Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Güneş doğmadığında, insanlar önce saatlerin yanlış olduğuna inandı.
Solarya’nın doğu surlarının üzerinde hâlâ gecenin ağır karanlığı asılıydı. Gökyüzü ne maviye dönmüş ne de ufukta şafağın o solgun çizgisi belirmişti. Şehrin en yüksek kulelerine yerleştirilmiş bakır aynalar sessizce bekliyor, her sabah ilk ışığı yakalayıp sokaklara dağıtan yüzeylerinde yalnızca isli bulutların titrek yansımalarını taşıyordu.
Pazar meydanındaki ilk fırıncı, hamurlarını taş ocağa sürdüğünde bunun uzun bir kış gecesi olduğunu düşünmüştü. Limandaki nöbetçiler, kum saatlerini üçüncü kez çevirmiş ama kulelerden gündüz borusu çalınmayınca birbirlerinin yüzüne bakmışlardı. Evlerinin kapılarını aralayan kadınlar, çocuklarını içeri çekmiş; dua eden yaşlılar kandillerine biraz daha yağ eklemişti.
Sonra saatler ilerledi.
Ve doğu hâlâ karanlıktı.
Şehrin uykulu sessizliği, önce fısıltılarla çatladı. Ardından dar sokaklardan meydana doğru yürüyen insanların ayak sesleri yükseldi. Herkes aynı soruyu birbirine soruyor fakat kimse cevabı duymak istemiyordu.
“Güneş nerede?”
Liora Veyn, mezarlığın taş duvarının üzerinde oturmuş, şehrin karanlığa nasıl teslim olduğunu izliyordu.
Sol dizi yukarı çekilmiş, dirseğini dizine dayamıştı. Üzerindeki siyah pelerin gecenin rengine karışıyor, rüzgârın her dokunuşunda omzundan aşağı süzülen yıpranmış kumaş hafifçe dalgalanıyordu. Uzun siyah saçları henüz kurumamıştı. Gece boyunca kuzey mezarlığındaki eski bir aile mahzeninin su dolmuş alt katında çalışmış, kilitli taş sandığın içinden çıkardığı gümüş mühürü almak için dizlerine kadar çamura batmıştı.
Mühür şimdi iç cebinde duruyordu.
En az üç aylık yiyecek parası ederdi.
Belki dört.
Tabii şehrin çöküşünü fırsat bilen tüccarlar fiyatları iki katına çıkarmadan önce satabilirse.
Liora ufka bir kez daha baktı. Güneşin doğması gereken yerde, gökyüzü sanki içten yanmış bir kumaş gibi kapkaraydı. Bulutların ardında zayıf bir kızıllık bile yoktu. Ne bir kuş ötüyor ne de mezarlığın duvarlarında yaşayan kertenkeleler taşların arasından çıkıyordu.
Her şey bekliyordu.
Sanki dünya, gerçekleşmek üzere olan felaketin adını duymamak için nefesini tutmuştu.
Liora duvardan aşağı atladı. Çizmeleri çamurlu zemine sessizce değdi. Pelerininin altından uzanan eli, istemsizce cebindeki mührü yokladı. Gece boyunca türlü mezar tuzağıyla uğraşmış, paslanmış bıçakların arasından geçip bir ölünün parmağındaki yüzüğü almak için çürümüş kemikleri tek tek kaldırmıştı. Böyle zamanlarda ölülere güvenirdi.
Ölüler ansızın fikir değiştirmezdi.
Ölüler, borçlarını tahsil etmek için kapına dayanmazdı.
Ölüler, Işık Tapınağı’nın rahipleri gibi gözlerinin içine bakarak yalan söylemezdi.
Fakat o sabah mezarlık bile ona yabancı geliyordu.
Mezar taşlarının üzerindeki güneş sembolleri kararmıştı.
Liora bunu fark ettiğinde yürüyüşü yavaşladı. En yakınındaki mermer taşın üzerine eğildi. Taşın ortasına oyulmuş yedi ışınlı güneş işaretinin altın dolgusu, yıllardır olduğu gibi soluk değildi. Tamamen siyahtı. Parmak uçlarını sembolün üzerinden geçirdiğinde soğuk bir kül tabakası derisine bulaştı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Gece mezarlığa girdiğinde işaretler böyle değildi.
Duvarın diğer tarafında bir çan çaldı.
Tek bir kez.
Ses, şehrin üstünde yuvarlanan ağır bir gök gürültüsü gibi yayıldı. Solarya’daki herkes o sesi tanırdı. Işık Tapınağı’nın Büyük Çanı yalnızca üç durumda çalardı: Bir hükümdar öldüğünde, şehir düştüğünde ya da tanrının öfkesi ilan edildiğinde.
Çan ikinci kez vurdu.
Mezarlığın üstündeki siyah kargalar bir anda havalandı. Yüzlerce kanat aynı anda çırpıldı; kuşlar gökyüzüne yükselmek yerine surların dışına, karanlık ovalara doğru kaçtı.
Liora başını kaldırdı.
Üçüncü vuruş geldiğinde şehir çığlık atmaya başladı.
Kapılar hızla kapandı. Sokaklardan koşan insanlar birbirlerine çarpıyor, çocuklar ağlıyor, dükkân sahipleri tezgâhlarının üzerini örtmeye çalışıyordu. Uzakta, Işık Tapınağı’na giden geniş caddenin üzerinde altın zırhlar parladı.
Liora’nın içindeki eski ve güvenilir his kıpırdandı.
Tehlike.
Bu his onu bugüne kadar darağacından, tapınak zindanlarından ve en az iki mezar çökmesinden kurtarmıştı. Aklı henüz ne olduğunu çözmeden bedeni harekete geçti. Başını eğip pelerinini yüzüne doğru çekerek mezarlığın arka kapısına yöneldi.
Kapıdan çıkmasına birkaç adım kala demir sürgü dışarıdan kapandı.
Liora durdu.
Kapının ardından sert ayak sesleri duyuldu. Ardından metalin taşa sürtünmesi… askerlerin mızrak dipleri.
“Mezarlığın bütün çıkışlarını tutun!” diye bağırdı bir adam. “Kimse şehri terk etmeyecek!”
Liora başını hafifçe yana eğdi.
Kimse mi?
Kötü.
Şehri terk etmeyi düşünmeyen insanlar bile “kimse çıkamaz” sözünü duyunca kaçacak bir yol arardı. Liora ise her zaman zaten bir çıkış planı taşırdı.
Mezarlığın batı duvarında, yıllar önce çökmüş bir kriptanın arkasında dar bir gedik vardı. Çocukken o delikten içeri sürünerek girmiş, açlıktan titreyen elleriyle ilk gümüş parasını bir tüccarın mezarından çalmıştı. Aradan geçen yıllarda omuzları genişlemiş olsa da gedik hâlâ onu geçirecek kadar büyüktü.
Hızla yön değiştirdi. Mezarların arasından ilerlerken şehirdeki uğultu büyüyordu. Duvarın dibine vardığında taşların arasında kıvrılmış yaşlı bir adam gördü. Mezarlığın bekçisi Orven, sırtını duvara dayamış, iki eliyle göğsünü tutuyordu.
Liora’nın adımları yavaşladı.
“Baba Orven?”
Yaşlı adam başını kaldırdı. Yüzü mum gibi soluktu. Gözlerinin çevresindeki ince kırışıklıklar korkuyla derinleşmişti.
“Gördün mü?” Sesi nefesiyle birlikte parçalandı. “İşaretleri gördün mü?”
Liora yanına çömeldi. “Yürüyebilir misin?”
“Güneş mühürleri…” Orven onun koluna yapıştı. Kemikli parmakları şaşırtıcı derecede güçlüydü. “Hepsi söndü. Bütün mezarlıkta. En eski taşlarda bile.”
“Şehirde bir şey oldu. Seni mahzene götüreceğim.”
“Mahzen değil.” Yaşlı adam başını sertçe salladı. “Yer altında kalma.”
Liora’nın bakışları Orven’in gözlerinde sabitlendi. Yıllardır bu mezarlıkta yaşamış, sayısız ceset görmüş adamın yüzünde böyle bir korkuya hiç rastlamamıştı.
“Neden?”
Orven’in dudakları titredi.
“Çünkü ölüler uyanık.”
Liora, bu sözün saçmalık olduğunu söylemek üzereydi. Tam o anda ayaklarının altından bir ses geldi.
Taşın altından yükselen boğuk, zayıf bir vuruştu.
İkisi de sustu.
Ses yeniden duyuldu.
Liora yavaşça başını çevirdi. Birkaç adım ötede, üstü henüz taze toprakla kapatılmış bir mezar vardı. Taşında, önceki gün gömülen bir dokumacı kadının adı yazılıydı.
Toprak kıpırdamadı.
Mezar açılmadı.
Fakat üçüncü vuruş bu kez daha güçlü geldi.
Sanki tabutun içinden biri, tahta kapağa parmak eklemleriyle vuruyordu.
Orven gözlerini kapattı. Dudaklarının arasından eski bir dua döküldü. Liora ise mezara bakmaya devam etti. Korku, boğazının altında soğuk bir el gibi sıkıldı. Hayatı boyunca mezarların içinden para, mücevher, sır ve bazen de cinayet kanıtları çıkarmıştı.
Ama hiçbir mezar ona geri cevap vermemişti.
Uzakta dördüncü çan vurdu.
Bu kez sesle birlikte bütün mezarlığın altından yüzlerce boğuk darbe yükseldi.
Mezar taşları belli belirsiz titreşti. Bazı taşların arasından kara tozlar süzüldü. Liora hızla ayağa kalktı ve Orven’i kolundan çekti.
“Şimdi kalkıyorsun.”
“Ben gidemem.”
“Bunu tartışacak zamanımız yok.”
“Liora.”
Yaşlı adamın sesindeki ağırlık onu durdurdu.
Orven titreyen eliyle boynundaki eski bakır anahtarı çıkardı. Anahtarın başında güneş yerine iç içe geçmiş iki daire vardı. Liora onu daha önce defalarca görmüş, neyi açtığını sormuş ama hiçbir cevap alamamıştı.
Orven anahtarı onun avucuna bıraktı.
“Batı mahzeninin altındaki kapıyı açar.”
“Orada kapı yok.”
“Sen görmedin diye yok olmuyor.”
Liora avucundaki anahtara baktı. Metal buz gibiydi.
“Bunu neden bana veriyorsun?”
Orven, mezarlığın üzerinden şehre doğru baktı. Karanlık gökyüzünün altında altın zırhlı askerler mezarlık kapısından içeri girmeye başlamıştı.
“Çünkü seni bulacaklar.”
“Kim?”
Yaşlı adam yeniden ona döndü. Gözlerinde artık korkudan daha ağır bir şey vardı. Pişmanlık.
“Güneşin öldüğünü bilenler.”
Liora cevap veremeden askerlerin sesi mezarlar arasında yankılandı.
“Orada biri var!”
Orven aniden onu itti.
“Git!”
Liora sendeledi. İki asker sütunların arasından çıktı. Yüzleri altın maskelerle kaplıydı. Maskelerin alnında yedi ışınlı güneş işareti vardı; fakat sembollerin ortasındaki taşlar kararmıştı.
Askerlerden biri kılıcını çekti.
“Mezarlıktan kimsenin çıkmasına izin yok.”
Liora pelerininin altında gizlediği ince bıçağa uzandı. Orven, aralarına girmek için ayağa kalkmaya çalıştı fakat dizleri onu taşımadı.
“Bu kız burada çalışıyor,” diye seslendi. “Tapınağın kayıtlarında adı var.”
Asker ona bakmadan mızrağını savurdu.
Metal uç, Orven’in göğsüne girdi.
Liora, yaşlı adamın bedeninin geriye savruluşunu izledi. Dünya birkaç saniyeliğine sessizleşti. Ne çanları duydu ne de mezarların altındaki vuruşları.
Sadece Orven’in ağzından çıkan o kısa nefesi.
Sonra içindeki bir şey koptu.
İlk askerin kılıcı üzerine inerken Liora yana kaydı. Bıçağını adamın zırhındaki birleşme noktasına sapladı. Altın plakaların arasından sıcak kan fışkırdı. Asker boğuk bir sesle dizlerinin üzerine çökerken Liora bıçağı çekip arkasındaki ikinci adama döndü.
İkinci asker daha hızlıydı.
Mızrağın sapı Liora’nın omzuna çarptı. Acıyla geriye savruldu, sırtı bir mezar taşına vurdu. Adam mızrağı yeniden kaldırırken Liora yere çöktü; metal uç saçlarının üzerinden geçerek taşı parçaladı.
Liora çamurun içinden bir avuç kül alıp adamın maskesinin altına savurdu.
Asker küfretti. Liora onun körlüğünden yararlanıp ayağına tekme attı. Adam dengesini kaybettiğinde kemerindeki kısa kılıcı çekerek çenesinin altına dayadı.
“Maskeni çıkar.”
Asker dondu.
“Çıkar.”
Adam titreyen elleriyle altın maskeyi yüzünden indirdi. Liora onun genç olduğunu gördü. Belki kendisinden yalnızca birkaç yaş büyüktü. Gözlerinin altında uykusuzluk morlukları vardı.
“Şehirde ne oldu?”
Adamın bakışları yerde yatan arkadaşına kaydı.
“Bilmiyorum.”
Liora kılıcı biraz daha bastırdı. “Yanlış cevap.”
“Bize meydanı kapatmamız söylendi.”
“Kim söyledi?”
“Başrahip Vaelor.”
Bu isim, Liora’nın midesinde eski bir düğümü sıkıştırdı. Solarya’da Vaelor’un adı yüksek sesle söylenmezdi. Işık Tanrısı’nın yeryüzündeki sesi olduğuna inanılır, hükümdarlar bile önünde baş eğerdi.
“Güneş neden doğmadı?”
Askerin alt dudağı titredi.
“Çünkü…” Cümlesi boğazında takıldı. “Çünkü tanrı öldü.”
Liora’nın eli istemsizce gevşedi.
Asker bunu fırsat bildi. Belinden küçük bir hançer çekip Liora’ya savurdu. Liora geriye kaçtı fakat bıçak kolunu çizdi. Adam ayağa kalkmaya çalışırken mezarın altından bir darbe duyuldu.
Bu kez toprak gerçekten hareket etti.
Asker arkasına döndü.
Taze mezarın ortasında ince bir yarık oluştu. Yarığın içinden siyah duman yükseliyordu. Duman, sis gibi dağılmak yerine sanki canlıymışçasına askerin ayak bileğine dolandı.
Adam çığlık attı.
Mızrağını savurdu fakat metal dumanın içinden geçti. Siyah gölge bacağından yukarı tırmandı, zırhının aralarına sızdı. Askerin çığlığı birkaç saniye içinde boğuk bir hırıltıya dönüştü. Gözleri kapkara kesildi.
Liora, Orven’in yanına koştu. Yaşlı adamın göğsündeki yara derindi. Kanı pelerininin altına yayılıyordu.
“Baba Orven.”
Orven’in gözleri yarı açıktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Sana… yer altında kalma demiştim.”
Liora onun göğsündeki kanamayı durdurmaya çalıştı. “Konuşma.”
“Hiç söz dinlemedin.”
“Bu kez dinleyeceğim. Seni çıkaracağım.”
Orven’in eli Liora’nın bileğini buldu. Parmakları artık çok zayıftı.
“Meydana git.”
Liora ona inanamazmış gibi baktı. “Az önce şehirden kaçmamı söyledin.”
“Kaçma zamanı geçti.”
Orven gözlerini karanlık gökyüzüne çevirdi.
“Onu getirecekler.”
“Kimi?”
Yaşlı adamın nefesi kesildi. Bir süre konuşamayacak sandı. Sonra dudaklarından son bir kelime çıktı.
“Aureon’u.”
Elinin ağırlığı Liora’nın bileğinden kaydı.
Liora, yaşlı adamın yüzüne baktı. Onu çocukluğundan beri tanıyordu. Aç kaldığı gecelerde gizlice ekmek bırakmış, mezarlardan çaldığı ilk yüzükleri görmezden gelmişti. Hiçbir zaman ona babalık ettiğini söylememişti; Liora da hiçbir zaman ona baba diye sarılmamıştı.
Şimdi ise yaşlı adamın açık kalan gözlerini kapatırken içindeki boşluk, bütün karanlık gökyüzünden daha büyüktü.
Arkasında metal bir zırh gıcırdadı.
Siyah dumanın içine çekilen asker yeniden ayağa kalkmıştı.
Fakat artık insan değildi.
Boynu doğal olmayan bir açıyla yana düşmüş, gözlerinin yerinde karanlık iki çukur açılmıştı. Ağzından ince siyah iplikler sarkıyordu. Bir adım attığında zırhının içinden kemiklerin kırılma sesi duyuldu.
Liora, Orven’in verdiği anahtarı cebine soktu. Bıçağını kaldırdı.
Yaratık üzerine atıldı.
Liora son anda yana sıçrayıp mezar taşının arkasına geçti. Yaratık taşı tek darbede kırdı. Çevredeki diğer mezarlardan vuruşlar yükseliyor, topraklar kabarıyordu.
Burada kalırsa öleceğini biliyordu.
Orven’i bıraktığı için kendinden nefret edeceğini de.
Fakat hayatta kalmak bazen sevdiğin insanların cesetlerine sırtını dönmekti. Liora bunu küçük yaşta öğrenmişti.
Batı duvarına doğru koştu. Yaratığın ayak sesleri arkasından geliyordu. Duvarın dibindeki çökmüş kriptaya ulaştığında dizlerinin üzerine kapanıp taşların arasındaki dar boşluğa girdi. Pelerininin kenarı bir kayaya takıldı. Kumaşı çekmek yerine bıçağıyla kesti.
Yaratığın eli boşluktan içeri uzandı. Siyahlaşmış parmaklar çizmesini yakaladı.
Liora diğer ayağıyla tekmeledi. Parmaklardan biri kırıldı fakat yaratık acı hissetmedi. Onu geriye çekmeye başladı.
Liora belindeki küçük şişeyi çıkardı. İçindeki mezar yağını yaratığın eline döküp çakmak taşını vurdu.
Mavi alevler karanlıkta parladı.
Yaratık ilk kez çığlık attı.
Liora bacağını kurtarıp taşların arasından geçti. Duvarın öteki tarafına yuvarlandığında omzuyla sert zemine çarptı. Acıyı önemsemeden kalktı ve dar sokağa daldı.
Solarya artık tanıdığı şehir değildi.
Kandiller her yerde yanıyor fakat ışıkları birkaç adımdan öteye ulaşmıyordu. İnsanlar evlerinin pencerelerinden dua ediyor, bazıları sokaklarda diz çökmüş ağlıyordu. Tapınak askerleri ana caddeleri kapatmış, herkesi meydana yönlendiriyordu.
Liora ters yöne gitmek istedi.
Fakat Orven’in son sözü zihninde yankılandı.
Aureon.
Işık Tanrısı’nın adı, sıradan insanların ağzında yalnızca dua sırasında çıkardı. Çocuklara onun gözlerinin güneşten, kanının eritilmiş altından olduğu anlatılırdı. Her sabah güneşi gökyüzüne onun kaldırdığına, her gece dünyayı dinlendirmek için ışığını geri çektiğine inanılırdı.
Liora hiçbir zaman tanrılara güvenmemişti.
Bir tanrı gerçekten insanların dualarını duyuyorsa, çocukların neden açlıktan öldüğünü açıklaması gerekirdi.
Ama güneş doğmamıştı.
Ve Orven, Aureon’un getirileceğini söylemişti.
Liora kalabalığın arasına karışarak meydana yöneldi.
Ana caddeye yaklaştıkça insanların sayısı arttı. Evlerinden pijamalarıyla çıkanlar, başlarını şallarla örten kadınlar, ellerinde kandiller taşıyan çocuklar… Herkes korkuyla aynı yere akıyordu. Meydanı çevreleyen sütunların üzerinde yüzlerce kutsal ateş çanağı bulunurdu. Normalde gece bile sönmeyen bu ateşlerin tamamı kararmıştı.
Meydanın ortasındaki büyük güneş heykelinin gözlerinden siyah sıvı akıyordu.
Kalabalık bunu gördüğünde uğultu yükseldi.
“Bu bir ceza.”
“Tanrı bizi terk etti.”
“Hayır, geri dönecek.”
“Güneş olmadan kaç gün yaşarız?”
Liora insanların arasından ilerlerken bir çocuğun annesine sarılıp ağladığını gördü. Kadın ona korkmaması gerektiğini söylüyor fakat kendi sesi de titriyordu.
Meydanın kuzey kapısında borular çaldı.
Kalabalık iki yana açıldı.
Önce altın maskeli yüz asker göründü. Arkalarından siyah cüppeli rahipler yürüyordu. Her birinin elinde sönmüş bir meşale vardı. Rahiplerin ortasında, omuzlarında ağır bir platform taşıyan on iki adam ilerliyordu.
Platformun üzerinde bir tabut bulunuyordu.
Liora’nın nefesi yavaşladı.
Tabut, saf altından yapılmış gibi parlıyordu. Yan yüzeylerinde güneşin doğuşu, şehirlerin kuruluşu ve diz çöken krallar işlenmişti. Kapağının ortasında insan boyunda bir güneş sembolü vardı. Fakat sembolün yedi ışını da kırılmıştı.
İnsanlar tabutu gördüğü anda diz çökmeye başladı.
Bir dalga gibi.
Ön sıralardan başlayıp meydanın sonuna kadar yayılan binlerce kişi, başlarını taş zemine eğdi. Ağlama sesleri yükseldi.
Liora ayakta kaldı.
Kalabalığın ortasında yalnızca birkaç asker, rahip ve o dimdik duruyordu.
Tabut meydanın merkezine indirildiğinde Işık Tapınağı’nın merdivenlerinde Başrahip Vaelor göründü. Beyaz saçları omuzlarına dökülüyor, yüzünün yarısını örten altın maske karanlıkta bile parlıyordu.
İki elini kaldırdı.
Meydan sessizleşti.
Vaelor’un sesi, taş duvarlardan yankılanarak şehrin üzerine yayıldı.
“Solarya halkı… bugün gözlerinizi gökyüzüne kaldırdınız ve babanızın ışığını göremediniz.”
Kalabalıktan hıçkırıklar yükseldi.
“Dualar ettiniz. Ateşler yaktınız. Tapınakların kapısına geldiniz. Fakat hiçbir dua göğün karanlığını yaramadı.”
Liora, adamın sesinde yas olmadığını fark etti.
Vaelor üzgün görünüyordu ama sesi fazla kusursuzdu. Her kelimesi önceden hazırlanmış, her duraksaması ölçülmüştü.
“Çünkü bu gece,” diye devam etti başrahip, “dünyanın ışığı söndü.”
Meydanın içinde bir kadın çığlık attı.
Vaelor başını altın tabuta çevirdi.
“Işık Tanrısı Aureon Solaris öldü.”
Bu kez insanlar sessiz kalmadı.
Çığlıklar, dualar ve inkâr sesleri meydanı doldurdu. Bazıları bayıldı. Bazıları tabuta doğru sürünmeye çalıştı. Askerler mızraklarını indirerek kalabalığı geri tuttu.
Liora ise yalnızca tabuta bakıyordu.
Göğsünün içinde açıklayamadığı bir baskı vardı. Sanki iç cebindeki gümüş mühür ısınmıştı. Elini pelerininin altına soktuğunda metalin gerçekten de sıcak olduğunu fark etti.
Tabutun üzerindeki kırık güneş sembolü çok hafif parladı.
Bir kez.
Liora nefesini tuttu.
Kimse fark etmemişti.
Vaelor konuşmaya devam ediyor, tanrının ölümünden sonra yeni bir düzen kurulacağını ilan ediyordu. Fakat kelimeleri Liora’nın zihninde anlamını kaybetti.
Çünkü tabutun içinden bir ses geldi.
Çok zayıf.
Taşın altından yükselen bir nefes kadar ince.
“Liora…”
Başını hızla kaldırdı.
Çevresindeki insanlar ağlıyor, rahipler dua ediyordu. Kimse ona bakmıyordu.
Adını bir kez daha duydu.
Bu kez daha açık.
“Liora Veyn.”
Kalbi sertçe göğsüne vurdu.
Tabutun kapağındaki güneş sembolünün ortasında ince bir çatlak oluştu. Çatlağın içinden altın değil, simsiyah bir ışık sızdı.
Liora birkaç adım geri çekilmek istedi fakat bedeni hareket etmedi.
Ses, doğrudan zihninin içinde yankılandı.
Soğuk değildi.
Sıcak da değildi.
Binlerce yıldır hiçbir insana yalvarmamış bir varlığın parçalanmış gururunu taşıyordu.
“Beni buradan çıkar.”
Liora, güneşin doğmadığı sabahın ortasında, ölü ilan edilen tanrının kendisiyle konuştuğunu anladı.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları