Merhaba kıymetli okurlarım.
Nasılsınız?
Ben gayet iyiyim.
Sizlere yeni bölümle geldim.
Köy kurgumun bu bölümünde de yine yazarayisigi olarak ışık olmaya devam ediyorum okurlarıma. Kurgularımla aydınlatmaya çalışıyorum yaşadığım dünyayı.
Kurgularım hakkında onlarca mesaj ve yorum aldım. Hepsi çooook güzeldiiii. Çoook teşekkür ediyorum.
Sizler okudukça ben ismimin anlamı gibi kıymetli okurlarım ve karakterlerime ışık olmaya devam edeceğim.
Kendi hayatından kısımlar bulan, kendini gören okurlarım olmuş; duygularıma tercüman oldun cümlesi bu hafta en çok duyduğum cümlelerden biri.
Bölüm içerisinde yazım ve noktalamaya çok dikkat eden biriyimdir ama burada dikkat ederseniz arkadaşıma, dostuma yazar gibi yazmaktan çekinmiyorum.
Çünkü bana göre okurlarım benim kalbime, düşünce dünyama ve hayata bakış açıma konuk olan kıymetli dostlarım olur…
Bu arada ne zamandır yazdığımı soran okurlarım oldu.
Bunun net bir cevabı yok.
Ben yazmayı öğrendiğimden beri yazıyorum fakat yazdıklarımı yaklaşık iki haftadır okurlarıma ulaştırıyorum.
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Son sözlerimle bitiriyorum…
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum.
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim…
Bölüm sonunda görüşmek üzere efendim.
Bölüm içerisinde yetişkin içerik detayları olmamakla birlikte bölüm, bazı okurlarımın hassas olabileceği konular içeriyor. Bu sebeple mağduriyet yaşanmaması adına okuyucularımın bu bölümü okurken dikkatli olmasını rica ediyorum.
...
Gülcan Öztürk,
Öğleden sonra, güneş yavaş yavaş batmaya hazırlanırken ve bulutlar gölgelerini dağlara emanet etmeye devam ederken elimdeki iki valizim ve kol çantam ile indim otobüsten. Muavine başımla selam verdikten sonra otogardan çıktım. Biraz ileride kasabanın servisleri vardı. Servislerden uygun olana bindikten sonra şoföre ücreti ödeyip bir yere geçtim. Yaklaşık yarım saat süren beş kilometrelik yoldan sonra bir de bir kilometre kadar bol virajlı bir yoldan gelince iyice yorulmuştum. Bu sırada babaannemle kısa bir telefon konuşması yapmış, yaklaştığımı haber vermiştim. Babaannem beni dört gözle beklerken ben de bizim oraların tabiriyle yolda telesimiştim.
Araç beni köy meydanının biraz gerisindeki çeşmeye bıraktıktan sonra muhtemelen Gökçeoluk köyünden devam edecekti yoluna. Eşyalarımı aldıktan sonra etrafıma baktım. Önümdeki dik yokuş, hafif esen rüzgar, nemin az oluşunun verdiği serinlik, ormanlar, çiçekler, böcekler...
İstanbul'da doğup büyüyen bir çocuk olarak buranın atmosferi bana farklı geliyordu. Havası, suyu değişikti benim için.
Bu yokuştan çıkmam pek zor olmadı, aslında yorgundum yorgun olmasına ama burayı seviyordum.
Daha doğrusu burada güvende hissediyordum.
Kim bilir? Belki de hayatta tutunacak tek dalım olduğundan güvenli limanımdır burası.
Yokuştan sonra köy çeşmesine ulaştım. Hava sıcaktı ama yükselti ve ormanlar sebebiyle bunaltıcı değildi. Köy çeşmesinin sesi eşliğinde sağa döndüm ve başka bir yokuştan inmeye başladım. Ben yolma devam ettikçe muhtemelen bir komşunun traktöre yükleyip götürürken düşürdüğü buğday başakları, meraklı gözlerle hatrımı soran köy sakinleri, köy sakinlerinin havlayan köpekleri, bol oksijen yolumda bana eşlik etmeye devam etti.
Yaklaşık on beş dakikalık yürüyüşün ardından sağa döndüm. Issızlaşan patika ile yolun bitmek üzere olduğunu anladım. Bahçe kapısını açıp içeri girdiğimde babaanneme seslendim.
"Ben geldim."
Babaannem, Ayşe Öztürk, elindeki mutfak beziyle kapıdan bahçeye çıktı. Heyecanlı olduğunu gözlerinden ve beden dilinden anlamıştım.
Babaannemin hayatı zor geçmişti. Eşini, yani dedem Ahmet Öztürk'ü ben iki yaşındayken kaybetmiş. Genç yaşta eşini kaybedince hayatını çocuklarına adamış. Dedem uzun yol şoförü imiş. Yolda bir trafik kazası sonucu eşini kaybeden babaannem, aynı nedenden dolayı oğlunu ve gelinini kaybedince hayati alt üst olmuş. Sonra zor zamanlar yaşamış ve benim için yaşamaya başlamış.
Nasıl Ayşe Öztürk torunu için yaşıyorsa, torunu da Ayşe Öztürk için yaşamaya devam etmiş.
Babaannem olmasaydı muhtemelen kendi canıma kast eder, ulusal kanallardaki akşam haberlerinin birer dakikalık konusu olur, gazetecilerin ekmeğine yağ sürerdim.
"Hoş geldin kuzum!"
Eşyalarımı evin girişindeki dış kapının önüne, beton kısma bıraktım ve hemen koşarak sarıldım ona. Saçlarımın kokusunu içine çekerken yanıtladım.
"Hoş buldum babaannem."
"Nasılsın kuzum, iyi misin?"
Elleriyle yüzümü ve sırtımı okşarken sormuştu bu soruyu.
"İyiyim babaannem. Sen nasılsın?"
İyi olduğumu duyunca yüzündeki tebessüm derinleşmişti.
"İyiyim yavrum. Sen biraz zayıfladın mı, yüzün çökmüş hep."
"25 yaşında olmama rağmen bu soruyu beni neredeyse her gördüğünde sorardı.
Gözlerinin içine baktım.
"Yok babaannem, iyiyim böyle."
Yalan yok, kilom boyuma göre gayet iyiydi ama bizim buralarda zayıf olan sevilmezdi pek.
"Hadi kızım eve geçelim de soluklan biraz."
Eşyalarımı da alıp bu eve her geldiğimde kaldığım odaya geçtim. Evin sağ tarafındaki iki oda mutfak ve oturma odasıydı. Oturma odasının, yani benim kalacağım odanın içinde bahçeye açılan bir kapı vardı. Birbirine paralel şekilde iki uzun koltuk, televizyon ve bir soba vardı bu odada.
Eşyalarımı bıraktıktan sonra evin önündeki içinde karpuz kabuğu olan poşeti hatırladım. Babaannem o poşeti içeriden getirmişti.
"Kapının önündeki poşet niçin babaanne?"
" Fatma teyzenin inekleri için yavrum. Bak iyi hatırlattın ben bir koşu gidip vereyim onlara."
Fatma teyze babaannemden üç yaş küçük kız kardeşiydi. Beni de pek severlerdi.
Kardeşinin hayvanlarını düşünecek kadar temiz kalpli biriydi babaannem.
"Sen acıktıysan ocakta yemek var, ısıtır yersin olur mu yavrum?"
Yiyesim pek yoktu.
"Sen gelince yeriz babaannecim."
Aklımda uzun zamandır yapmak istediğim bir şey vardı. Ama bunu babaannemin bilmemesi daha iyiydi.
"Tamam yavrum."
Babaannem çıktıktan sonra kaldığım odanın karşısındaki odanın kapısının önüne geçtim.
Bu oda benim çocukluğumdu.
Kaybolan huzurumdu.
Geçmişimdi.
Bu oda buraya her geldiğimizde annem ve babamın kaldığı odaydı.
İki koltuk, iki fotoğraf albümü, camın önündeki vişne ağacı...
Önce annemin yattığı koltuğa oturdum. Sonra dayanamayıp yattım.
Annemin kokusunu solumayalı kaç mevsim geçmişti?
Kaç gün dönmüştü geceye?
Kaç şafak sökmüştü?
İnsnalar yönlerini bulmak için kaç kez şimale dönmüştü?
Sonra babamın kokusu doldu burnuma.
Ne kadar süre ağladım bilmiyorum.
İşte o an, içimdeki musluk açılmışcasına ağladım.
Babaannemin beni böyle görmesini istemiyordum. Çünkü benim yıkılmam onun da yıkılması demek oluyordu.
Gözyaşlarımı silip avuç içlerimde tuzlu bir sıvı bıraktıktan sonra ayağa kalktım. Odadan çıktım ve mutfağa gittim.
Babaannemin gelmesine az kalmış olmalıydı, yavaş yavaş acıktığımı hissettim ki sofrayı kurmaya başladım. Önce suları koydum, sonra kaşıkları. Yayla çorbası muhtemelen en sevdiğim çorba olduğu için yapılmıştı babaannem tarafından. Yine çok sevdiğim bir yemek olan keşkek de babaannem gelmek üzereyken sofrada yerini almıştı. Babaannem geldi ve yemek yemek için sofraya oturduk.
"Eline sağlık yavrum."
Otururken konuştum.
"Ne demek babaannem asıl senin eline sağlık."
Çorbamdan birkaç kaşık aldıktan sonra konuştum. Babaannem keşkeğini ve sofraya önceden koyduğu salatayı kaşıklıyordu.
"Eylül ortasında başlayacak okullar. Ben de o zamana kadar köye hakim olmalıyım. Bana yarın köyü gezdirir misin?"
"Olur yavrum."
Biraz düşündü.
"Hem benim tansiyon ilacım bitmiş onu yazdırmam lazım sağlık ocağında."
Çorbamı bitirmiş, keşkeğimi yiyordum.
"Olur yarın halledelim."
Yemeğimizi yemeğe devam ettik. Biraz bu senenin yazından, kışından, dağlardan, köyün şelalesinden, yağmurdan bahsettik. Sonra ben odama geçtim ve yerleştim. Babaannem,
"İstediğin bir şey var mı kuzum?"
"Ha yok babaanecim sağol."
Saat ilerlemiş gün batmaya yaklaşmıştı. Ben de biraz dinlenmiş ve kendime gelmiştim. Akşam olduğunda babaaanem ilaçlarını içip televizyonun karşısına geçmiş, ben de yıldızları izlemek için bahçeye çıkmıştım.
O kadar güzellerdi ki.
Kimisi parlak, kimisi sönük.
Kimi yakın, kimiyse ırak.
Yıldızları diğer yıldızlarla hayvanlara, eşyalara benzetip eğleniyordum.
25 yaşında olmama rağmen...
Bahçe kapısının açılmasına benzer bir ses duydum. Bu beni korkuttu çünkü loş ışık bahçenin girişini ne yazık ki aydınlatmıyordu.
Sonra bir ses daha duydum.
Bir melodi sesi.
Bir mırıldanma.
Bir şarkı.
"
...
Benim gönlüm sarhoştur,
Yıldızların altında.
Sevişmek ah ne hoştur,
Yıldızların altında.
Yanmam gönlüm yansa da,
Ecel beni alsa da,
Gözlerim kapansa da,
Yıldızların altında..."
Çok güzel şarkı söylüyordu. Sanırım bu şarkıyı hayatımda hiç bu kadar güzel söyleyen birine rastlamamıştım.
Hayatımda ilk defa duyduğum bu güzel sesin sahibi acaba kimdi?
Beni fark etmiş olacak ki şarkıyı söylemeyi bıraktı.
Sonra ben de arkamı döndüm.
Ben de afallamış hâldeydim.
Elindeki el feneri gözümü alıyordu.
Karşımdaki genç ise beni görmeyi beklemiyor, beni gördükten sonra afallamış görünüyordu.
Onun biraz arkasından gelen kadından bir ses yükseldi.
" Ayşe abla evde misin?"
...
Bölüm sonuuuu
Nasıldııı
Umarım keyifle okumuş, beğenmişsinizdir.
Yorumlarınızı bekliyorummmm
Kendinize çok iyi bakın, görüşmek üzereee
*Bölüm içerisinde kullanılan bütün karakterler ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi ve kurumlarla ilgili oluşabilecek benzerliklerin tamamı tesadüftür.
* Bölüm içerisinde kullanılan Yıldızların Altında şarkısının sözleri şair Ömer Bedrettin Uşaklı'ya, müziği ise Kaptanzâde Ali Rıza Bey'e aittir. Şarkı, 1928-1932 yılları arasında bestelenerek Türk müziğinin unutulmaz klasiklerinden biri olmuştur.
Bölüm Yorumları