İpek, merdivenleri çıkıp Alara'nın odasına girdi.
Çantasını yatağın üzerine bıraktı ve aynanın karşısına geçti. Bir süre kendi yansımasına baktı.
Yarın evlenecekti.
Hem de iki haftadır komada olan bir adamla.
Bu düşünce aklına geldikçe içinde garip bir huzursuzluk oluşuyordu. Ne kadar sakin görünmeye çalışsa da yarının ne getireceğini bilmiyordu.
Kapı yavaşça açıldı.
Alara içeri girdi.
İpek aynadan ona baktı.
“Ne oldu?”
Alara kollarını bağlayıp onu süzdü.
“Ne yapıyorsun?”
İpek omuzlarını silkti.
“Sanane?”
Alara'nın yüzündeki küçümseyen ifade belirginleşti.
“Bana bak. Yarın evleneceksin zaten. Burada havalara girme.”
İpek birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra aynadaki yansımasına bakarak acı bir tebessüm etti.
“İşte böyle... Gerçek yüzünü göster.”
Başını yavaşça Alara'ya çevirdi.
“Tabii senin işin de zor. O kadar yüzün var ki hangisini kullanacağını şaşırıyorsun, değil mi?”
Alara'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
Birkaç adım atıp İpek'in yanına geldi. Elini uzatıp İpek'in saçına dokundu.
“Bana bak, güzel kardeşim.”
Sesi artık daha sertti.
“Sen bana meydan okuyamazsın.”
İpek'in bakışları sertleşti.
Alara'nın kolunu tuttu.
“Bana bak, Habeş maymunu. Senin o kolunu kırarım.”
Alara'nın yüzüne bir anda korku yayıldı.
“Baba! Baba, İpek dur! Yapma!”
İpek'in öfkesi hâlâ dinmemişti. Tam o sırada kapı sertçe açıldı.
Selçuk içeri girdi.
Gördüğü manzara karşısında bir an dondu.
Alara yerde kolunu tutuyordu.
Selçuk hemen kızının yanına koştu.
“Kızım! Kızım, nasılsın?”
Alara cevap vermeden önce Selçuk öfkeyle ayağa kalktı ve parmağını İpek'e doğrulttu.
“Bana bak! Kızıma ne yaptın?”
İpek'in yüzünde en ufak bir korku yoktu.
Aksine, gözlerinde hâlâ öfke vardı.
“Bir şey yapmadım.”
Selçuk kaşlarını çattı.
İpek Alara'ya kısa bir bakış attı.
“Kendi ayağıma kapanıp af diledi.”
Alara öfkeyle ayağa kalktı.
Elini havaya kaldırdı.
İpek, Alara'nın elini daha yüzüne ulaşmadan havada yakaladı.
Bir an ikisi de birbirine baktı.
İpek'in sesi bu kez oldukça sakindi.
“Eğer yüzümde parmak izleri olursa kayınvalidem ne der?”
Selçuk birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
İpek ise Alara'nın elini bıraktı ve gözlerini ondan ayırmadı.
İçinden yalnızca tek bir şey geçiyordu:
Yarın bu evden çıkacaktım. Ama bugün bile beni rahat bırakmıyorlardı.
Selçuk birkaç saniye boyunca İpek'e baktı.
Sonra yavaşça Alara'ya döndü.
“Sen neden elini kaldırdın?”
Alara şaşkınlıkla babasına baktı.
“Baba, ben sadece—”
“Ne sadece?”
Selçuk'un sesi sertleşmişti.
Alara'nın dudakları aralandı ama söyleyecek söz bulamadı. Başını eğdi.
İpek kollarını göğsünde birleştirdi.
“Gördün mü?”
Sesinde alay vardı ama gözlerinde yıllardır biriktirdiği kırgınlık gizlenemiyordu.
“Daha ben bir şey söylemeden suçlu ilan edildim.”
Selçuk ona baktı.
“İpek, sen de kardeşine böyle davranamazsın.”
İpek kısa, acı bir kahkaha attı.
“Kardeşim mi?”
Bu iki kelimeyi söylerken sesi titremişti.
Ama hemen toparlandı.
“Benim ailem yıllar önce öldü.”
Selçuk'un yüzündeki ifade bir anda değişti.
İpek gözlerini ondan kaçırmadı.
“Soylu ailesinin soyu yıllar önce tükendi.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Alara başını daha da eğdi.
Selçuk'un yüzünde ilk kez pişmanlığa benzeyen bir ifade belirdi.
İpek bunu gördü ama üzerinde durmadı.
“Ben o gün küçüktüm.”
Sesi bu kez daha alçaktı.
“Korkuyordum. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Kimseyi tanımıyordum.”
Bir an durdu.
“Beni bırakıp gittiniz.”
Gözleri dolacak gibi oldu ama ağlamadı.
“Ben arkanızdan bakarken siz bir kere bile dönmediniz.”
Selçuk'un dudakları aralandı.
“İpek…”
İpek başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Gözlerini sildi ve tekrar sertleşti.
“Şimdi yıllar sonra beni buldunuz. Neden?”
Selçuk cevap veremedi.
İpek onun sessizliğine baktı.
Sonra başını hafifçe salladı.
“Ben cevabını biliyorum.”
Bir adım attı.
“Beni, sevgili kızınızın evleneceği adamla evlendireceksiniz.”
Selçuk gözlerini yere indirdi.
İpek'in sesi yükseldi.
“Neden?”
Selçuk sessiz kaldı.
İpek'in gözlerinde öfke parladı.
“Çünkü o adam komada.”
Birkaç saniye bekledi.
“Öyle değil mi, Selçuk Soylu?”
Selçuk'un sessizliği cevap yerine geçti.
İpek acı bir tebessüm etti.
“Anladım.”
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken durdu ve arkasını döndü.
“Selçuk ve Sibel Soylu.”
İkisine de baktı.
“Yarın saat ona kadar çeyizimi hazırlayın.”
Sesi yeniden soğuktu.
“Bir de köyde yapılması gereken ne varsa halledin.”
Selçuk şaşkınlıkla ona baktı.
“İpek…”
İpek elini kaldırdı.
“Bir şey daha var.”
Selçuk sustu.
İpek birkaç saniye babasının yüzüne baktı.
“Şimdi bana bir milyon ver.”
Selçuk kaşlarını çattı.
“Neden?”
İpek'in sesi bu kez daha sakin çıktı.
“Ben senin de çocuğunum, değil mi?”
Selçuk cevap vermedi.
İpek'in yüzünde küçük, kırgın bir gülümseme oluştu.
“Yarın iki milyon vereceksin. Şimdi de bir milyon istiyorum.”
Bir an sustu.
“İhtiyacım var.”
Selçuk'un yüzündeki sertlik biraz olsun kayboldu.
İpek devam etti.
“Ama vermek istemezsen anlarım.”
Kapıya yöneldi.
“Bende köyüme gider…”
Selçuk hemen araya girdi.
“Tamam, tamam.”
Ceketinin iç cebine uzandı.
Bir kart çıkardı.
Kartı İpek'e uzatırken derin bir nefes aldı.
“Bunda bir milyon var.”
İpek karta baktı.
Bir an tereddüt etti.
Sonra kartı aldı.
“Teşekkürler.”
Selçuk ona baktı.
İpek kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken durdu.
“Yarın iki milyonu da unutma.”
Sesi yine eski sertliğine dönmüştü.
Ama kapıdan çıkarken gözlerinde tek bir şey vardı:
Yıllardır alamadığı ailesinin sevgisinin yerine, artık kendi hayatını kuracak gücü koyuyordu.
İpek odadan çıktı.
Kapıyı arkasından kapattığında derin bir nefes aldı.
Sanki o odanın havası bile omuzlarına yük olmuştu.
Telefonunu çıkarıp bir taksi çağırdı.
Birkaç dakika sonra araç evin önünde durdu.
Tam o sırada yanına bir görevli geldi.
“Hanim efendi, isterseniz sizi biz bırakalım.”
İpek başını iki yana salladı.
“Gerek yok. Zaten taksi de geldi.”
Görevli bir şey söylemeden geri çekildi.
İpek taksinin kapısını açıp arka koltuğa oturdu.
Taksici dikiz aynasından ona baktı.
“Nereye?”
İpek camdan dışarı baktı.
Bir an düşündü.
“Beni senin bildiğin, motosiklet satılan bir yere götür.”
Taksici şaşırdı ama fazla soru sormadı.
“Tamam.”
Araç hareket etti.
İpek koltuğa yaslandı.
Cebindeki siyah karta dokundu.
Bir milyon...
Ama aklında paradan çok başka bir şey vardı.
Yarın hayatı tamamen değişecekti.
Taksi şehir merkezine doğru ilerlerken İpek camdan dışarı bakıyordu.
Bir süre sonra taksici dikiz aynasından ona baktı.
“Hanımefendi, belli bir motor mu arıyorsunuz?”
İpek başını çevirdi.
“Yok.”
“İlk defa mı alacaksınız?”
“Evet.”
Taksici başını salladı.
“Anladım.”
İpek telefonunu çıkarıp banka uygulamasına baktı. Kart hâlâ çantasındaydı.
Bir milyon lira.
Derin bir nefes aldı.
“Bu parayı harcamak kolay.”
Taksici gülümsedi.
“Paranız çoksa kolaydır.”
İpek hafifçe güldü.
“Bana ait olmayan, emeğinin olmadığı parayı harcamak çok kolay. Ama para çok değil... İhtiyaç çok.”
Taksi birkaç dakika sonra büyük bir motosiklet mağazasının önünde durdu.
Taksici aracı kenara çekti.
“Geldik.”
İpek parasını ödedi.
“Teşekkür ederim.”
Arabadan indi.
Mağazanın önünde birkaç motosiklet sergileniyordu. İpek bir süre hepsine baktı.
Sonra kapıyı açıp içeri girdi.
Satış görevlisi hemen yanına geldi.
“Hoş geldiniz. Size yardımcı olayım mı?”
İpek etrafına baktı.
“Evet.”
“Nasıl bir motosiklet düşünüyorsunuz?”
İpek birkaç saniye düşündü.
“Siyah renkte, sağlam bir şey olsun. Fazla gösterişli olmasına gerek yok.”
Görevli başını salladı.
“Birkaç model gösterebilirim.”
İpek motosikletlerin bulunduğu bölüme doğru yürüdü.
Tam o sırada telefonuna bir mesaj geldi.
Selçuk:
“Çeyizin ve köy işleriyle ilgileniyorum. Akşam konuşuruz.”
İpek ekrana baktı.
Mesajı okuduktan sonra telefonu cebine koydu.
“En iyisini göster.”
Görevli bir motosikleti işaret etti.
“Bu model sizin için uygun olabilir.”
İpek motosikletin yanına yaklaştı.
Elini gidona koydu.
Yüzünde, o günkü gerginlikten uzak küçük bir gülümseme oluştu.
“Bunu alıyorum.”
Görevli şaşırdı.
“Emin misiniz?”
İpek başını salladı.
“Gayet eminim.”
İşlemler tamamlandı.
İpek motorunun üzerine bindi ve şehrin kararmaya başlayan havasına doğru sürmeye başladı.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Arayan Selçuk'tu.
İpek telefonu açtı.
“Ne var?”
“Ne zaman geleceksin?”
“Bir saat sonra.”
“Tamam.”
Telefon kapandı.
İpek telefonu cebine koydu.
Motorun gazını biraz açtı.
“Bir saatim var...”
İpek motorunu villaya doğru sürdü.
Yaklaşık otuz dakika sonra villaya vardı.
Motoru kapının önüne bırakıp içeri girdi.
Salonda Alara, Sibel ve Selçuk yemek yiyordu.
Alara, İpek'i görünce başını kaldırdı.
“Kardeşim, kayınvaliden sana gelinlik göndermiş.”
İpek kaşlarını kaldırdı.
“Ne oldu? Karan mı uyandı?”
Alara başını iki yana salladı.
“Yok, uyanmadı.”
İpek şaşkınlıkla ona baktı.
“O zaman düğün olmayacak. Evlilik cüzdanı alınacak. Gelinliğe ne gerek var?”
Sibel sakin bir şekilde araya girdi.
“Bizim evin kuralı. Evden kız çıkacaksa gelinlikle çıkar.”
İpek birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra omuz silkti.
“İyi. Ben yukarı çıkıyorum.”
Merdivenlere doğru yürümeye başladı.
Tam basamaklara çıkarken arkasından Sibel'in sesi geldi.
“İpek.”
İpek durup arkasını döndü.
“Efendim?”
“Gelinliği beğenmezsen başka bir tane seçeriz.”
İpek kısa bir gülümsemeyle başını salladı.
“Benim derdim gelinlikle değil, kiminle evlendiğimle.”
Sonra merdivenleri çıkıp odasına doğru ilerledi.
İpek odasına girdi.
Kapıyı kapattıktan sonra yatağın üzerine bırakılmış büyük kutuyu fark etti.
Kutunun üzerinde küçük bir not vardı.
“İpek için.”
İpek kaşlarını çattı.
“Gelinlik de mi böyle gizemli geliyor?”
Kutuyu yatağın üzerine çekti ve kapağını açtı.
İçinden beyaz, sade bir gelinlik çıktı.
İpek gelinliği birkaç saniye boyunca inceledi.
Tam o sırada kapı çalındı.
“Kim?”
“Benim.”
Sibel'in sesiydi.
“Gel.”
Sibel içeri girdi.
“Beğendin mi?”
İpek gelinliğe baktı.
“Fena değil.”
Sibel gülümsedi.
“Yarın sabah erkenden hazırlanacağız.”
İpek kaşlarını kaldırdı.
“Başka bir şey yoksa çık.”
Sibel birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bana kızgın mısın?”
İpek ona baktı.
“Sen kimsin de sana kızgın olayım? Şimdi çık odamdan.”
Sibel'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Tamam.”
Sibel odadan çıktı.
Kapı kapanınca İpek yatağına uzandı ve tavana bakmaya başladı.
Aklından gün boyunca yaşadıkları geçiyordu.
Köy...
Babası...
Ailesi...
Karan...
Ve yarın yapılacak evlilik.
Bir süre sonra telefonu çaldı.
Ekranda Teğmen Arda yazıyordu.
İpek telefonu açtı.
“Efendim, Arda?”
Arda'nın sesi telefondan geldi.
“Komutanım, Yüzbaşı Murat ne zaman geleceğinizi soruyor.”
İpek birkaç saniye düşündü.
“Arda, yarın düğünüm var.”
Arda şaşırdı.
“Düğününüz mü?”
“Evet.”
Arda gülerek cevap verdi.
“Tamam komutanım. Allah bir yastıkta kocatsın.”
İpek hafifçe güldü.
“Sağ ol Arda.”
Telefon kapandı.
İpek telefonu yatağın üzerine bıraktı.
Tavana bakmaya devam etti.
“Yarın…”
Kendi kendine fısıldadı.
“Gerçekten evleniyor muyum?”
Sabah olmuştu.
İpek gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştı. Gözlerini açtığında birkaç saniye tavana baktı. Bugün evlenecekti.
Yatağından kalkıp hazırlandı. Kahvaltısını yaptıktan sonra gelinliğini giydi.
Aynada kendine baktı.
“Bugün de böyleymiş…”
Tam o sırada dışarıdan bir araba sesi duyuldu.
İpek pencereye yaklaşıp aşağı baktı.
Villanın önünde siyah, lüks bir araba duruyordu. Yanında ise şoför bekliyordu.
İpek aşağı indi.
Şoför onu görünce arabanın arka kapısını açtı.
“Buyurun hanımefendi.”
İpek kapının önünde durdu.
Tam arabaya binecekken arkasını döndü ve Selçuk'a baktı.
“Çeyizim.”
Selçuk ne demek istediğini anlamış gibi baktı.
İpek sakin bir şekilde devam etti:
“Bir araba anahtarı, bir villa tapusu.”
Selçuk başını salladı.
“Köylülerin ihtiyaçları da yapılıyor.”
İpek kısa bir süre sessiz kaldı.
“Güzel.”
Sonra tekrar Selçuk'a döndü.
“Arabamı ve motorumu da Karan'ın ailesine gönderin.”
Selçuk şaşkınlıkla baktı.
“İpek, neden?”
İpek hafifçe gülümsedi.
“Artık benim değil. Karan'ın ailesinin gelini oluyorum, değil mi?”
Başka bir şey söylemeden arabaya bindi.
Şoför kapıyı kapattı.
İpek camdan dışarı bakarken villa yavaş yavaş gözden kayboldu.
Yirmi dakika sonra araba büyük bir villanın önünde durdu.
İpek camdan dışarı baktı. Villanın kapısının önünde Ahu ve Mert bekliyordu.
Kadın gülümseyerek öne çıktı.
“Hoş geldin kızım.”
Adam da başını hafifçe salladı.
“Hoş geldin, İpek.”
İpek arabadan indi.
“Hoş bulduk efendim.”
Kadın ona doğru yaklaştı.
“Gel kızım, ayakta durma. Seni odana çıkarayım.”
İpek başını salladı.
“Tamam.”
Kadın İpek’in yanına geçti ve birlikte villanın içine girdiler.
Adam ise saatine baktı.
“Ben şirkete gidiyorum. Akşam görüşürüz.”
Kadın başını salladı.
“Tamam, Mert.”
Mert evden çıktı.
Ahu ve İpek merdivenleri çıkıp üst kata geldiler. Ahu bir kapının önünde durup kapıyı açtı.
“Burası senin odan.”
İpek içeri girip etrafına baktı.
Oda oldukça geniş ve sadeydi.
Ahu, İpek’in omzuna hafifçe dokundu.
“Kızım, artık benden hiç çekinme. Ne ihtiyacın varsa bana söyle. Burada kendini yabancı gibi hissetmeni istemiyorum.”
İpek ona baktı.
“Teşekkür ederim.”
Ahu çantasından bir kart çıkardı ve İpek’e uzattı.
“Bu da benden sana hediye.”
İpek kartı alıp inceledi.
“Bu nedir?”
“İçinde beş milyon var.”
İpek’in gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Beş milyon mu? Ama… ne gerek vardı, efendim?”
Ahu gülümsedi.
“Kızım, artık bana ‘efendim’ deme.”
İpek sustu.
Ahu’nun yüzündeki sıcak gülümseme devam etti.
“Bana artık anne diyebilirsin.”
İpek birkaç saniye Ahu’nun gözlerine baktı.
Sonra başını hafifçe salladı.
“Tamam… anne.”
Ahu’nun yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
“İşte böyle.”
Bir süre daha İpek’e baktı.
“Ben artık çıkayım. Sen de biraz dinlen. Bugün senin için uzun bir gün oldu.”
İpek başını salladı.
“Tamam anne.”
Ahu odadan çıktı.
Kapı kapandığında İpek elindeki karta baktı.
Beş milyon…
Ardından odanın içinde gözlerini gezdirdi.
Yatakta yatan Karan’a baktı.
İpek Karan’ın yanına yaklaştı.
İkinci kez birbirimizi görüyoruz.
Önce kendimi tanıtayım.
Ben İpek Soylu, 25 yaşındayım ve askerim.
Bu kadar. Fazlasını da uyanınca öğrenirsin.
İpek birkaç saniye daha Karan'a baktı.
Karan'ın yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Hâlâ gözleri kapalıydı.
İpek yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu.
“Biliyor musun, herkes seni çok merak ediyor.”
Karan'dan hiçbir tepki gelmedi.
İpek hafifçe iç çekti.
“Ben de seni merak ediyorum.”
Bir süre sessizce onu izledi.
Sonra ayağa kalkıp odanın penceresine doğru yürüdü. Dışarı baktığında villanın bahçesinde birkaç görevli olduğunu gördü.
Telefonunu çıkarıp saate baktı.
Henüz öğlen bile olmamıştı.
İpek kendi kendine mırıldandı:
“İki gün sonra tekrar görev…”
Tam o sırada kapı çalındı.
İpek arkasını döndü.
“Kim?”
Kapı aralandı. İçeri bir hizmetçi girdi.
“Hanımefendi, beyefendiyi silmenizi söyledi.”
İpek başını salladı.
“Tamam. Şuraya koy ve çık.”
Hizmetçi suyu ve gerekli malzemeleri bırakıp odadan çıktı.
İpek Karan'ın yanına geçti. Üzerindeki örtüyü düzeltti ve bakımını yaptı. İşini bitirdikten sonra ayağa kalktı.
Tam o sırada kapı tekrar çaldı.
“Kim?”
“Benim kızım.”
Ahu'nun sesini duyunca İpek kapıya yöneldi.
“Ne oldu anne?”
“Yemek yiyeceğiz. Sen de gel hadi.”
İpek başını salladı.
“Tamam.”
Ahu ile birlikte aşağı indiler.
Yemek masasının başında yaşlı bir kadın oturuyordu.
Ahu gülümseyerek İpek'e baktı.
“Gel kızım, otur.”
İpek sandalyeye oturdu.
Ahu, karşısındaki kadını işaret etti.
“Bak kızım, bu Karan'ın babaannesi Nermin.”
İpek kadına dönüp kibarca başını eğdi.
“Memnun oldum, hanımefendi.”
Nermin bir süre İpek'i sessizce inceledi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Ben de memnun oldum kızım.”
İpek masadaki diğer kişilere baktı.
Nermin'in bakışlarında garip bir merak vardı.
Sanki İpek'i ilk kez görmesine rağmen onun hakkında bir şeyler anlamaya çalışıyordu.
Ahu ise ortamın sessizliğini bozmak istercesine konuştu.
“Hadi kızım, yemeğini ye. Bugün senin için uzun bir gün.”
İpek önündeki tabağa baktı.
“Tamam anne.”
Nermin bu kez daha dikkatli bir şekilde İpek'e baktı.
“İpek kızım…”
İpek başını kaldırdı.
“Efendim?”
Nermin birkaç saniye sustu.
“Sen Karan'ı daha önce hiç görmüş müydün?”
Nermin, İpek'e dikkatlice baktı.
“Daha önce Karan'ı sadece bir kere gördün, öyle mi?”
İpek başını salladı.
“Evet. Sadece bir kere gördüm.”
Nermin birkaç saniye onu inceledi.
“Peki kızım, sen ne iş yapıyorsun?”
İpek hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Askerim ben.”
Nermin'in kaşları hafifçe kalktı.
“Asker misin?”
“Evet.”
Nermin'in yüzündeki şaşkınlık kısa sürede yerini sıcak bir gülümsemeye bıraktı.
“Kızım, benden çekinmene hiç gerek yok. Artık bu ailenin gelinisin.”
İpek sessizce başını salladı.
“Teşekkür ederim.”
Nermin ona biraz daha dikkatli baktı.
“Demek askerlik yapıyorsun... Kolay bir meslek değildir.”
İpek hafifçe gülümsedi.
“Değil.”
Ahu araya girdi.
“Anne, İpek daha bugün geldi. Bırak biraz alışsın.”
Nermin başını salladı.
“Tamam kızım. Ama ne zaman konuşmak istersen ben buradayım.”
İpek, Nermin'e baktı.
“Sağ olun.”
Ahu gülümsedi.
“Hadi, yemeğini ye. Daha sonra dinlenirsin.”
İpek başını sallayıp tekrar tabağına baktı.
Ama zihninde tek bir düşünce vardı:
İki gün sonra göreve gidecekti.
Bölüm Yorumları