Ben Zeynep, yanlış duymadınız! Okuldaki lakabım "Çilek"ti. Şimdi kulağa böyle tatlı, sevimli bir meyve gibi geldiğine bakmayın; benim hikayemde bu lakabın arkasında hiç de öyle şeker bir durum yoktu. Yüzümdeki çiller yüzünden acımasız çocuk aklıyla takmışlardı bu adı bana. Her şeyden çarçabuk sıkılan, ruhu bir yerde sabit duramayan o tiplerdendim. Haliyle ders çalışmaktan nefret ediyor, kitap okumanın ya da yazı yazmanın fikrine bile katlanamıyordum. Benim için hayatın zirve noktası, televizyonun karşısına geçip elimde cipsle çizgi film izlemekti.
Evet, takvimler 2009 yılını gösterirken henüz 12 yaşında, çocukluğunun son demlerini dibine kadar yaşamaya çalışan bir kızdım. En çok *Cedric* ve *Tsubasa* izlerdim; Cedric’in "8 yaşındaysanız hayat gerçekten çok zor" repliğine içten içe hak verir, Tsubasa’nın o bitmek bilmeyen saha koşularında kendimi kaybederdim. 97 doğumluydum, etrafta yavaş yavaş yeni nesil teknolojiler boy gösteriyordu ama sokaklarda hala tuşlu telefonlar revaçtaydı. Gerçi benim o tuşlu telefonlardan bile yoktu ya, neyse.
İstanbul Maltepe’nin Gülsuyu Mahallesi’nde, iki katlı ama zamana yenik düşmüş, eski, döküntü bir evde oturuyorduk. Babam esnaftı; mahallede yıllardır kırtasiye malzemeleri sattığı küçük bir dükkanı vardı. Çevredeki tüm esnafla eskiden gelen bir hukuku, sarsılmaz dostlukları bulunurdu. Derken bir gün dükkanın tam karşısına "Aslan Lokantası" açıldı. Babam onlarla da kısa sürede ahbap oldu; her cuma mahalleli esnafla toplanıp omuz omuza cuma namazına giderlerdi.
Evimizin içi ise bambaşka bir cümbüştü. Annemin bitmek bilmeyen dırdırları, evin tavanlarında yankılanır dururdu:
"Kızım kaç kere diyeceğim bir işin ucundan tut diye! Yerlere döküyorsun hep yediklerini. Bugün yine okuldan öğretmenin aradı, dersi ekip parka gitmişsin değil mi? Baban bir duysa ah baban bir duysa! Çok kızacak çok... Bak abilerine, her dönem takdir getiriyorlar, peki sen? Anca otur! El işi öğren yok, Kuran öğren yok, namaz kıl yok... Kızım senin bu halin ne olacak? Üstünde lekesiz yeni bir kıyafetin kalmadı. Öğlene kadar uyu, sonra dışarı çık, akşam ezanına kadar seni bulabilene aşk olsun! Hele Ömer abini zor zapt ediyorum, kıracak bacaklarını valla... Okula gidiyorsun, eteğinin altına pantolon giy diyorum yok, bir de üstüne eteğini kısaltıyormuşsun..."
Ben bu sözleri duyuyor muydum peki? Elbette hayır! Kulaklarımı dış dünyaya kapatmakta üstüme yoktu. Ama dırdır bitmiyordu işte. Tam o yıllarda kardeşim Elif doğdu ve zaten dar olan odamı onunla paylaşmak zorunda kaldım. Geçim derdi belimizi büküyordu; babamın kırtasiyeden kazandığı maaş eve zor yetiyor, abilerim yazları çalışıp üç beş kuruş getirse de bir türlü iki yakamız bir araya gelmiyordu. Kışın o buz gibi günlerinde, odadaki kömür sobasının üzerinde kaynattığımız güğümleri banyoya taşıyıp, leğen içinde yıkanırdık. Hayat bana adeta bir Çin işkencesi gibi geliyordu.
Yaz aylarında ise annemin zoruyla gönderildiğim Kuran kursundan kaçıp, soluğu mahalle bakkalında çikolata alırken bulurdum. Hele arkadaşlarımla kaldırım kenarına oturup çekirdek-kola yapmaya bayılırdım. Tabii bu abur cubur sevdası yüzünden çocuk yaşta obezite sınırına dayanana kadar... Arkadaşlarım ergenliğin etkisiyle yavaş yavaş birileriyle flört etmeye, "çıkmaya" başlamıştı; beni gören erkekler ise sanki bir umacı görmüş gibi kaçıyordu. Bu yüzden erkekler benim gözümde birer düşmandı. Evdeki en büyük sığınağım ise Yusuf abimdi; ne zaman annemin terliği havada süzülse, beni o füzelerden kurtaran hep o olurdu.
Aradan tam 6 yıl geçmişti ama evdeki o tanıdık dırdır senfonisi hiç değişmemişti.
Tarih: 18 Haziran 2016. Büyük LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) günü.
Artık 19 yaşına basmış, genç bir kız olmuştum. Sabahın erken saatlerinde yatağımda mışıl mışıl uyurken, odanın kapısı hışımla açıldı ve annem içeri daldı:
"Kızım Zeynep! Hadi sınava geç kalacaksın, hadi Zeynep kalk artık..."
Cevap vermeyip yorganı kafama çekince, bir anda yüzüme çarpan buz gibi suyun şokuyla neye uğradığımı şaşırdım. Yataktan fırlayıp gözlerimi silerken çığlığı bastım:
"Ya anne ne yapıyorsun sen ya! Bir kere de beni insani bir şekilde uyandırmayın, bir kere de bağırmayın ya!"
Annem elindeki boş bardağı şifonyere bırakıp ellerini beline koydu:
"Kızım bugün LYS sınavın var senin, kalksana artık! La havle vela kuvvete illa billah..."
Uykunun verdiği o sersemlikle ağzımdan öyle bir cümle kaçıverdi ki, söyler söylemez ben de pişman oldum:
"Anne, ben sınav parasını yatırmayı unuttum... Sınava giremem zaten, boş ver sen beni, hadi çık odadan!"
Uykuda boş bulunmuştum işte, şimdi gerçekten yandığımın resmiydi. Annemin gözleri bir anda saman alevi gibi parladı, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Üzerime doğru yürüyüp kulak mememe yapıştı:
"Kızım seni hazırlık için bir yıldır kursa gönderdik biz! Baban eşek gibi çalışıp gece gündüz para getiriyor siz okuyun diye. Verdiğimiz o kadar parayı ne yaptın, söyle çabuk!"
"Anne kulağım acıyor, çekmesene ya! Bırak anlatacağım!" diye ciyakladım.
"Anlat hadi, ne yaptın o parayı?!"
"Sinemaya gittim anne ne yapayım... Vampir serisinin dördüncü filmi çıkmıştı, dayanamadım, arkadaş histerisine kapıldım işte!"
Annem şaşkınlıkla kulaklarımı daha da sıktı: "Bak bak, bir de karşıma geçmiş dürüstçe, pişkin pişkin cevap veriyor!"
"Off anne ya! Yalan söyleyince kızarsınız, dürüst olunca yine kızarsınız, bu ne biçim iş ya?"
"Kızım sen iflah olmazsın! Hiçbir şeyden anladığın yok. İbadet yok, itaat yok... Allah’a nasıl hesap vereceğiz biz annen baban olarak senin için? Hem... Bu odada ne kokuyor böyle?" Annem aniden kulağımı bırakıp burnunu havaya dikti, şüpheyle yüzüme yaklaştı. "Senin ağzın ne kokuyor öyle?"
Annem dizlerini dövmeye başladı: "Yine o Yeşim’le takılıyorsun değil mi sen? Alkol mü içtin kızım sen? Selamün kavlen yarabbim, sen aklıma mukayyet ol!"
"Ya anne sessiz ol, Ömer abim duymasın! Yengemin önünde bana bağırıp çağırıyorsunuz, rencide oluyorum burada!" diye fısıldadım panikle.
"Bana bak, abinden önce senin bacaklarını ben kırarım bu sefer!" diye kükredi annem.
"Anne lütfen sessiz ol diyorum, Elif duyup şimdi gidip babama yetiştirecek her şeyi!"
"Ben artık susmayacağım Zeynep, artık yeter! Kızını dövmeyen dizini dövermiş, boşuna dememişler. Acaba seni dünyaya getirirken hangi günahı işledim Allah’ım..."
"Anne, hiçbir şeyimle memnun edemiyorum ki sizi! Ne yapsam suç, ne yapsam günah. Birazcık özgür takılamıyorum şu evde!"
"Bitti artık, senin bu yaptığını üvey evlat olsa yapmaz! Söyle bana, sen o dershaneye de hiç gitmedin değil mi? Bizi kandırdın!"
Tam o sırada içerideki holden babamın tok sesi yükseldi:
"Hatice! Hadi geç kalıyoruz, hazır değil mi Zeynep? Çıkın artık."
İşte şimdi kelimenin tam anlamıyla bittiğimin resmiydi. Annem arkasını dönüp hızla kapıya yöneldi. Arkasından hamle yaptım:
"Anne dur! Nereye gidiyorsun, yapma!"
"Nereye olacak? Artık susmayacağım, baban ilgilensin seninle, canıma yetti artık senin bu arsızlıkların!"
"Off off, anne ya..." diye mırıldanarak arkasından salona doğru yürüdüm.
Annem öfkeyle salona geçip, babamın tam karşısında duran, adeta tarihten kalma, eski püskü ve üzeri hafif toz kokan o kadife koltuğa kendini bıraktı. Sene olmuştu 2016, millet elinde son model akıllı telefonlarla geziyordu ama ben evdeki baskı ve parasızlık yüzünden hala o eski tuşlu telefonlardan kullanıyordum; hayat standartlarımızın özeti tam olarak buydu işte.
Babam koltukta dikleşti, annemin ağlamaklı yüzüne baktı: "Haticem, ne oldu söyle? Nedir bu halin?"
Annem gözyaşlarını sicim gibi yanaklarından koyuverirken konuştu: "Mustafa... Kızım okumuyor, zorlamayalım artık. Sınav parasını bile yatırmamış. Dershane desen gitmemiş, çalışmamış, bizi kandırmış anlayacağın. Paramızı çarçur etmiş sinemalarda..."
Ben kapı eşiğinde, üzerimde pespembe, yıpranmış Mickey Mouse pijamalarımla dikiliyordum. İçimde bir korku vardı elbet ama dışarıya karşı hala o umursamaz, dikbaşlı tavrımı korumaya çalışıyordum.
Babamın gür ve hiddetli sesi iki katlı eski evimizin duvarlarında yankılandı:
"Zeyneeeep!..."
Yerimden sıçradım. Ayaklarım birbirine dolana dolana, titreyerek salonun ortasına geldim. Babamın gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu. O esnada gürültüye abilerim de uyanıp salona gelmişti. Yengem Hilal çoktan görevli olduğu hastaneye gittiği için evde yoktu ama abim Ömer, Yusuf ve hatta küçük kardeşim Elif, salonda sıraya dizilmiş, sinemada film izler gibi beni seyrediyorlardı.
Babam oturduğu yerden ayağa kalktı, üstüme doğru bir iki adım attı:
"Kızım, ben senin neyini eksik ettim, söyle bana? 52 yaşıma geldim, sizleri okutabilmek, kimseye muhtaç etmemek için saçlarım ağardı benim. Dershane paran çıksın diye gündüz dükkanda durup, geceleri uykusuz uykusuz taksiye çıktım ben! Sen ne asi bir kız oldun böyle? Nedir senin bu nankörlüğün? Dördünüz de benim evladımsınız, abilerine yapmadığım fedakarlığı, tanınan esnekliklerin hepsini sana yaptım. Niye böyle yapıyorsun kızım, derdin ne senin?!"
Ben, normal bir çocuğun yapacağı gibi suçlulukla başımı öne eğmek yerine, yine çenemi diktim. Huyum kurusun, yanlış da olsa doğru da olsa kendimi savunmaktan, içimdekini kusmaktan asla çekinmezdim:
"Ya ben sizden böyle bir şey istedim mi? Okumak istemiyorum dedim size kaç kere, zorla dershaneye yazdırdınız! 'Kapan Zeynep, oku Zeynep, arkadaşların seni kötü yola sürükler Zeynep, pantolon giyme Zeynep, namaz kıl Zeynep...' Sürekli bir baskı, sürekli bir kalıba sokma çabası! Ben sizin kurallarınızı dinlemek istemiyorum artık, ben kendi istediğim hayatı anlık yaşamak istiyorum!"
Ömer abim arkadan kükredi: "Sen babamla nasıl böyle konuşursun lan? Yüzsüz seni!"
Babam elini kaldırıp Ömer’i susturdu: "Sen karışma Ömer!" Sonra tekrar bana döndü, gözleri kırgınlık ve öfkeyle doluydu. "Demek öyle Zeynep... Seni Allah’a iyi bir kul olarak yetiştirmek istemekle kötü baba oldum öyle mi? Sana çalış demedim, oku, hayatını kurtar dedim diye suçlu oldum öyle mi?"
İçimde yıllardır biriken o kıskançlık ve yetersizlik hissi bir anda patlak verdi, sesimi daha da yükselttim:
"Baba, biz fakiriz anlamıyor musun? Abimlerde bile dokunmatik cep telefonu var, ben hala el âlemin içinde bu külüstürle geziyorum! Pazardan alınan defolu, ucuz kıyafetleri giymekten bıktım. Arkadaşlarımın doğum günleri kafelerde kutlanıyor, benimki kutlanmıyor; fakirliğimiz ortaya çıkmasın diye eve bir tane arkadaşımı bile çağıramıyorum ben! Doğum günlerinde hediye alacak param bile yok. Okul gezilerinin hiçbirine gidemedim para yüzünden. Sürekli bir sefil gibi yaşamaktan bıktım..."
Sözümü bitiremeden, hayatımda ilk kez babamdan yüzüme sert bir tokat yedim. Tokadın şiddetiyle başım yana savruldu, yanağım alev alev yanmaya başladı. Salona bir anda ölüm sessizliği çöktü.
Babam titreyen eliyle beni işaret etti: "Sen ne nankör, ne hırslı bir kız oldun böyle? Hala karşımda durmuş bana laf yetiştiriyor, fakirlik edebiyatı yapıyorsun. Aç değilsiniz, açıkta değilsiniz; buna şükredeceğine aklın fikrin şatafatta, lükste, gösterişte! Bitti artık, biz sana çok yüz verdik. Madem okumuyorsun, madem bizi, bu evi küçük görüyorsun... Bundan sonra evden dışarı tek bir adım bile atmayacaksın! Seni anca evlilik paklar. Bakalım evlenip el kapısına gidince, kocana da böyle diklenebiliyor musun, göreceğiz!"
Duyduklarıma inanamayarak yanağımı tuttum: "Ne diyorsun baba sen ya? Ne evlenmesi? Ben daha 19 yaşındayım! Hem ben ev işlerinden, yemekten falan hiçbir şeyden anlamam; beni bu halimle kim alır, kim ne yapsın?"
Babam arkasını dönüp koltuğuna geri otururken son noktayı koydu: "Merak etme kızım, ben seni bu halinle de alacak birilerini bulurum elbet. Madem babanın evinde edep, iş güç öğrenemedin; kocanın evinde kırarsın o dik dizlerini, orada öğrenirsin. Görücü usulü evleneceksin, bitti!"
"Hayır baba! Bu devirde görücü usulü mü kaldı ya? Ben evlenmek istemiyorum!" diye feryat ettim.
"Ben son sözümü söyledim, iş bitti. İtiraz istemiyorum, odana git!"
Annem ise sanki bu anı aylardır bekliyormuş gibi hemen atıldı, gözyaşlarını silip yüzüne bir canlılık geldi: "İyi dedin Mustafa, ağzına sağlık... Ben hemen bugünden tezi yok etrafa haber salayım, sağa sola bakıp araştırayım. Çok iyi düşündün bak, hem bunun gelinlik çağı geldi de geçiyordu bile..."
Vay vay vay... Anneme bak sen! Meğer beni evden göndermeye, baş göz etmeye dünden razıymış. İçimdeki o asi, o inatçı "Çilek" ruhu bir kez daha şahlandı. Yanağımın acısını unutup yumruklarımı sıktım.
Eğer ben de Gülsuyulu kırtasiyeci Mustafa’nın kızı Zeynep’sem, sizin bulduğunuz o adamla asla ama asla evlenmeyeceğim!
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Kitabın ilk bölümü çok mükemmel emeğine sağlık güzel yazmışsın tebrikler 💖💖💖💖💖
açıkçası böyle kitaplar ilgimi pek celmezdi ama bu baya iyi olmuş çok beğendim gerçekten eline sağlık 🙏🏼🫶🏻
Yorum
Yorum bulunamadı.