Derin bir nefes.
Bir tane daha.
Sonra bir tane daha...
Belli aralıklarla şişen akciğerleri ve kubbe şeklini alan diyaframı onu sakinleştirmeye ve nabzını düşürmeye değil, daha da panik olmaya götürmüştü.
Neden bu telefonun karşısındayım, neden bu karanlık odada elimdeki silahla karşımdaki kendime gözlerimi diktim, neden bende yıllardır olmayan fakat bir şekilde kendimde bulduğum cesaret kırıntısı şimdi beni terk etti, neden titreyen parmaklarım karşımdaki video başlatma tuşuna sakince gidemiyor?
Yıllarca zihnimde bu ve bunun gibi onlarca soru dolaştı.
Hayatım biraz hareketliydi benim. Dışarıdan bakıldığında hayatının aşkının elini tutan, ruh eşine kavuşmuş genç bir kızdım.
Ama içimde kıyameti aratmayan, büyük ve şiddetli bir Afet vardı...
Ben kendi hayatımı mahvetmeyi annemden öğrendim.
İçimdeki değersizlik duygusu önce göğsümün içindeki kalbimi daha sonra vücudumu yavaş yavaş esir alıyor. Birkaç dakikadır sahneyi bu duyguya bırakan cesaretim ise, şimdi ipleri eline aldı.
Sonra bir şey oldu.
Afet sevdiklerini hatırladı.
Ekranın karşısındaki bu kız; abisine, ilk dostuna ve erkek arkadaşına bir kayıt bırakmalıydı.
Belki abisi bu kaydı yıllarca dinleyecek, kendini suçlayacak ve vicdanı onu esir alacaktı.
Belki ilk dostu o gece neden onu arayıp sormadığına hayıflanacak, depresyona girecekti.
Belki erkek arkadaşı yıllarca onu unutamayacak, yerine kimseyi koyamayacak, fotoğrafını cüzdanından yıllarca çıkaramayacaktı.
Hayatın insana hangi yolu sunacağı belli olmaz fakat bu belkilerin gerçeklik payı yüksek görünüyor.
Ama burada ufak bir eksiklik var.
Daha doğrusu bir hata.
Afet'in hatası...
Yani benim hatam.
Ben ilk dostuma ve abime aşık oldum.
Bu ikisi aynı kişi mi?
Hiç sanmam...
Beni esir alan cesaretimle videoyu başlattım. Zihnindeki sesleri susturamasam da zihnim pusluydu.
En azından Bilge ablamın yanına gidene ve abimden kurtulana kadar pusluydu.
Bilge ablam yaşarken umuttu benim için. Anneydi, şefkatti, yuvaydı, huzurdu, güvendi...
Üvey babam onu abimin ve benim gözlerimizin içine baka baka öldürene kadar.
Çocuklar için kendi çekirdek aileleri çok önemlidir. Kız çocukları annelerini erkek çocukları ise babalarını öncelikli olarak rol model alır. Hayatlarında eğer bir dönüşüm yaşamazlarsa bu böyle sürer gider.
O zaman, benim abim de babasını örnek alacak.
Sanırım benim hikayemde ölen hep kadınlar olacak.
İlk aşkları tarafından öldürülen kadınlar.
Ölmek beni o günden beri korkutmuyordu. Hatta bir lütuftu çünkü o gün ölürsem kimin yanına gideceğimi biliyordum.
Hem de basit bir durum değerlendirmesi yapıldığında tüm gerçekler açığa çıkıyordu.
Bu dünyada oğluyla evlenmektense, öbür dünyada annesiyle yaşamak daha cazipti.
Konuşmaya başlayacakken telefonum çaldı.
O arıyordu.
Muhtemelen hayatımı yeterince berbat etmemiş gibi iyi olup olmadığımı falan soracaktı, belki beni mutlu edeceğini zannettiği birkaç söz söyleyecekti.
Çağrı sesi benim için beklenmedikti.
"Rüyamda kendimi
Yonca bahçesinde koşarken gördüm
Çocukluğuma geri dönmek istedim
O güne döndüm
Ne yük vardı omuzlarımda ne derdim
Oyundan başka
Ne kadar güzeldi çocukluğum
Aslında çocuktum hürdüm
Büyüdükçe kendime duvarlar ördüm
O kadar yoruldum ki bazen durmadım yürüdüm"
Evet, kendi sesiyle söylemişti bu şarkıyı.
O geceyi hatırlıyordum.
Sesiyle yüzleşmek midemin kaynamasına, başımın dönmesine sebep olmuştu ama bu beni yıldırmadı.
Çağrıyı reddettim, video durmuştu.
Yeni bir video başlatıp konuşmaya başladım.
"Hiçbir kalpte kalamam içinde iyilik yoksa
Beklemeden giderim kalbim git diyorsa
Ben küsmem hayata başkaları küsüyorsa
Birgün ışıklar bana da yanacak nasıl olsa"
Tiz sesimle şarkıyı söylerken gözlerim dolmuş, burnum nemlenmiş, boğazıma bir yumru oturmuştu.
Uzun zaman sonra ilk defa hayatımda kendi isteğimle bir şey yapmıştım.
İlk defa kalbimin sesini dinlemiştim.
Belki dışarıdan bakan bir insan için basit olabilir ama kendi isteğimle şarkı söyleyebilmek benim için farklıydı.
Bu şarkı hem ilk aşkına gurur ve sevgiyle bakan genç bir kızın; hem de yıpranmış, yorulmuş genç bir kadının şarkısıydı.
Şarkıyı söylemeyi bitirince dudaklarımdan birkaç kelime döküldü.
"Bizi birbirimize emanet eden Bilge ablamın sözünü tutamadık. Ne sen bana iyi geldin, ne de ben sana. Ama haklıydın aşkından ölebilirdim.
Şimdi içten içe istediğin oluyor.
Ölüyorum...
İster yap ister yapma ama ben yine de söyleyeceğim.
Kendine iyi bak abi..."
Ve bir kurşun sesi duyuldu. Yankılanan bu keskin ve yüksek ses, Afet Sezgin'in 21 gramlık ruhunu bedenden ayırmak üzereydi. Abisi tarafından bu ismi alan Afet Sezgin; zamanla kendi isminden, sesinden, bakışlarından, gülüşünden bile nefret etmeyi öğrenmişti.
Hani abi ve ablalarımızın bize öğrettiği şeyleri bir ömür unutmayız ya, işte Afet Sezgin de ölümü istemeyi yıllarca unutmadı.
Bölüm sonuuuu
Nasıldı, nasıl buldunuz?
Bölümde Fettah Can isimli sanatçının Yonca Bahçesi isimli şarkısı kullanılmıştır. Bunun yanında kurgu ve karakterlerin tamamı hayal ürünüdür. Gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir bağlantısı yoktur.
Diğer bölümlerde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın kıymetli okurlarım. Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkürler. Yorumlarınızı ve fikirlerinizi bekliyorum. Bu kurgu benim yaklaşık 6 yıldır zihnimde demlenen bir kurguydu, bugün cesaret edip bu kurguyu yazmaya başladım.
Bu arada bu platformda yeniyim, farklı platformlarda yazdıklarımı paylaşıyorum. 🌸
Bölüm Yorumları