapık mısın?” diye bağırdı. Hâlbuki kapı açıktı zaten. Gülmemek için kendimi zor tuttum.
GÜLMEMEK İÇİN...
Nasıl olur da günlerdir gülemeyen ben, gülmek istedim?
“Hazan, duymuyor musun beni?” diyen Eylül’ün sesiyle kendime gelip, “Kapı açık ya kızım, deli misin? Ayrıca o ayakla yürüyebileceğini mi sanıyorsun? İneceksen in ama şu an sana seçenek sunmak gibi bir niyetim yok, inmeyeceksin.”
“İneceğim.”
“İnmeyeceksin, Eylül.”
Eylül’ün ağzından:
Hazan’ın lafının üstüne laf yetiştiremeyeceğimi anlayıp adresi tarif ederken, “Hastanenin yolunu biliyorum,” diye cevap aldım.
“Hayır, ne hastanesi? Olmaz, evi söylüyordum. Şimdi doktor rapor yazar, bak benim yarın gösterim var.”
“Hazan, ne gösterisi?” diye sorunca, “5 yaşımdan beri buz pateni ile uğraşıyorum ben. Yarın o buzun üzerinde olmam lazım. Aylardır bu gösteri için gece gündüz demeden koreografilerime çalışıyorum. Hem annem; onun için çıkmam lazım, yüzünü kara çıkaramam ben annemin,” dediğimde Hazan’ın gözlerinin dolduğunu ama benden sakladığını fark ettim. En azından saklamaya çalışıyor olmasını...
Hazan’ın ağzından:
Eylül “Annem” dediğinde içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Annesinin yüzünü kara çıkartmazmış...
“Keşke ben de annem için bir şey yapabilsem, Eylül,” diye fısıldadım. Eylül’ün duymamasını umut ederek ama duymuş ve, “Ee yapsana, niye yapmıyorsun?” diye seslendiğini duyunca arabayı kenara çekip;
“Çünkü onu kaybettim, o artık yok,” diye ağlamaya başladım. Eylül ayağının acısını unuttu mu bilmem ama arabadan inip kapımı açtı, beni dışarı çekercesine kolumdan tuttu. Az ilerideki banka oturduk; sürüklediğini sanıyordu ama ben kendimi ona teslim etmiştim. Kendimi teslim etmekle kalmayıp, kalbimi de teslim ettiğimden habersiz...
Eylül’ün ağzından:
Hazan arabayı kenara çekip ağlamaya başladığında ne yapacağımı bilemedim. Ne yapmıştım ben? Bir de annesini yeni kaybetmiş birini sabah azarlamam yetmezmiş gibi daha demin ne demiştim öyle? SALAK EYLÜL, APTALSIN KIZIM SEN, derken ayağımın acısına aldırmadan Hazan’ın kapısına gittim ve onu çekiştirmeye başladım. Dağ gibi çocuktu ama şu an böyle üç-dört yaşındaki bir çocuk gibiydi; sürüklediğim yöne savruluyordu, sanki kendini bana bırakmışçasına...
Banka Hazan’la oturduğumuzda ne yapacağımı bilemeden elimi yüzüne götürüp gözlerini gözlerime hizaladım. “Bana bak Hazan, ben çok çok malım, tamam mı? Özür dilerim, tahmin edemedim. Sabahtan beri aklımdasın ama ben her şeyi batırdım,” derken Hazan beklemediğim bir şey yaptı ve elleriyle ağzımı, susmam gerekirmişçesine kapatıp ellerini geri çekti. Ne yaşanacaktı bilmiyordum ama Hazan’ı izlemekten başka bir şey yapmadım.
Hazan’ın ağzından:
Eylül karşımda haksız yere özür dilerken ne yapacağımı bilemedim. Susması ve kendini suçlamaması için ellerimle ağzını kapatıp susturdum. Saçma bir hareketti ama anlık gelişti. Hâlâ ağlıyordum; kendimi ilk defa birine açmış olmak garip hissettirdi gerçekten ama oluşan bu uzun sessizliği bozmak adına bir şey yapmam lazımdı, en azından öyle hissediyordum. Eylül’ün kulağına, “Özür dileme, bilmiyordun,” diye fısıldayıp geri çekildim. Eylül tam o esnada başımı omzuna yaslayıp, “Ağla ama sonra beni hastaneye götür, tamam mı deli oğlan seni?” diye söylendi. Hastane kısmını tamamen bu durumu dağıtmak için söylediğini bilsem de dediği gibi yaptım ve ağlamaya devam ettim. Yaklaşık bir saat o bankta ağladım, o da beni sessizliği ile destekledi ve ben bazen bir omuzun ve sessizliğin huzur olduğunu anladım.
Eylül’ün ağzından:
Hazan yaklaşık bir saattir omzumda yatıyor, ağlıyordu. Bana erkeklerin hep güçlü durduğu, ağlamadığı dayatılırdı. Hoş ya, babam yanımda olsa bunun böyle olduğunu düşünür müydüm bilmiyorum ama babası tarafından bir prenses gibi sevilen kızların yerinde olmayı çok isterdim. Hazan’a dönüp, “Yeter artık ağlama, daha fazla perişan oldun,” deyip arabayı işaret ettim. Başını onaylayıp kalktı. “Yürüyebilecek misin?” diye sordu. “Yürürüm,” dedim ama üstüne basamıyordum. Hazan’a, “Koluma girer misin?” diye sordum; hiçbir şey demeden kolunu uzattı.
Hazan’ın ağzından:
“Hastaneye gidiyoruz, Eylül dimi?”
“Bence başka çarem yok gibi ama inşallah rapor yazmaz. Yazarsa evdekiler hayatta göndermez; sağlığım daha önemliymiş falan...”
“E, olsam babamla konuşurdum; anneleri ikna etmek daha zor,” dedim.
Direksiyonu tutuyordum ama arabada Eylül olmasa bu kadar dikkatli sürmezdim; çünkü yaklaşık bir saat önce paramparça olan bir kalbe sahiptim.
“Babam...” dedi. “Babam yok benim.”
Ne diyeceğimi bilemedim. “Evdekiler dedin ya ondan ben... Ben çok özür dilerim Eylül.”
“Senin anne yaranı açmamak için öyle demiştim, senlik bir durum yok ki. Ayrıca ben o adam için kimsenin özür dilemesini istemiyorum, Hazan,” diye söyledi.
“Konuşmak istersen arabayı durdururum,” derken hastaneye çok yaklaşmıştık.
Eylül kolundaki saate bakıp, “Bunu sonraya saklayalım, eve gidip dinlenmem lazım daha,” dedi.
Hastaneye girerken Eylül’ü yine kucaklasam saçma mı olur diye düşünüyordum ki Eylül tekerlekli sandalyeyi işaret edip getirmemi istedi.
Eylül’ün ağzından:
Hazan yüzüme bakarken bir şeyler düşünüyor gibiydi, tam anlamadım ama tekerlekli sandalyeyi işaret edip getirmesini bekledim. Ben Hazan’ı beklerken telefonum çaldı.
Annem arıyordu.
“Efendim anne?”
“Neredesin sen? Saat kaç oldu, okul biteli 2 saat oluyor farkında mısın kızım? Yüreğime iniyordu, mesajlarıma da bakmıyorsun.”
Annem “mesaj” dediğinde internetimin kapalı olduğunu anladım.
“Hastanedeyim anne.”
“Ne hastanesi? Hangisi? Geliyorum, çabuk söyle!”
O sırada Hazan yanıma gelmiş, annemle beni dinliyordu.
“Gerek yok, şey... Çok yardımsever bir arkadaşım...”
Hazan yüzüme bakıp, “Anne diyebilirsin, üzülmüyorum. Konuşmaların yarımmış gibi hissettiriyor, kadınla düzgün iletişim kur Eylül,” diyince;
“Çok yardımsever bir arkadaşım yanımda anne, yaklaşık bir saate evdeyim merak etme,” deyip telefonu kapattım.
“Buraya gel Hazan.”
“Niye? Ne oldu?”
“Anneme fotoğraf atacağız.”
“Ne fotoğrafı?” derken şaşkın yüz ifadesiyle bana bakan Hazan’ı da kadraja alıp anlık bir selfie çektim.
Doktorun odasına doğru Hazan sandalyeyi sürerken ben de anneme fotoğrafı yolladım.
Hazan’ın ağzından:
Doktor Eylül’ü çağırdığında ben kapının önünde bekliyordum. Daha demin ne yapmıştı ya o? “Fotoğraf çekeceğim” deyip en tuhaf ve şaşkın hâlimde pat diye çekti fotoğrafı. Bana da atsın deli kız... Niye bu kadar hoşuma gitmeye başladın sen, Eylül? Sanki seni korumam ve kollamam gerekiyor gibi hissetmeye başladım, diye düşünürken Doğukan’a bütün bu olan bitenleri anlatmam lazımdı. Hemen telefonumu çıkarıp Doğukan’a mesaj attım.
“Datlum, müsaitsen 3 saate sana geliyorum.”
Bizim Doğukan’la mesajlaşmalarımız sanki aramızda bir şey varmış hissi veriyordu ama bizim tamamen samimiyetimizden kaynaklanan bir stildi bu.
Doğukan’dan: “Bekliyorum canım”diye mesaj alınca telefonumu cebime geri koydum.
O sırada Eylül dışarı geri çıktı. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, gözlerinin içi gülüyordu; tıpkı ormanda açan bir güneş gibi gözüküyorlardı.
“Doktorla konuştum, rapor yok!” diye heyecanla yanıma gelmeye çalıştı ama ayağına hâlâ basamıyordu.
İşte bu, benim tanıdığım bıcır bıcır o çocuksu Eylül’dü.
Tekerlekli sandalyeye Eylül’ün tekrar oturduğunu gördüğümde, “Sen bekle beni, hemen geliyorum,” deyip doktorun odasına izin alarak girdim.
“Şey merhaba hocam, Hazan ben. Eylül’ü getirmiştim de, gelebilir miyim?”
O şimdi bana söylemez, çok mutlu, bu anı bozmaz. “Tam olarak neyi var? İçim rahat etmedi,” deyince;
40’lı yaşlarındaki adam bana dönüp, “Ufak bir incinme var. Bana kalsa rapor yazıp okula göndermezdim de çok ısrar etti. Bir de ben onu küçüklüğünden beri tanıyorum; yarınki gösteri için çok çalıştı, onun için çok önemli. Kıramadım, yazmadım ama yarından sonra kesinlikle dinlenecek, tamam mı delikanlı? Bu görevi sana veriyorum,” deyip, “Eczaneye uğrayıp yazdıklarımı alın, reçete Eylül’de,” diye ekledi.
“İyi günler,” deyip odadan çıktım.
O zaman, “Eylülcüğüm, yeni rotamız neresi?” deyince;
“Reçeteyi sallayıp, burayı anlamışsındır. Sonra da bizim eve, annem seni çağırıyor. Seni böyle bırakamam, hem annem de seni tanımak istedi. En sevdiğin yemek ne? Onu yapalım,” dedi.
1.Bölüm Sonu
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
YİAAAAA EYLÜL COK MU TATLUUU
Yorum
Yorum bulunamadı.