Eğer bu kurgumla ilk defa tanışıyorsanız kemerlerinizi bağlayın derim. Sanırım okurken biraz dirayet göstermeniz gereken bir kurgu oldu. Şimdiden zaman ayırıp okuyan tüm okurlarıma çok teşekkür ederim. Destekleriniz benim için çok kıymetli. Okumayı öğrendiğim ilk günden beri aklımda olan bir şeyleri okuma ve yazma çabama destek olan herkese selamlar.
Sizlerle tanışıp karşılıklı olarak kurgularımızı okudukça ve eleştirdikçe kendimizi geliştireceğimize inanıyorum. Bu sebeple çabalayıp kendini geliştirmeye çalışan, adım atmak için gecesini gündüzüne katan tüm okurlarımı tebrik ediyorum.
Bu arada bölümlerde kullandığım şarkılar benim uzun zamandır dinlediğim ve keyifle söylediğim şarkılar. Kurgumun bölümlerine uygun olduğunu düşündüğümde kurguma dahil ediyorum.
Şimdi sözü daha fazla uzatmadan sizleri yeni bölümle baş başa bırakıyorum. Yorumlarda görüşmek üzere. 🌸
(Yazardan kıymetli okurlarına.)
Pastadan nefret ediyorum. Hani şu çocukların çok sevdiği, kremalı keklerden. Aslında severdim pastaları. Abimin ve Bilge ablamın doğum günlerinde giydiğim cicili bicili elbiselerin içinden etrafa bakar, en çok ben alkışlardım doğum günü sahibini. Bazen de ben olurdum doğum günlerinin asıl sahibi. Bu sefer yine Bilge ablam tarafından süslenilir, gülümsememi bahşederdim çevreme. Ama bunları hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü en son 5 yaşındayken gerçekten gülümseyerek kutladım doğum günümü.
En son 5 yaşındayken çehremde samimi bir gülümseme peyda oldu.
En son 5 yaşındayken beni gerçekten seven biri okşadı saçlarımı.
Ve en son 5 yaşındayken birini görünce gözlerimin içi güldü.
Sonra bir şey oldu.
Ben gülümsemeyi unuttum.
O kadar çok unuttum ki; yıllar ve mevsimler geçti, bir türlü gelemedi hatırıma. Bir türlü o duyguyu bir daha yaşayamadım.
Gerçek annem öleli ne kadar oldu bilmiyorum.
Erkek arkadaşıyla ne kadar görüştü, babamı ne kadar süre aldattı, neler yaşadı, kaç gece bekledi şafağın sökmesini, kaç gece şimale baktı da göremedi Kutup Yıdızını...
Ne kadar ağladı ya da ne kadarı süre aşık olduğunu zannettiği adamın peşinden gitti, onun peşinden giderken girdiği çıkmaz mıydı onu boğan?
Yoksa hissettikleri ve söyleyemedikleri miydi?
Yoksa sevgilisinin eşinin kendi kızını anne olması mıydı onun kötü hissetmesine sebep olan?
Benim annem babamı hiçbir zaman sevmedi. Ela hareleri babamın gözlerine huzurla değil, kendimi bildim bileli hissedilir bir pişmanlıkla bakardı.
Belli ki ben ona babamı hatırlatıyordum.
Küçük bir çocuğu annesinden ayırmak için yeterli bir sebep değildi bence ama belli ki onun için gayet de yeterliydi bu sebep.
Bana hiçbir zaman kızı, canı gözüyle bakmadı. Hiçbir zaman onun eşi olan dalgalı ve kumral saçlarımı okşamadı, Bir kere taramadı bu saçları, bir kere şevkatle değmedi gözleri gözlerime, bir kere kaldırmadı beni düştüğüm yerden, bir kere silmedi gözyaşımı.
Peki ben bunu nereden biliyorum?
Sezgilerimden.
Sezgilerime güvenirim ben.
Sezgilerime inanırım.
Sezgilerimle yaşarım.
Kendi yolunda ilerlerken hangi yöne döneceğimi ya da hangi patikadan devam edeceğimi sezgilerim söyler bana.
Eğer annem saf duygularla bir kere tebessüm etseydi bana, en azından bir kere yapsaydı bunu onun canı olduğumu hissederdim mutlaka.
Yıllarca onun mezarına gittiğimde, o musalla taşındaki ona ait olan ismi gördüğümde sadece sorularımla kaldım.
Ne ağaçlar cevapladı sorularımı, ne de toprak sarmaya yeltendi yaralarımı.
Beni neden bıraktın?
Neden onu bana tercih ettin?
Neden beni istemedin?
Bu sorular beni yıllarca dibe çekti. Ve gördüm. O mezarlığa adımımı her attığımda ve o mezarın yanına her gittiğimde gördüm.
"Dip" denen kavramın sonu yokmuş.
İnsan bazen kendini öyle dipte bulurmuş ki, dibin dibi ona dağın doruğu gelirmiş.
O kadar çok dibe baktım ki, gözlerim kanıksadı karanlığı.
Sonra da tanıyamadı aydınlığı.
Hafızasını kaybeden biri gibiydim, o kadar çok alışmıştım ki karanlığa, aydınlık yabancı gelirdi artık bana.
Sanki hiç görmediğim bir ülkeyi görmüş gibi olurdum aydınlığı gördüğümde, hiç tanışmadığın bir insanla konuşur gibi.
Bu yabancılık hisse üzerime ikinci bir deri gibi yapışırdı. Ve öyle kalıcı olurdu ki bu ikinci deri, saatlerce günlerce söksem bir işe yaramazdı. Zihnim bu hisle kendini o kadar güvende hissederdi ki, bunu değiştirmek için herhangi bir adım atamazdım.
Zihin böyledir işte. Alıştığını o kadar doğru zanneder ki, kendini o kadar güvende hisseder ki bu anda, gerçek doğru ona ıraktır fazlaca.
Doğrudan yabancılaştıkça yolunu kaybeder, yolunu kaybettikçe daha da yabancılaşır doğrudan ve kendinden, pusulası yoktur artık. Pusulası düşmüştür okyanusa, istediği kadar arasa da serin ve mavi sular onu esir etmiştir artık.
Bu öyle büyük bir döngüdür ki, çıkmaz sokaktan daha çıkmazdadır insan.
Sonra çıkardım o mezarlıktan yavaş adımlarla. Gözyaşlarımı silerdim avuç içlerimle. Sonra bir rüzgar eserdi ve hangi mevsim olursa olsun avuç içlerim nemli yanaklarımla üşürdü. Ürperirdim soğuktan.
İnsanın neresi acıyorsa canı da oradadır derler.
Benim ruhum acıyordu. İç içe olan ruhun ve canım acımaya bir türlü alışamıyordu.
Her gün, her saat, her saniye, her salise acıyordu.
Acıyordum ben de.
Ruhum be canım yangın yeriydi. Dumanı hep tütüyordu ve asla alevler dinliyordu. Ruhumun daha yanacak yeri olmamasına rağmen canımın külleri aynı şiddette yıllardır yanıyordu. Alevler ve dumanlar yüzünden göz gözü görmemesine rağmen alevlerin dinmeye hiç niyeti yoktu.
Sanki kararlılardı küllerimi daha da kül etmeye...
Pastalar bana doğum günlerini hatırlatıyordu, doğum günleri de kendi doğum gününde öldürülen bir kadını.
Beni oğluna emanet edip beni bu dünyada yapay yalnız bırakan o kadın yani Bilge Işık, yaşarken gerçekten de ışıktı bana, doğum gününü çocukları ile kutlayacağı gün eşi tarafından öldürülmüştü.
İnsan kolay alışır. Acıya da, dirayete de, açlığa da, susuzluğa da, yoksulluğa da. Bir yolunu bulur da alışır.
Ya hayat alıştırır onu ya da birileri.
Ama asla alışmamalı buna.
Bir kadının herhangi biri tarafından öldürülmesini asla alışılmamalı. Bu durum asla normalleştirilmemeli.
O günden sonra yediğim her şey acı, içtiğim her şey zift gelirdi.
1 Aralık 2011 yılında hayata gözlerini yuman o kadın, toprağa gömülerek ona kan bağı ile olmasa da can bağı ile bağlanan bir kız çocuğunu da beraberinde gömmüştü.
Ben o gün o toprağa ablamla birlikte kendimi de gömdüm.
Çocukluğumu, ruhumu, bedenimi, gülüşümü, duygularımı, canımı da gömdüm.
Ve bunu isteyerek yaptım.
O gece yağmur yağdı, fırtına çıktı, şimşek çaktı.
Önce tanıdık simalar gitti ve sonra da diğerleri.
Ama iki çocuk kaldı geriye.
Bu çocuklar büyüdüklerinde bile kendilerini ne zaman iyi hissetseler, kötü hissetseler, bir çıkış yolu arasalar durakları belliydi. Ya birlikte gelirlerdi ya da ayrı ayrı ama fark etmezdi.
Bu çocukların ışığı bu toprağın altındaydı.
Bu iki çocuğun bedenleri henüz sağ olsa da ruhları ile çoktan ölümün göstergesiydiler.
Kız çocuğu o gece ablasının ona olan son sözlerini hatırladı.
"Sebze yemeği unutma, bilirim ben sadece ben yaparsam seversin sebzeyi."
Evet, Afet o gece sebze yemeklerinden nefret etmeyi öğrenmişti.
Sonra bir anı geldi hatırına.
Mutfaktan gelen yemek kokuları ile açmıştı gözlerini. Öyle uykusunun bedeninde bıraktığı yorgunluğu hissediyordu. Sarıldığı tavşanını ve yattığı yatağını çok seviyordu. Bilge ablası almıştı onları. Sarıldığı tavşan onun en iyi arkadaşlarından biriydi çünkü onun yanında kendini güvende hissediyordu.
Bu gezegende kendini yanında güvende hissettiği insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Abisi, Bilge ablası ve beyaz tavşanı Şeker onun güvendikleriydi.
Abisi ile aynı odada kalıyorlardı. Yatağındaki uyku arkadaşına bir kez daha sarıldı çünkü onu çok seviyordu. Ona sarılamadan uyuyamaz olmuştu. 4 yaşındaydı. Küçük adımlarla odadan çıktı ve mutfaktaki sandalyelerden kapıya en yakın olanına oturdu. Ayakları çıplak olduğu için yürürken çıkardığı sesler ablası tarafından duyulmuştu. Ablası yemek yapıyordu hatta işini bitirmişti ki tezgahı silmeye başlamıştı. Ablası geldiğini duyduğunda ona sımsıkı sarıldı sonra ellerini Afet'in yüzüne koyarak yüzünü sevmeye başladı.
"Uyanmış ama benim güzel kızım?"
Kızım derdi ona, annesinin aksine.
"Uyandım abla."
Aslında iki kelimeydi ama öyle tatlı söylemişti ki bu iki kelimeyi...
Bilge'nin yüzündeki saf tebessüm her şeyi anlatıyordu aslında. Bilge ona bir kez daha sarıldı. Hep bir kızı olsun istemişti ve anlaşılan bu isteği yerine getirilmişti hayat tarafından.
Mutfaktaki salça kokusu çok barizdi, Afet'in karnı guruldadı. Bunu duyan Bilge küçük bir kahkaha attı. Bu sırada oğlunun uyuduğunu anladı çünkü eğer oğlu uyumasaydı bu konuşmalara mutlaka gelirdi.
"Acıktın mı annecim?"
Bilge'nin eli bu sefer kızın karnına gitmişti ve bu cümleyi öyle narin söylemişti ki Afet'in birazdan hatırına gelecek olan küçük kız çocuğu bu cümleyi duyduktan sonra dayanamamış ve ağlamaya başlamıştı.
"Acıktım abla, susadım da."
Bilge sevecen bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
"Hemen koyuyorum yemeğini."
Daha sonra tabağın ve kaşığın sesi duyuldu. Sonra da Bilge'nin narin sesi.
"Al bakalım."
Afet'in yüzünde bir huzursuzluk peyda oldu. Üzgün bir ifade ile konuşmaya başladı.
"Ama ben sebze sevmem ki." dedi.
Bilge bir yandan konuşmaya başlamış bir yandan da eline bir kaşık alıp Afet'in yanındaki sandalyeye oturmuş ve tabaktan yemeği kaşağı alıp kız çocuğuna yedirmeye başlamıştı.
"Ama sebze yemezsen sağlıklı büyüyemezsin, hem önce bunu yiyelim beraber, sonra makarna getiririm sana."
Afet'in en sevdiği yemek makarnaydı ve Bilge bunu biliyordu.
Çünkü bir insan kızının en sevdiği yemeği bilirdi...
Aslında Afet sebzeden nefret ederdi fakat o anın sıcaklığı ve ablasına şefkati ona iyi hissettirmişti.
Bilge sofraya daha önce koyduğu yoğurdu ve sebze yemeğini küçük kıza yedirmeye devam ederken Afet'in karnı doymuş, gözleri parlamaya başlamıştı.
(Çok uzaktaki bir yerde, aynı saatlerde:)
İstanbul'da bir evi bir telaştır sarmıştı. Bu evin tek çocuğunun ilk doğum günüydü çünkü. Bu çocuk çok şirindi, annesinin giydirdiği mavi elbise onu daha da şirin yapmıştı. 1 yaşını dolduracaktı birkaç saat sonra. Annesi ve babası tarafından bütün aile üyeleri çağrılmış, ev süslenmiş ve çeşit çeşit yemek hazırlanmıştı. Bu özel günde bütün aile üyeleri bir arada olacaktı.
Doğum günü çok güzel geçiyordu fakat bu kız çocuğu bugünün küçük bir bölümünde ağladı. Aslında nadiren ağlardı fakat bu ağlamasının sebebini kimse çözemedi.
Küçük kız büyüdü ve ailesi yıllarca ona bu doğum gününde ağlamasının sebebini bilmediklerini söyledi.
Küçük kız yıllar sonra anladı neden ağladığını. Aslında hiçbir zaman tanıyamayacağı, hiçbir zaman karşılaşamayacağı Bilge ablası bugün hayata veda edecekti.
1 yaşındaki kız çocuğunun gözünden düşen damlalar, bir kadının ömrünün sonlanacağını göstergesiydi...
...
Bölüm sonuu
Nasıldıııı
Tekrardan merhabalar, umarım keyif aldığınız ve beğendiğiniz güzel bir bölüm olmuştur. Ben yazarken çok keyif aldım.
Sizce bölüm sonundaki küçük kız kim ve neden Bilge ile hiç karşılaşamayacak?
Sizce ilerleyen bölümlerde neler olacak?
Kendinize çok iyi bakın, görüşmek üzere...
Bölüm Yorumları