Nasılsınızzzzz.
Ben çok iyiyimm.
Umarım her şey yolundadır. Umarım umut ve şükürle bakıyorsunuzdur etrafınıza...
Kurgularım hakkında onlarca mesaj ve yorum aldım. Hepsi çooook güzeldiiii. Çoook teşekkür ediyorum.
Sizler okudukça ben ismimin anlamı gibi kıymetli okurlarım ve karakterlerime ışık olmaya devam edeceğim.
Kendi hayatından kısımlar bulan, kendini gören okurlarım olmuş; duygularıma tercüman oldun cümlesi bu hafta en çok duyduğum cümlelerden biri.
Bölüm içerisinde yazım ve noktalamaya çok dikkat eden biriyimdir ama burada dikkat ederseniz arkadaşıma, dostuma yazar gibi yazmaktan çekinmiyorum.
Çünkü bana göre okurlarım benim kalbime, düşünce dünyama ve hayata bakış açıma konuk olan kıymetli dostlarım olur…
Bu arada ne zamandır yazdığımı soran okurlarım oldu.
Bunun net bir cevabı yok.
Ben yazmayı öğrendiğimden beri yazıyorum fakat yazdıklarımı yaklaşık iki haftadır okurlarıma ulaştırıyorum.
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum.
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim…
Yeni bir kurguyla geldim efendimmm.
Her yaz belli dönemlerde aklıma gelen bir kurguydu bu, yine aklıma gelmişken okurlarımla buluşturmak istedim.
Yani bu yaz o yazzzzz!
Kurgu benden beklenmeyecek bir şekilde sakin ve tatlı bir köy kurgusu. Bol bol köyü betimleyip sakin bölümler oluşturmayı amaçlıyorum.
Bu kurgu biraz İstanbul'u biraz da Orta Karadeniz'i anlatacak.
Diğer kurgularıma da mutlaka beklerim.
Bölüm sonunda görüşmek üzere.
❗ Bölümde yetişkin içerik bulunmamakla birlikte bazı okurlarımın hassas olabileceği konular ve kısımlar içermekte. Bu sebeple bölümü okuyacak okurlarımın dikkatli olmasını tavsiye ediyorum.
...
Bölüm 1: Gülcan Öztürk,
(10 Temmuz 2026/ Şehirlerarası otobüsü.)
"Veda ettiğim hislerin umudusun,
Akıp giden aşkımdan kalan son yudum,
Hayali sımsıcak gecenin seninle,
Terim yok teninde bu yüzden huysuzum,
Gel neyin inadı bu?
Bırak gel, bırak gel,
Sen bu ömrün ilacısın gel,
Bize şans ver,
Gel neyin inadı bu?
Bırak gel, bırak gel,
Sen bu ömrün ilacısın gel,
Bize şans ver."
Çankırı sınırları içerisinde otobüsün cam kenarı koltuklarının birindeyken kulaklığımdan duyduğum şarkının sözleriydi bunlar.
Rotamın bitmesine birkaç saat kalmıştı. Çorum, Amasya ve memleketim...
3 yıl İstanbul'da özel bir kurumda sınıf öğretmeni olarak çalıştıktan sonra tabiri caizse yaka silkmiş ve hayatım boyunca bir şeylerin böyle devam etmesine dayanamayacak duruma gelince sınava girip başka bir okula atanmıştım. Ne tesadüf ki yoğun bir tempoyla geçen sınav senesini ardından memleketim Tokat'a atanmıştım.
İstanbul güzel olmasına güzeldi. Gecesi de gündüzü de özeldi fazlaca. Boğazda rast gelinen gün doğumu, Eminönü'nde yapılan alışverişler ve yenen simit, balık ekmek, içilen bol tuzlu turşu suyu, Ortaköy'de kumpir, kokoreç. Sultanahmet'te köfte. Vefa'da boza. Bebek sahilde, Karaköy'de yapılan yürüyüşler, Sirkeci'den binilen tramvaylar...Gün batımını izlemek ve ardından gecesi gündüzünden daha aktif olan mekanlar. Bebek, Nişantaşı...
İstanbul aynı zamanda da vahşiydi. Kendi Hakkı olandan uzaklaşmayı öğretiyordu insana. İnsanüstü şekilde gösterdiğin çaba beğenilmiyor, karşındaki seni hep küçük düşürüyordu.
Günü sağ atlatabilme savaşı aslında en çok da burada vardı.
Güneş yerini Ay'a bıraktığında bile bitmiyordu mesai, insanın kafası o kadar dolu oluyordu ki yetmiyordu zaman.
Ben de İstanbul'da doğup büyümüştüm. Annem de babam da öğretmendi. Ama ne yazık ki annemi ve babamı bir trafik kazasında kaybetmiştim. Onlarla çok güzel anılarım olmuştu.
Ama o güzel anılar, çocukken dudağımın kenarındaki gamzelerin annemi ve babamı kaybettikten sonra bir daha yüzümde rast gelmediğim silik izlere dönüştü.
İlk zamanlar zordu.
Hem de çok zordu.
"Zor" demek yetersizdi.
Henüz kaybı niteleyebilecek kelime bulunmamıştı.
Kayıp kişiye göre değişen bir kavramdır aslında. Kimi ismini hatırlayamadığı bir şarkıyı kaybettiğini düşününce ağlamaya başlar, kimi için kayıp bir dirayet yoludur.
Bir şeyleri kaybettiğimizde gerçek kendimizi buluruz. Sadece kendimizi değil, gerçek dostlarımız en zor günlerde belirir yanımızda.
Bazıları şanslıdır, kötü günlerinde gerçekten onlara derman arayan, en azından yanında olan dostları vardır bazılarının.
Annemi ve babamı, en kıymetlilerimi henüz on beş yaşında, gençliğe yeni yeni adım atan bir çocukken, anladım.
Bir saniye aslında çok uzun bir süre.
Direksiyon koltuğundaki babamın bir saniye dağıldı dikkati.
Direksiyon bir saniyede yanlış yöne çevrildi.
Bir saniyede çarptı araçlar.
Bir saniyede girdik kamyonun altına.
Bir saniyede geldi o acı verici ses.
Gelen ambulanslardan inen sağlık ekipleri bir saniyede gördü bizi.
Bir saniyede çıktım o harabeden.
Ve bir saniyelik süre kadar gördüm tanınmayacak hâle gelen biri kadın biri erkek olmak üzere 2 cesedi.
Oradan sağ çıkmam bile bir mucizeyken bir saniye benim gerçekten kabusum olmuştu.
Sonrası rüya misali aktı.
Daha doğrusu kabus.
Bir saniye kadar sürerdi her şey aslında.
Bir saniye kadar uzundu hayat.
Hayatın alt üst olması için bir saniye fazlasıyla yeterliydi.
Geçen zaman bana kimin iyi kimin kötü olduğunu da göstermişti.
Herkes benim sırtımı sıvazlıyordu o zamanlar.
Ama kimi avuç içlerini gerçek sevgi, merhamet ve şefkatle; kimiyse sırtıma bir bıçak saplamak için yer aramak amacıyla dolaştırıyordu sırtımda.
Ve güvendiğim insanlar benim güvenimi nasıl boşa çıkardı, işte ben bunu gördüm.
Aslında bugün pek çok kişinin başına gelenler benim de başıma geldi.
Birine güvendim, güven ağını ördüm.
Sonra gelen insanlar bu güven ağını yerle bir etti.
Benden çok uzaklarda ya da bana çok yakında olan birileri de yaşamıştır mutlaka.
Belki sen bile.
Bu güven ağının yerle bir olduktan sonraki aşamalarını biliyorsunuzdur.
O en güvendikleriniz var ya, o en inandıklarınız. O en ihtiyacınız olanlar en kötü gününüzde, o en depresyonlu zamanlarınızda sizi arkanızdan itiyorlar. Siz en dibe giderken de ellerini sallayıp kahkaha atarak sizin yok oluşunuzu izliyorlar.
Sonra çıkmazda olduğunuzu zanneden siz daha büyük çıkmaza giriyorsunuz. Yok ya onlar yapmamıştır benim ayağım takılmıştır, deyip belki yıllarca onların size zarar vermesine izin veriyorsunuz. Belki kendinizi suçluyorsunuz. Ben nasıl onların bana zarar verdiğini düşünürüm, ben onları hak etmiyormuşum demek ki, deyip kendinizi paralarsınız. Bu sırada onlar size belli etmeden gününü gün etmeye devam eder.
Çok sevdiğim bir kitabın da dediği gibi; ‘’Birinin sizi evcilleştirmesine izin verirseniz gözyaşlarınızı da hesaba katmalısınız.’’
Ama gözyaşları öyle kolayca hesaba katılacak şeyler değil ne yazık ki.
Bazen size bir bitkinin iyi geleceğini düşünürsünüz. O bitkiyi sıkı sıkı tutarsınız. Bir bakarsınız ki o bitki sapasağlam dururken sizin eliniz tarumar hale gelir. Bu durumda o bitkiyi bırakmak tutmaktan daha iyileştirici olabilir.
Eğer o bitki kaktüsse bitkiyi elinizde tutmanın size bir faydası olmadığı gibi eliniz yaralar içinde kalır.
Belki onlarca yıldır tutuyorsunuz o kaktüsü elinizde.
Kendiniz için yapmadınız belki.
Uzaklaşamadınız ondan.
Parmaklarınız kopamadı dikenlerden.
Şimdi hiç tanımadığınız biri rica ettiği için bunu yapar mısınız bilmiyorum ama, lütfen o dikenlerden uzaklaşın.
Yara almayı kanıksamışsa parmaklarınız, eklemlerinizin yerini almışsa dikenler zor olacak değişmek.
Ama yılmayın.
Çünkü ben o kazadan sonra yılsaydım, bırakın babamın köyündeki kız çocuklarını okutmak için öğretmen olmayı; kendim için bile bir adım atamazdım.
Daha fazla ertelemeyin, atın o adımı.
Bir yay burcu olarak gezmeyi çok seven biriyimdir. Ama o kazadan sonra oturduğum odadan çıkmak bile benim için zulümdü.
Çünkü benim fikrimdi o gün dışarı çıkmak.
Vicdan azabı sanki somut biri gibi gelmiş ve oturmuştu göğsümün tam ortasına.
Ve ben ne yaparsam yapayım yıllarca gitmedi.
Ve benim hem hayatımı hem de kendimi keşfedeceğim, ailemle yaşayacağım o güzel günlerin kabustan daha da korkunç bir hâle gelmesine sebep oldu.
Benim yıllarım vicdan azabı ile geçti.
Sonra biri çıkıp geldi ve buna dur dedi.
Babannem...
O kadar zor geçmişti ki hayatı.
Ben hep edebiyat ile ilgilenmek istemiştim. Hep bir şeyleri yazmayı severdim. Hep kendim kendi ilhamım olurdum.
İlhamım o günden sonra gitti, sonra da bir daha uğramadı zihnime.
İşte ben de babaannemle yaptığım sohbetler sonrasında vermiştim hayat hakkındaki kararlarımı. Bu olaydan sonra babaannem benim yanımda kalmıştı. İstanbul'da ne olur ne olmaz diye satmadığı küçük bir evi vardı.
Aslında babaannem Tokat'ta doğup büyümüştü. Dedemle de burada tanışmış ve evlenmişlerdi. Sonra belli bir zaman geçmiş ve İstanbul'a yerleşmişlerdi, yani bu eve. Burada yaşarlarken dedem kalp krizi geçirmiş ve vefat etmişti. Ben dedemi pek hatırlamıyordum, çünkü vefat ettiğinde 4 yaşındaydım. Ama babaannemin anlattığına göre çok iyi biriymiş. O da öğretmenmiş annem ve babam gibi. Kimsenin kalbini kırmaz, karıncayı bile incitmezmiş.
Ama hayatta yaşadığı zorluklarla ne yazık ki hayatı onu incitmiş.
O hikaye çok uzun, uzun lafın kısası babaannem ondan sonra köye gelmiş ve burada yaptırdığı küçük evinde yaşamaya başlamış. Kış mevsiminde aklına eserse gelirmiş İstanbul'a, bir de bizi çok özlediğinde.
Babaannemle aramda farklı bir iletişim vardı benim. Farklı bir ruhtu benim için. Gözlerimi kırptığımda anlardı içimden geçen duyguları.
İlkokuldaki ilk aşkımı da, ortaokulun başındaki arkadaşlarıma olan bağlılığımı da öyle anlamıştı.
Gideceğim köyde okuma yazma oranı düşüktü. Bunun önüne geçmek istiyordum. Çocukken birkaç senede bir giderdik. Ben de her gittiğimizde içimdeki ele avuca sığmayan çocuğun ceviz ağaçlarının altında olduğunu görürdüm.
Ceviz ağaçları çetindir. Soğuğa da, sıcağa da dayanır. Yaylada kök salar tarlaya. İlk iki üç yıl narin olur, sonra dirayet bürür dört bir yanını. Serinlik ister yalnız. Yeşil meyveleri kahverengi olsun da sincaplar yiyip toprağa kalan cevizi bıraksın, ceviz ağaçları tekrar çıksın isterler. Anadolu kültüründe bolluğun ve bereketin simgesidir.
Öyle güzeldir ki öğle zamanı tepedeki sıcaklıktan kurtulmak için altına oturduğunda.
Hele varsa karşında dağlar, yoksa derdin tasan.
...
Bölüm sonuuuuu...
NASILDII
Yani sırf şu bölüm sonunu yazabilmek için gittim ceviz ağacının altına oturdum uzun süre bakıştık 😂
Şaka bir yana umarım beğenmişsinizdir
Köyünü özleyen okurlarım varsa çok beğeneceklerini düşünüyorum ilerleyen bölümlerde
Yorumlarınızı bekliyorum
Kurgu, karakterler ve olay örgüsü hakkındaki tahminlerinizi de bekliyorum
Kendinize çok iyi bakın
Görüşmek üzere
Yorumlarda buluşalımmm
Bölümde Umut Doma ve Hande Ünsal'ın söylediği, sözleri Umut Doma'ya ait olan "Gel" isimli şarkı kullanıldı.
Kurgu tamamen hayal ürünü. gerçek işi ve kurumlarda oluşabilecek benzerlik tamamen tesadüftür.
🤍🫶🌸
Bölüm Yorumları