Gece, o gün hiç bitmedi.
Solarya’nın üzerine çöken karanlık, akşamın kendi usulünce getirdiği bir perde değildi. Sabahın ortasında doğmuş, şehrin üstüne yırtık bir cenaze örtüsü gibi serilmiş, taş evlerin aralarına, bakır çatılara, boş pazar tezgâhlarına, fırın ocaklarının sönük ağızlarına ve insanların yüzlerine aynı isli rengi bulaştırmıştı.
Şehir, güneşsiz geçen ilk günün sonunda yorgun bir hayvan gibi kendi kaburgalarının içine kıvrıldı; ne han kapılarından kahkaha taştı ne meydanın kıyısındaki çeşmeden su dolduran kadınların alçak sesli dedikoduları duyuldu. Her şey susmuştu. Kapıların arkasında bastırılan dualar, beşiklerde uyumayan çocukların iniltisi, avlularda titreyen kandiller ve sokak başlarında bekleyen tapınak askerlerinin metal ayak sesleri bu suskunluğu parça parça kesiyordu. Sokağa çıkma yasağı üçüncü çanla ilan edilmişti; dördüncü çandan sonra dışarıda görülenlerin eve dönmeyeceği söylentisi, kapı aralıklarından içeri giren soğuk hava gibi bütün evlere sızmıştı.
Kimse bunu açıkça konuşmuyordu. Çünkü bazı korkular, dile gelince büyür; Solarya halkı o gece korkuyu büyütmemek için dudaklarını sıkmış, ama kalplerini susturamamıştı.
Liora Veyn, eski bir saatçi dükkânının üst katında, sırtını rutubetli duvara yaslamış hâlde bekledi. Uyku ona yaklaşmadı. Yaklaşsa da kabul etmeyecekti. Gözlerini kapatır kapatmaz Orven’in yüzünü göreceğini biliyordu; göğsüne saplanan mızrağı, ağzından çıkan kısa nefesi, kanının pelerinin altına yayılışını, avucuna bıraktığı bakır anahtarın ölümden daha soğuk ağırlığını. Dükkânın duvarlarında asılı saatlerin hepsi durmuştu. Bazıları şafağı, bazıları öğleni, bazıları çoktan gelmesi gereken bir akşamı gösteriyor; zaman, sanki şehrin içinde yürümeyi bırakmış da bu küçük odada kırık kadranların arasına saklanmış gibi duruyordu.
Liora’nın kolundaki kesik ince ince sızlıyor, omzundaki morluk her nefesle derisinin altında yer değiştiren küçük bir taş gibi batıyordu. Fakat onu yerinde tutan acı değildi. İç cebindeki gümüş mühür, arada bir kızarıyor, sonra yeniden soğuyordu. Her ısınışta zihninin karanlık köşesinde aynı ses beliriyordu.
“Beni buradan çıkar.”
Bu ses ne yalvarıştı ne emir. Liora’nın bildiği hiçbir şeye benzemiyordu. Bir insan yardım istese yüzünü çevirebilir, bir asker yolunu kesse bıçak çekebilir, bir rahip onu kutsal sözlerle korkutmaya kalksa gülüp kaçabilirdi. Ama ölü ilan edilmiş bir tanrı, adını karanlığın içinden söyleyip zihninin içine dokunduysa, insan hangi kapıdan çıkacağını bilemezdi.
Liora bundan nefret etti. Kader denen şey de böyle yapardı; kapıya vurmaz, izin istemez, insanın göğsünün ortasına yerleşir ve sanki hep oradaymış gibi nefes almaya başlardı.
Avucundaki bakır anahtarı çevirdi. Anahtarın başındaki iç içe geçmiş iki daire, Işık Tapınağı’nın yedi ışınlı güneşine benzemiyordu. Bu işaret daha eskiydi. Daha sessiz. Daha karanlık.
Orven’in sesi hâlâ kulağındaydı. Batı mahzeninin altındaki kapı. Liora mezarlığa geri dönmenin ölüm olduğunu biliyordu. Ölüler uyanmıştı. Şehir, tapınak askerleriyle dolmuştu. Vaelor’un adı, kapıların ardında bile insanların omuzlarını düşüren bir gölge gibi dolaşıyordu. Mantıklı olan, kuzey kanalına inmek, eski su geçitlerinden sur dışına çıkmak, elindeki mühürleri ilk kaçakçıya satmak ve Solarya’nın karanlığını geride bırakmaktı.
Mantık yıllardır onu hayatta tutmuştu. Duygular ise insanı mezarlık duvarının dibinde kanlar içinde bırakırdı.
Yine de gece yarısına yakın ayağa kalktı.
Bazı kararların sesi olmazdı. İnsan yalnızca korkusunu dişlerinin arasına alır, pelerinini omzuna geçirir ve yürürdü. Liora da öyle yaptı. Kopan kumaş ucunu beline sıkıştırdı, bıçağını çizmesinin içine yerleştirdi, saatçi dükkânının arka penceresinden dar çatıya çıktı. Karanlık yukarıda daha da yoğundu. Gökyüzü, şehrin üzerine baş aşağı çevrilmiş siyah bir kuyuya benziyordu. Solarya’nın kiremitleri, bacaları, çamaşır ipleri ve dar çatı aralıkları, ezberindeki haritanın üstünde yabancılaşmıştı. Çocukken bu çatılarda açlıktan kaçmıştı. Gençliğinde tapınak muhafızlarını buralarda atlatmıştı. Bir keresinde kıskanç bir kuyumcunun tuttuğu iki paralı askeri üç sokak boyunca peşinden sürükleyip sonra adamların kemer keselerini çalmıştı. O zamanlar gece ona ait bir mülktü. Şimdi gece, ölü bir tanrının nefesiyle dolu düşman bir ülkeye dönmüştü.
İlk devriyeyi eski sabunhanenin çatısından gördü. Beş siyah zırhlı asker, ellerindeki solgun fenerlerle dar sokağı tarıyordu. Gündüz meydanda gördüğü altın zırhlılara benzemiyorlardı. Yüzlerinde parlak maskeler değil, kömür rengi miğferler vardı; alınlarındaki güneş sembolleri kırmızı bir lekeyle kapatılmıştı. Tapınağın gösterişli muhafızları halkın önünde yürür, zırhlarının parıltısıyla korku salardı. Bunlar görünmemek için gönderilmişti.
Liora kiremitlerin üzerine uzandı, gövdesini bacanın gölgesine sakladı. Aşağıdaki askerlerden biri fenerini kaldırdı. Işık çatının kenarına kadar geldi, orada titredi, sonra karanlık tarafından yutuldu. Liora nefesini tuttu. İç cebindeki mühür bir an için öylesine ısındı ki, göğsünden dışarı ışık sızacak sandı. Avucunu pelerininin altına bastırdı. Şimdi değil. Bu uyarı mühre miydi, ölü tanrıya mıydı, kendi kalbine miydi, bilmiyordu.
Askerler sokağın ortasında kısa bir süre durdu. Genç olanın feneri titriyordu; eli mi korkuyordu, ışık mı, ayırt etmek zordu. “Yine tabutun başına çağırdılar,” diye mırıldandı.
Yanındaki iri asker sertçe soludu. “Ağzını kapa.”
Genç olan, kulelerin karanlık ucuna baktı. “Öldüyse neden hâlâ başında nöbet var?” Bu soru sokağın taşlarına düşünce herkes sustu.
En öndeki asker yavaşça geri döndü. Miğferin karanlık göz boşluklarından yüzü görünmüyordu, ama sesi taş kadar soğuktu. “Bu gece fazla düşünenin sabahı olmaz.”
Genç asker başını eğdi. Başka kimse konuşmadı. Liora onların uzaklaşan adımlarını dinledi. Sözlerin basitliği, içindeki korkuyu daha da büyüttü. Tapınak, bir ölünün ardından yas tutmuyordu. Bir şeyi saklıyordu. Belki de birinin yeniden uyanmasından korkuyordu.
Meydana giden en kısa yol kapalıydı. Liora çatılardan eski hamamın kubbesine geçti, oradan boş bir avluya indi. Ayakları yere değdiği an duvar diplerindeki karaltıların kıpırdadığını gördü. İlk bakışta fare sandı; sonra karanlığın farenin sahip olması gereken bedene sahip olmadığını anladı.
Taşların üzerinden akıyor, ışığın olmadığı yerde bile daha koyu bir leke gibi büyüyordu. Mezarlıkta askerin bedenine dolanan siyah dumanı hatırlayınca boğazı kurudu. Yanında fener yoktu. Meşalesi yoktu. Yalnızca mezarlardan çalınmış küçük eşyalar, paslı bıçağı ve iç cebinde giderek ısınan mühür vardı.
Gölge ona doğru sürünürken Liora gümüş mührü çıkardı. Mührün yüzeyindeki işaretler önce donuk kaldı, sonra tabutun kapağındaki kırık güneş sembolü gibi ince bir altın çizgiyle parladı. Gölge ışığı görür görmez geriye kaçtı. Liora mührü daha sıkı kavradı. Metal avucunu yakıyordu. “Demek sadece pahalı değilsin,” diye fısıldadı.
Uzak meydandan çok derin bir titreşim geldi. Hiçbir kulağın seçemeyeceği kadar alçak, ama Liora’nın göğsünde yankı bulacak kadar yakın. Sanki altın tabut, karanlığın içinden onu hatırlamıştı.
Meydanın kenarına vardığı sırada Solarya’nın kalbi bir mezar odasına dönüşmüştü. Gündüz binlerce kişinin diz çöktüğü taş alan boşaltılmış, sütunların arasına siyah sancaklar gerilmişti. Sönmüş ateş çanakları kararmış ağızlarını göğe açıyor, büyük güneş heykelinin gözlerinden akan siyah sıvı merdivenleri kirletiyordu.
Heykel ağlamıyordu. Ağlamak insana ait bir çaresizlikti. Bu şey sanki kendi içindeki zehri kusuyordu. Meydanın ortasında altın tabut duruyordu. Üzerindeki beyaz kefen, karanlığın içinde kirli bir kemik gibi parlıyordu. Liora tabuta baktı. Gündüz çığlıkların, duaların ve Vaelor’un kusursuz sesinin arasında gördüğü o görkemli sandık, şimdi daha çıplak, daha uğursuz, daha gerçek duruyordu. Altın yüzeyinin ışık saçması gerekirdi. Fakat tabut donuktu. Kapağındaki yedi kırık ışın, göğü taşıdığına inanılan bir tanrının artık kendi ağırlığı altında ezildiğini söylüyordu.
Rahipler tabutun çevresinde dolaşıyordu. Söyledikleri dualar yukarı yükselmiyor, toprağa gömülüyordu. Liora, tapınak kapılarında çocukken duyduğu ilahileri hatırladı; parlak, sıcak, umut vadeden seslerdi onlar. Şimdi meydanı dolduran mırıltı ise güneşe değil, güneşin söndüğü deliğe sesleniyordu. Sütunların gölgesinde duran siyah zırhlı askerlerden biri yerini değiştirdi. Liora dar geçidin içine çekildi. Meydana inmek delilikti. Tabutun çevresinde askerler, rahipler, yüksek mühürcüler vardı. Vaelor görünmüyordu, ama yokluğu bile varlığından ağırdı.
Bazı adamlar odada yokken daha çok yer kaplardı. Liora pelerininin altındaki bakır anahtarı yokladı. Batı mahzeninin altındaki kapı. Fakat tabut meydandaydı. Anahtarın bu sandıkla ne ilgisi vardı? Sonra platformun güney yüzünde, işlemelerin arasına saklanmış iç içe geçmiş iki daireyi gördü. Orven’in anahtarındaki işaretin aynısıydı bu. Güneşin içine gizlenmiş küçük bir gece.
Kalbi bir an için sertçe vurdu. Orven bu tabutu biliyor muydu? Ya da yıllardır mezarlığın bekçisi gibi görünen yaşlı adam, aslında çok daha eski bir sırrın nöbetini mi tutmuştu?
Rahiplerden biri öne çıktı. Elinde ince, siyah bir bıçak vardı. Bıçağın ağzı metal gibi durmuyordu; ışığı yansıtmıyor, yutuyordu. Adam tabuta eğildi. Kelimeleri seçmek zordu, çünkü konuşması duadan çok fısıltıya benziyordu. “Sus,” der gibiydi. “Hatırlama. Uyanma.”
Liora’nın ense kökü buz kesti. Bu bir yas değildi. Bu bir kapatma ayiniydi. Tabutun içindeki şeye ölümü hatırlatmaya çalışıyorlardı.
Rahipler geri çekildi. İki mühürcü dizlerinin üzerine çöktü ve kırık ışınların arasına siyah balmumu sürdü. Nöbetçilerden biri omzunu sütuna yasladı; yorgunluk, korkudan küçük bir pay çalmıştı. Bir başkası miğferinin altından alnını sildi. Liora bunu fırsat bildi. Meydanın batısındaki çeşmenin arkasından sürünerek sütun gölgesine geçti. Orada unutulmuş bir rahip cüppesi duruyordu.
Kumaşı eline alınca kurumuş tütsü ve soğuk taş kokusu duydu. Pelerinini çıkarıp cüppeyi üzerine geçirdi, başlığını yüzüne kadar indirdi. İnsanlar yüzlerden çok şekillere güvenirdi. Başında rahip başlığı varsa çoğu asker senden dua beklerdi, bıçak değil.
Tabuta ulaşması çok uzun sürdü. Her adımda taşların altındaki karanlık ayak bileklerine dolanıyor, meydanın boşluğu biraz daha büyüyordu. Yanından geçen bir asker onu süzdü. Liora başını eğdi, parmaklarını cüppenin kolu içinde sakladı. Adam huzursuzca, mühürcülerin neden hâlâ o uğursuz şeyin etrafında döndüğünü sordu. Liora sesini boğazının en dip yerinden çıkardı. “Kenar mühürleri tutmadı,” diye mırıldandı.
“Başrahip sabaha kalmasın dedi.” Vaelor’un adını kullanmak, zehirli bir kapıyı çıplak elle açmaya benziyordu. Fakat asker geri çekildi. Başrahibin adı, ikna etmekten çok susturuyordu.
Liora tabutun yanına çömeldi.
Altın yüzey yakından bakınca altın değildi. Daha eski, daha canlı, daha inatçı bir metaldi. Üzerindeki işlemelerde Aureon şehirlerin üzerinde yükseliyor, krallar önünde diz çöküyor, ordular ışığa dönüşerek dağılıyordu. Fakat bazı sahneler sonradan kazınmıştı. Bir yerde yanmış bir şehir vardı; harap kulelerin üzerine yeni güneş ışınları işlenmiş, yıkım zafer gibi gösterilmişti.
Liora’nın parmakları kapağın kenarında gezdi. Yedi ışınlı mühürlerin her biri başka bir kilit diliyle kapatılmıştı. Sıradan bir hırsız için bu tabut imkânsızdı. Liora ise sıradan bir hırsız değildi. Ölülerin boynundan zincir çözen, lahitlerin içine saklanmış aile sırlarını kokusundan bulan, rahiplerin kutsal sandığı kilitlerin çoğunun aslında zenginlerin korkusuyla yapıldığını bilen biriydi.
Bakır anahtar ilk oyuğa girmedi. İkinci boşluk da onu reddetti. Üçüncü ışının dibinde, süsleme sanılacak kadar ince bir açıklık vardı. Liora anahtarı oraya yerleştirdi. Metal avucunda kendi kendine döndü. Tabutun içinden boğuk bir titreşim yükseldi. Liora dişlerini sıktı. Yakındaki asker başını çevirdi. Liora başını kaldırmadan eski mühürlerin hava alınca böyle inlediğini mırıldandı.
Kalbi kaburgalarına öyle sert vuruyordu ki tabutun içindeki varlık bunu duyacak sandı. Belki de duyuyordu. Çünkü zihninin içine kelimeden çok bir sıcaklık yayıldı.
Acele et.
Birinci mühür açıldı; kırık ışınlardan biri kısacık parladı.
İkincisi, gümüş parçanın yardımıyla çözüldü. Liora cebinden çıkardığı mührü kapağın ortasına bastırınca metal uzun süredir kayıp bir dişi tamamlar gibi yerine oturdu.
Üçüncü mühürde parmak uçlarından kan çıktı.
Dördüncüde kulağının içinde Orven’in nefesine benzeyen bir fısıltı duydu.
Beşincide meydanın bütün gölgeleri ona doğru eğilmiş gibi göründü.
Altıncı mühür çözülünce tabutun kapağı, yıllardır soluk tutan bir göğsün ilk gevşemesi gibi yukarı kalktı.
Yedinci mühür kendi kendine çatladı.
Liora geri çekilmek istedi, ama artık geç kalmıştı. Kapağın kenarından siyah bir ışık sızdı. Işık denecekse; çünkü bu şey aydınlatmıyor, baktığı yerden anlamı soyuyordu. Rahiplerden biri onu fark etti. Hırsız diye bağırdı; sonra başlığın altındaki yüzü seçti ve sesi değişti. Gündüz meydanda ayakta kalan kadını tanımıştı. Diğerleri döndü. Siyah zırhlılar kılıçlarına uzandı. Liora’nın saklanacak yeri kalmamıştı. Tabutun kapağı iki parmak daha aralandı ve içeriden gelen soğuk, meydanın taşlarını donmuş su gibi parlattı.
O anda şehirdeki bütün kandiller söndü.
Karanlık meydanı tek lokmada yuttu. İnsanların bağırışları uzaktan geliyormuş gibi boğuldu. Liora tabutun kenarına tutunarak dengesini korudu. Görmek için ışığa ihtiyacı yoktu artık; tabutun içindeki beden, karanlığın ortasında kendi yokluğuyla görünüyordu.
Aureon Solaris, ölülerin katılığına sahip değildi. Çürüme ona dokunmamıştı. Yüzü, tapınak duvarlarındaki kusursuz tanrı tasvirlerini utandıracak kadar güzeldi; fakat bu güzellikte huzur yoktu. Binlerce yıl hiç uyumadan gökyüzünü taşımış birinin yorgunluğu vardı onda. Saçları sönmüş altın teller gibi omuzlarına yayılmış, dudakları kana değil, ışığa hasret kalmış gibi solmuştu. Göğsü çıplaktı ve tam kalbinin üzerinde yedi parçaya ayrılmış siyah bir yara duruyordu. Yara kapanmamış, kanamamış, kabuk bağlamamıştı.
Sanki biri güneşi içeriden kırmış ve parçalarını etin altına saplamıştı. Her çatlak ayrı bir yöne uzanıyor, kayıp bir haritanın yolları gibi kaburgalarının arasında kayboluyordu.
Liora’nın nefesi kesildi. Onu tanrı olarak düşünmeye hazırdı; ölü, uzak, görkemli, soğuk bir varlık olarak. Ama tabutun içinde yatan adamın boğazındaki ince çizgiyi, kirpiklerinin gölgesini, göğsünde hiç yükselmeyen nefesi görünce öfkesinin ortasına istemediği bir duygu düştü. Bu beden bir taht değildi. Bir silah değildi. Bir tapınak yalanı hiç değildi. Bu beden, ihanete uğramış bir canlının son durağıydı.
Rahiplerin bağırışları geri döndü. Siyah zırhlılar meydana dağıldı. Bir ok Liora’nın yanağının yanından geçip tabutun kenarına saplandı. Liora irkilerek kapağa eğildi.
“Beni çağırdıysan şimdi uyan,” diye tısladı. “Ben senin tabutunun başında ölmek için gelmedim.”
Dünya durdu.
Aureon’un kirpikleri titredi.
Liora önce bunun karanlığın oyunu olduğunu sandı. Sonra adamın gözleri açıldı ve bütün meydan, o iki boşluğun içine düşmüş gibi sessizleşti. Gözlerinde altın yoktu. Güneş yoktu. Tapınakların anlattığı ilahi ateşten geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yalnızca sonsuz bir karanlık vardı; fakat bu karanlık gölge yaratıklarının açlığına benzemiyordu. Bu, ışığını kaybetmiş bir evrenin sessizliğiydi.
Liora onun bakışına yakalandı. Kaçmanın, bıçak çekmenin, küfretmenin, meydandan sıyrılmanın anlamı bir an için silindi. Çünkü Aureon ona bakmıyordu yalnızca; onun içinden geçiyor, çocukluğunda aç kaldığı sokaklara, Orven’in bıraktığı ekmeğe, mezar taşlarının arasındaki ilk hırsızlığına, hiçbir tanrıdan yardım istememeye ettiği yemine kadar görüyordu.
Dudakları kıpırdamadı. Sesi yine de Liora’nın zihninde yankılandı.
“Geç kaldın.”
Liora’nın korkusu öfkeye döndü; öfke, onun en eski zırhıydı. “Ölü taklidi yapan sensin. Saati ben mi kuracaktım?”
Aureon’un gözlerindeki boşlukta belli belirsiz bir titreşim gezdi. Gülümseme değildi bu. Belki de binlerce yıl sonra ilk kez kendisine böyle konuşulmasına duyduğu uzak şaşkınlıktı. “Bedenim burada. Ruhum değil.”
Liora çevresindeki kılıçlara, rahiplere, kapanmaya çalışan karanlığa baktı. “Bunu anlatmak için daha kötü bir yer seçemezdin.”
Aureon’un bakışı rahiplerden birine kaydı. Siyah bıçak kaldıran adam tabuta yaklaşıyordu. Tabutun çevresindeki balmumları eridi, fakat tanrının bedeninden ışık değil, acı yükseldi. Liora kendi göğsünde keskin bir yanma hissetti. Siyah yaranın yedi kolundan biri, sanki onun kaburgalarının altında yankılanmıştı. Elini göğsüne bastırdı. “Bana ne yaptın?”
“Sende uykuda kalan şeyi uyandırdım.”
Bu cevap hiçbir şeyi açıklamadı. Yalnızca korkusuna yeni bir oda ekledi. Meydanın kuzeyinden gelen askerler artık çok yakındı. Rahipler tabutun yeniden mühürlenmesi için birbirlerine çarpıyor, siyah zırhlılar Liora’yı canlı yakalamaya çalışıyordu. Liora bıçağını çekti, ama Aureon’un sesi hareketini kesti.
“Ruhumu bul.”
“Ben mezar açarım,” diye soludu Liora. “Tanrı ruhu toplamam.”
“Ruhum yedi parçaya ayrıldı. Her parça bir ölümlünün içinde saklı. İlkini bulmazsan sabah dönmez.”
“Sabah zaten dönmedi.”
“Bir daha hiç dönmez.”
Bu cümlenin ağırlığı Liora’nın üzerine yıkıldı. Çocukların ağladığı evleri, karanlıkta kapanan dükkânları, kargaların sur dışına kaçışını, Orven’in mezarlıkta söylediği “Ölüler uyanık” sözünü düşündü. Ölmekten korkmuyordu; ölümü çok yakından tanıyan insanlar ondan korkmayı bırakırdı. Ama güneşsiz bir dünyanın neye dönüşeceğini mezarlıkta görmüştü. Toprağın altındaki eller tabut kapaklarına vurmuştu. Karanlık, ölüleri bile rahat bırakmıyordu.
Rahip Liora’ya atıldı. Liora tabutun kenarından aldığı oku adamın bileğine sapladı. Siyah bıçak taşlara düştü. Bir asker mızrağını savurdu. Liora tabutun üzerine tırmanıp karşı tarafa atladı. Aureon’un bedeni hâlâ içeride yatıyordu; gözleri açıktı ama bedeni ona ihanet etmeye devam ediyordu. Liora onun kalkamayacağını anladı. “Beni kurtaracak durumda değilsin, değil mi?”
Aureon’un cevabı kelimeden çok ağır bir utanç gibi geldi. “Henüz değil.”
“Harika,” diye soludu Liora. “Ölü tanrı, diri hırsızdan hizmet bekliyor.”
“Liora.”
Adını bu kez emir gibi söylemedi. Sesinde, uçurumun kenarından uzatılmış bir elin çaresizliği vardı. Liora tabutun içine son kez baktı. Aureon’un boş gözlerinde ne minnet vardı ne merhamet. Ama derinlerde, kırılmış bir güneşin son koru gibi saklanan bir şey sezdi. Korku. Tanrı korkuyordu. Ölümden değil, sonsuza kadar böyle kalmaktan. Belki de dünyanın kendi yokluğunda neye dönüşeceğini bildiği için.
Liora küfretti. Bu küfür, tapınak duvarlarının bir yerinde mutlaka çatlak açmalıydı. Ardından tabutun kapağındaki küçük güneş mührünü yerinden söktü. Metal eline geçtiği anda Aureon’un bedeni sarsıldı; siyah yaranın bir kolu kısa bir an için altın parladı, sonra yeniden söndü. Liora mührü cebine attı ve askerlerin arasındaki boşluğa doğru koştu.
Meydan savaş alanına döndü. Siyah zırhlılar peşine düştü, rahipler ters dualar okudu, sönmüş ateş çanaklarından kara dumanlar yükseldi. Liora kırık sütunların arasından geçerken mühür avucunu yakıyor, Aureon’un sesi zihninin derininde giderek zayıflıyordu.
“Kuzey,” diye fısıldadı tanrı. “İlk parça... nefes... hastalık mahallesi...”
Liora koşarken bir askerin bacağını biçti, diğerinin kalkanını aşmak için heykelin kaidesine basıp yukarı sıçradı. Taş zemin oklarla ve kırılmış balmumuyla doluydu. Arkasında tabutun kapağı yeniden kapanmaya başladı. Rahipler mührü tamamlamaya çalışıyor, Aureon’un sesi her saniye biraz daha uzağa düşüyordu.
Liora meydanın dar çıkışına ulaştı ve dönüp baktı. Tabutun içindeki adamı artık göremiyordu, ama karanlığın ortasında iki boş göz hâlâ onun içinde yanıyordu.
“Ruhumu bul,” sesi son kez zihnine değdi. Ardından bir emir değil, ölümün kıyısında söylenmiş çıplak bir gerçek geldi. “Yoksa bu dünya bir daha sabahı görmeyecek.”
Liora sokağın karanlığına daldı. Solarya’nın taşları ayaklarının altında kayıyor, arkadan gelen askerlerin bağırışları geceyi parçalıyor, şehrin uzak mahallelerinde ölülerin tabutlara vurduğu sesler yeniden yükseliyordu. İç cebinde iki mühür vardı artık; biri mezardan çalınmış gümüş, diğeri ölü bir tanrının tabutundan koparılmış altın. Avucunda Orven’in anahtarı, göğsünün içinde tanımadığı bir yanma, zihninde ise istemediği bir kader taşıyordu.
Kaçmak hâlâ mümkündü.
Liora bunu biliyordu.
Ama kuzeyde, salgın duvarlarının arkasında bir çocuk nefes alıyordu; belki de dünyanın son sabahı, o çocuğun hasta kalbinde saklıydı. Liora gecenin içine karıştı. Bir mezar hırsızının elleri yalnızca ölülerden bir şey çalmak için yaratılmamış olabilirdi. Belki de aynı eller, yaşayan bir dünyayı karanlıktan çekip alabilirdi.
Bu düşünce hoşuna gitmedi. Fazla ağırdı. Fazla temizdi. Fazla tehlikeliydi.
Yine de ayakları kuzeye döndü.
Çünkü bazı fısıltılar, bir kez duyulduktan sonra insanı bırakmazdı.
Bölüm Yorumları